Arayiş : 6

 04. Kasım .2008 // Kemal Gökdoğan  


 

“ilm-i ledün dersi”
Resmi Tıkla kemal Gökdoğan in evelki yazılarını OKU
Arayıcı kapıdan içeriye yavaşça girdi. Yavaş adımlarla adımlarının önüne bakarak ilerledi. Şeyh kiraz ağacının altındaki posta bağdaş kurarak oturmuş, eliyle uzun beyaz sakalını tutmuş, gözlerini sükûnetle kapatmış bambaşka âlemleri seyre dalmıştı. Çevresinde de sûfîler halka şeklinde diz çökerek oturmuşlardı.

Şeyhin akılları çatlatacak kadar sert, kalbleri kaynatacak kadar hararetli, beyni çökertecek kadar ağır bir sohbet ettiği hallerinden belliydi. Kim bilir o ağacın altında ne sırlar ifşâ edilmişti ki gürül gürül akan feyzin etkisiyle müridlerin göz bebekleri sağa sola kaymış donuk donuk ve yorgun yorgun boşluğa bakıyorlardı. Arayıcı; “Çok geç kaldım çoook geç!” dedi.

Çay faslı da bitmişti ama isli çaydanlık hâlâ çalı çırpı alevinde fokurduyor kara tren gibi buhar çıkarıyordu. Müritler kalplerine akan nurlarla birlikte buram buram kokan kaçak çaydan kim bilir kaçar tane içmişlerdi. Arayıcı esefle yine; “Çok geç kaldım çoook geç!” dedi. Siyah sakallı, beyaz takkeli yeşil sarıklı, sarı cüppeli müritlerin ortasında yanan alevlere parmağını uzattı. Nar gibi kızarmış kömürlere dokundu. Parmakları ile kaynayan çaydanlığın üzerindeki tozları silerken eli üşümüştü.

Buz gibi soğuk kitapçı dükkanının rafında duran “Tasavvuf Bahçeleri” isimli kitabın üzerindeki yağlı boya resmi daha yakından incelemek için eline aldı. Arka kapağını çevirdi fiyatına baktı… “Hımm, bayağı da ucuzmuş” dedi ve kitapçıya parasını ödeyerek biraz önce girdiği kapıdan yine yavaşça çıktı. Dışarıda hava daha da soğuktu. Biraz ısınabilmek ümidiyle dergâhın fırınına doğru yürüdü.

Fırının kapısını yavaşça açtı. İçerisi umduğu kadar sıcak değildi ama yine de dışarıdan ehvendi. Ekmekler sabahtan pişirilmiş, kilere gönderilmiş, ateş söndürülmüş her yer temizlenmişti. Akşam alacakaranlığına hiçbir iş bırakılmamıştı. Etrafta kimse de gözükmüyordu. Birilerini bulurum ümidiyle merdivenlerden üst kata hamur teknelerinin olduğu yere çıktı. Orası da boştu. Tahta merdivenle çıkılan  bir üst kat daha vardı. İsli camından titrek bir ışık yansıyordu. Yüreğine dolanıp sıkan bir elin kendisini o minik odaya asıldığını hissetti ve  bastıkça gıcırdayan tahta merdivenlere tırmanmaya başladı.

Her basamakta yüreğindeki hararet artıyor, göğsünün ortasındaki ateş içi soğuk su dolu bakır ibriği kaynatacak kadar şiddetleniyordu. Yüce bir yere tırmanıyordu… o kadar yüce bir yerdi ki dergahın yüz yıl önce yaşamış şeyhlerinden bir zâtın Hızır a.s. ile sık sık bu odada buluşup ilmi ledün dersleri yaptıkları rivayet ediliyordu.

O küçük odada tek başına yaşayan dergah fırıncısının da kalb gözü açık birisi olduğu söyleniyordu. Söylencelere göre odada çok özel tasavvuf sohbet meclisleri kuruluyormuş. O sohbetin mânevî havasını kaldırabilecek müritlerin içine ateş düşermiş ve kalblerinden oraya doğru çekilirlermiş… şimdi kendisine olduğu gibi.

Ve nihayet hiç bitmeyecekmiş kadar yüksek gelen merdiven basamakları bitti. Kapı yavaşça gıcırdayarak kendiliğinden açıldı. Titrek bir gaz lambasının ancak aydınlattığı odanın ortasında çok heybetli bir zât bağdaş kurmuş oturuyordu. Gözleri çakmak çakmaktı çevresine sanki lâzer ışınları yayıyordu. Önünde dergâhın Şeyhi diz çökmüş edeple oturmuştu. Yaşlı fırıncı da kapının ağzına diz çökmüştü ve Arayıcı’ya eliyle sus ve otur işareti yaptı… kulağına eğilerek; “Şeyhimiz Hızır a.s. ile dünya ve ahiret mevzularını konuşuyorlar, sessizce dinle” diye fısıldadı.

Arayıcı kitabın üzerindeki resme bakıp da çok geç kalmışım dediğinden pişman oldu. Tasavvuf Bahçeleri’nde ehli ile sohbet imkanı… hak eden herkes için her devirde mümkündü. Geçmişte Buhara’da, Semerkand’da, Şam’da, Bağdad’da yaşamış olmaya gerek yoktu. İşte Şeyh ve işte Hz. Hızır a.s. ve işte basit bir Arayıcı sûfî. Allah nelere kâdir!!! Modern çağlarda da her şey mümkün diye düşündü.

Şeyh soruyordu Hz. Hızır a.s. Cenâbı Hak’kın iradesinin ne yönde olacağına işaret veriyordu.

Önce dünya sorunları konuşuldu…

Şeyh… Afganistan’ı, Filistin’i, Çeçenya’yı sordu. “Çalışan ve zaferi hak eden kazanır” cevabını aldı. Ülkemizin idaresinde hangi partinin desteklenmesi gerektiğini sordu. Hızır a.s. tebessüm ederek… “Gizli oy açık sayım, şimdi âdetullah böyle” dedi.

Sonra ahiret ahvâli konuşuldu. Müslümanların ve müslüman olmayanların durumları tartışıldı. Müslümanların cennete gireceğine müslüman olmayanların da cehenneme gireceğine karar verildi.

Şeyh hem konuşuyor hem de Hz. Hızır’ın verdiği kararları eski yazı ile not alıyordu. Arayıcı’nın canı sıkılmaya başlamıştı. Konuşulan şeylere Hızır’ın verdiği cevapların aynısını kendisi de verebilirdi. Şeyh’in de cevapları yazmasına gerek yoktu… hepsi de açık, sade anlaşılır şeylerdi. Kısaca… Hızır her şeyi “oluruna bırakıyordu”.

Arayıcı âdeta sükûtu hayâle uğramıştı. Ne beklemiş ne bulmuştu? Dağların dahi yüklenmekten kaçındığı sırların ifşâ edileceğini zannetmişti. Yarın herkes kendisine konuşulanları soracaktı o da… “Sırdır ancak ehline verilir” diyerek kasılacaktı.

Nihayet konu kader sırlarına, Allah’ın zatına, sıfatlarına geldi. Arayıcı nefesini tuttu can kulağı ile dinlemeye başladı. Yine en kısa zamanda hüsrana uğradı. Şeyh ve Hızır’ın anlattığı konuların belki de bin kat ağırını piyasada satılan kitaplardan ve ya internet sitelerinden okuyabiliyordu.

Belki de toplantıda ben varımdır da onun için yüzeysel konuşuyorlardır diye düşündü. Anında Hızır’dan düşündüğü şeyin cevabını aldı. Hz. Hızır a.s. gözlerini Arayıcının gözüne dikti. Arayıcı Hızır’ın gözünden çıkan lazer ışınlarının kalbine aktığını ve kalbini cızırdatarak yaktığını hissetti. Neredeyse kalbi duracaktı. Göğüs kafesi sıkışmış, kaburga kemikleri birbirine girmişti. Bir an öleceğini düşündü. Ve Hz. Hızır’ın ilmi ledün sırrını kaldırabilecek hale getirdiği kalbine sessiz ve kelimesiz yükleme anı gelmişti… ve sırlar bir nur sütunu gibi akmaya başladı;

“Her yıl her Allah dostu ile bir kez bu toplantı yapılır. Her şeyin MERKEZİNDE BIRAKILMASINA karar verilir. Suyun akışına karışılmaz. Rüzgarın esmesine karışılmaz. Doğana, ölene, savaşana, barışana, çalışana, çalışmayana karışılmaz.

Her şeye karışma ve yön verme gücümüz olduğu halde hiçbir şeye zerrece müdahele etmemek ve sadece SEYRETMEK bizim EN BÜYÜK SIRRIMIZDIR.

Gizli ilimler olmadığı için hep bilineni konuşmak bizim EN BÜYÜK SIRRIMIZDIR.

Herşeye karışıyormuş, her şeye yön veriyormuş, her şeyi idare ediyormuş gibi görünmek ve bilinmek ama hiçbir şeye karışmamak BİZİM EN BÜYÜK SIRRIMIZDIR.

Bu sırlarımız avamın eline ve diline düşerse hiç kimse bizi dikkate almaz. Burada duydukların ölene kadar ve öldükten sonra da sende kalsın. Eğer sırrımızı ifşâ edersen bil ki başına kaldıramayacağın felaketler gelir. Haydi sırların ve evliyalığın hayırlı olsun!”

Arayıcının yüzü ekşidi. İlmi ledün denilen şeyin bu kadar “basit” bir şey olacağına inanamıyordu. Fakat yanında Şeyh ve karşısında Hz. Mûsâ’nın dahi ders aldığı Hz. Hızır a.s. vardı. Hiç kimse şaka yapmıyordu. Herkes çok ciddiydi. İştahı kaçmış bir halde oturuyorken gözlerinin önünden önce Hızır sonra Şeyh ve en sonra da Fırıncı aniden yok oldular. Kendisine de evliyalık verildiğine göre dilediği bir yere bir anda tayyi mekan olabileceğini düşündü. Nereye gideceğine karar verdi. Daha sıcak bir yere gitmeliyim diye düşündü. Dergahın en sıcak yeri sobaların yandığı misafir yatakhanesiydi. Gözlerini kapattı ve kendisini yatakhaneye ışınladı.

İlk tayyi mekan olayında gözlerin hemen açılmayacağını duymuştu. Meydana gelen zaman üstü hızdan dolayı beş duyunun ve ruhun yeniden uyum sağlaması için bir müddet beklemek ve yüksek hızdan ısınan vücudu soğutmak gerekiyordu. Aksilik bu ya… yatakhaneye iniş yaptığı anda ve  tam da uyum zamanında birisi yakasına yapıştı ve sarsmaya başladı. Hem sarsıyor hem de bağırıyordu;

“Haydi be kalk ey Allah’ın şaşkın kulu. Hem sabah namazına kalkmazsın, hem de güneş doğana kadar yatarsın hem de ben evliya oldum diye bütün gece sayıklayıp saçmalarsın!”

Arayıcı tüm gece boyunca deliksiz çektiği uykudan ve rüyalarından uyandı, gözlerini açtı. Yakasını çekiştirip duran kafile arkadaşına… “BENİ MERKEZİMDE BIRAK” dedi.


(Devam edecek)

ARAYIŞ YAZISI İÇİN BİR AÇIKLAMA:

Arayış… Tasavvufu ve İnsan-ı Kâmil’i Nakşibendî ekolü penceresinden anlatmaya çalışan bir yazı çalışmasıdır.

Yazıda geçen mescid, mescid altı misafirhâne, mescid bahçesi, dergah medresesi, çayhane, hasırlı bahçe, sofi, sûfî, tövbe, rabıta, biat, ıssız dağbaşı köyü, kafile, ziyaretçi, acemi sofi, talimat, şart ve benzeri kelimeler en az yedi yüz yıllık Nakşîlik yapılanmasının temel zahiri kavramlarındandır. Anadolu, Suriye, Irak hattından Hindistan, Pakistan ve Afganistan’a kadar benzeri alt yapı mevcuttur.

Herhangi bir Nakşî dergâhı ve ya Nakşî mürşidi anlatıldığı taktirde bu dergahlardan herhangi birsini görmüş olan herkes “ortak yapı” nedeniyle sadece kendi gördüğü yere işaret edildiği düşüncesine doğal olarak yönelebilir. Arayış yazısında sembolize ederek anlattığımız dergâh… Nakşî dergahlarının ortak özellikleridir. ANLAMAYA çalıştığımız mürşid; yine Nakşî kaynaklarının, menkıbelerinin ve Nakşibendi tasavvuf terimlerinin ANLATMAYA çalıştığı ideal İnsan-ı Kâmil’dir.

Arayış sürecindeki olaylar, duygular, düşünceler değişik kişiler tarafından zaman zaman, yer yer yaşanmış anıların örgülenilerek anlatımıdır.

“Arayıcı” olarak işaret ettiğimiz sanal şahıs, tasavvuf dünyâsında… iman problemleri yaşayan ve çözüm yolları arayan çağımız insanını temsil etmektedir.

Mürşid’in konuşmalarına mümkün olduğu kadar çok az yer verilmektedir. Verilen Mürşid konuşmaları ise tasavvuf çevrelerinin kitaplarından derlenmektedir. Bazı cümleler ise farklı Mürşidlerin tasavvuf dünyasında meşhur olmuş sözleridir.

Arayış’da dikkat ettiğimiz hususlardan birisi de GÜNÜMÜZÜN YAŞAYAN MÜRŞİDLERİNİ tanıtmaktan kaçınmaktır.

Sembolik olarak da olsa ANLAMAYA çalıştığımız MÜRŞİDLER en az on-onbeş yıl önce Hakkın Rahmetine kavuşmuş olanlardan seçilmektedir.

Yazıda belirttiğimiz görüşler ve değerlendirmeler kişisel olup hiç bir çevrenin ve şahısın mesajını içermemektedir.

YAZIDA BELİRLİ BİR YERDEN (TARİKAT DERGÂHINDAN) VE KİŞİDEN (ŞEYHDEN) BAHSEDİLMEMEKTEDİR.

Not: Bu açıklama E-postamıza gelen sorulara cevaben hazırlanmıştır.

ARAYIŞ YAZISI İÇİN BİR AÇIKLAMA:


Arayış… Tasavvufu ve İnsan-ı Kâmil’i Nakşibendî ekolü penceresinden anlatmaya çalışan bir yazı çalışmasıdır.

Yazıda geçen mescid, mescid altı misafirhâne, mescid bahçesi, dergah medresesi, çayhane, hasırlı bahçe, sofi, sûfî, tövbe, rabıta, biat, ıssız dağbaşı köyü, kafile, ziyaretçi, acemi sofi, talimat, şart ve benzeri kelimeler en az yedi yüz yıllık Nakşîlik yapılanmasının temel zahiri kavramlarındandır. Anadolu, Suriye, Irak hattından Hindistan, Pakistan ve Afganistan’a kadar benzeri alt yapı mevcuttur.

Herhangi bir Nakşî dergâhı ve ya Nakşî mürşidi anlatıldığı taktirde bu dergahlardan herhangi birsini görmüş olan herkes “ortak yapı” nedeniyle sadece kendi gördüğü yere işaret edildiği düşüncesine doğal olarak yönelebilir. Arayış yazısında sembolize ederek anlattığımız dergâh… Nakşî dergahlarının ortak özellikleridir. ANLAMAYA çalıştığımız mürşid; yine Nakşî kaynaklarının, menkıbelerinin ve Nakşibendi tasavvuf terimlerinin ANLATMAYA çalıştığı ideal İnsan-ı Kâmil’dir.

Arayış sürecindeki olaylar, duygular, düşünceler değişik kişiler tarafından zaman zaman, yer yer yaşanmış anıların örgülenilerek anlatımıdır.

“Arayıcı” olarak işaret ettiğimiz sanal şahıs, tasavvuf dünyâsında… iman problemleri yaşayan ve çözüm yolları arayan çağımız insanını temsil etmektedir.

Mürşid’in konuşmalarına mümkün olduğu kadar çok az yer verilmektedir. Verilen Mürşid konuşmaları ise tasavvuf çevrelerinin kitaplarından derlenmektedir. Bazı cümleler ise farklı Mürşidlerin tasavvuf dünyasında meşhur olmuş sözleridir.

Arayış’da dikkat ettiğimiz hususlardan birisi de GÜNÜMÜZÜN YAŞAYAN MÜRŞİDLERİNİ tanıtmaktan kaçınmaktır.
Sembolik olarak da olsa ANLAMAYA çalıştığımız MÜRŞİDLER en az on-onbeş yıl önce Hakkın Rahmetine kavuşmuş olanlardan seçilmektedir.

Yazıda belirttiğimiz görüşler ve değerlendirmeler kişisel olup hiç bir çevrenin ve şahısın mesajını içermemektedir.

YAZIDA  BELİRLİ BİR YERDEN (TARİKAT DERGÂHINDAN) VE KİŞİDEN (ŞEYHDEN) BAHSEDİLMEMEKTEDİR.

Not: Bu açıklama E-postamıza gelen sorulara cevaben hazırlanmıştır.