Arayiş : 1
kemal Gökdoğan

 06.Temmuz.2008 // Kemal Gökdoğan             ( kemalgokdogan@gmail.com )

“zamanımızda mürşit çoktur mürit yoktur”

Kendisini bildi bileli bir “şeyh”arıyordu kendisine. Mevlâna’nın “Şems”i, Yûnus’un “Tapduk”u araması gibi özenmişti onlara. Oradan oraya dolanıp duruyordu.

Gün geliyor, nice “şeyhler” buluyordu… beğenmiyordu. Sanki “şeyh uzmanı” (?) imiş gibi. Sanki “şeyh”i gözünden anlarmış gibi. Ya da “taktir-i ilâhî” öyle tecellî ediyordu. “Beğenmeme” perdesine bürünerek onlarda ve onda nasibi olmadığını öyle tecelli ettiriyordu.

Gün geliyor nice “beğendiği şeyhler” oluyordu. “Tamam! İşte bu!” diyordu. “Nice yıllardan beri arayıp da bulamadığım mübârek zât bu! Sarığı, sakalı, yüzünün tebessümü, oturuşu, yürüyüşü, irşâdı… nasıl da benziyor Rasulullah’a” diyordu. Sanki “Rasulullah uzmanı” imiş gibi. Rasulullah’ı defalarca görmüş gibi… Elbette ne şeyh uzmanıydı ne de Rasul uzmanıydı. Fakat kafasının içinde kendi var ettiği bir şeyh ve Rasul şablonu vardı ve o şablona uyacak modeller arıyordu.

Bulmuş gibi olduğu anlarda da bulduğu “şeyh”ler onu beğenmiyordu.

“Bu ne?” diyorlardı. “Hani sakalın nerede? Neden gâvur donuyla geziyorsun? Neden Frenk yaka gömlek giyiyorsun? Hanımın başı neden açık? Kızın neden üryan/(çıplak)? Oğlun neden beynamaz?” Diye yüzlerce soru soruyorlardı. Arayıcı yutkunuyor ve cevaplayamıyordu.

Bir başka kapıda daha şansını deniyordu. Biraz izzet ikram, iltifat ve ilgi görünce de; “Tamam bu sefer buldum!” diyordu. Çünkü bazen “Nereden gelirsin, nereye gidersin, ne yersin, ne içersin, kimsin, kimlerdensin, çorun çocuğun var mı, eşin kimdir,nasıl giyinir ??? …” gibi şeyler sorulmuyordu.

Sorulmuyordu fakat lâfı döndürüp dolaştırmadan direk olarak; “Her dört ya da beş yılda bir seçim sandığında ilâhî sınav yaşar insanlar. Sandık başında ya Allah’ı temsil edene oy verilir ya da şeytanı temsil edene oy verilir. Ve yârın ahirette de hesâbı verilir… vs. vs.” gibi  “tebliğler” ve kabir suali gibi sorular başlıyordu. Siyaset tercihine göre “koşullu irşad” teklifi öneriliyordu.

Sanki Allahû Teâlâ Hz.leri insanlar için siyasi örgütler kurmuş (?) da herkesin kalbindeki imanını sandığa attığı ‘oy’ ile checkup ediyormuş zannı oluşturuluyordu.

Cihan sultanları ve “Müslümanların hizmetçisi” anlamındaki “halîfe pâdişahlar” Fatih Sultan Mehmetleri, Yavuzları, Kanunileri günlerce kapılarında bekleten şeyhler nerede? Günümüzün birkaç siyasi simâsını “Allah’ın yeryüzünde idârî temsilcisi” ilan ederek onların önünde eğilen şimdiki şeyhler nerede? Diye düşünüyor ve sükûtu hayalle geri dönüyordu.

Evine dönüyordu, yorganını bürünüyordu ve uykuya dalıyordu. Hani derler ya, “Aç tavuk kendini buğday ambarında görürmüş” işte öyle oluyordu.

Rüyasında eski zamanlara… Gerçek tasavvufun yaşandığı gerçek şeyhlerin dergâhlarına gidiyordu. Fatihlerin, Yavuzların, Kanunilerin şeyhlerinin kapıları gibi kapıları çalıyor ve çaldığı her kapının ardından;

“Namazların-oruçların-zekatların tam mı? Tam değilse hepsinin kazasını tamamla da gel… Üzerinde kul hakkı var mı?.. Var ise hepsini öde de gel! Kur’an tilâveti bilir misin? Bilmiyorsan öğren de gel! Helâlinden bir kazancın var mı? Yoksa önce bir iş edin de gel! Dağ gibi gururun var, git gururunu yık da gel!..” gibi yüzlerce şartnâme okunuyordu.

Zavallının terleri alnından yağmur gibi damlıyordu. Çünkü sorduklarının hiç birisi tam hakkıyla onda yoktu. Uyanıyordu “kâbus”undan. “Oh be!” diyordu “Zamanımın şeyhleri eski şeyhlerin yanında bulunmaz nîmetmiş!” diye ferahlıyordu.
Yine yollara düşüyor illâki tasavvuf, illâki bir “şeyh” diyordu hâlâ gönlü.

Duydu bir gün… bir yerlerde bir “şeyh” varmış. İrşâdı bir denizmiş bir deryâymış . Her geleni tertemiz edermiş. Hiç kimsenin günahı onun denizini bulandırmazmış. “Tamam!” dedi, hevesli sufi aday adayı. “Tamam işte buldum, Mevlâna ile Hacı Bektaş misali denizi sonsuz olanı buldum” diye sevindi.

Gitti çaldı o kapıyı…

Dergâhın kapısı bin bir gıcırtıyla açıldı. Herkese; “Hoş geldiniz! Uzak yoldan geldiniz, önce bir kaşık çorbamızdan buyurunuz, istirahat ediniz, sonra Dost’un elini öpersiniz” diyorlardı.

Dergâhın bahçesinde karnını doyurdu, çayını içti, istirahatini ziyadesiyle yaptı ve “mürşid”in mescidine yavaşça girdi. Bir köşeye edeple oturdu. Baktı ileride oturan mürşide… ne “eski şeyhler”e benziyordu ne de “yeni şeyhler”e. Karşısındaki zâtı ölçüp tartamadı. Terazisine ağır gelmişti.

Bu arada bir adam gitti “mürşid”in önüne dikildi. Dobra dobra konuşmaya başladı;

“Siz nasıl mürşidsiniz öyle? Müridlerinize hiç terbiye vermez misiniz? Sizin müridleriniz kendilerinden başka gerçek mürid senden başka gerçek mürşid olmadığını söylüyorlar. Zamanın en büyük Gavs’ı senmişsin diye iddia ediyorlar. Bütün şeyhlerin sana sofi olması gerekiyormuş. Sana sofi olmayanın şansı Allah’ın yanında sıfırmış. Senin bir nazarın bin yıllık irşada ve ibâdete bedelmiş. Bu mu sizin tasavvuf âdabınız. Allah sadece size ve sizin müridlerinize mi muhtaç kaldı? Siz olmasanız Allah’ın dini iflâs mı edecek? Senin müridlerin kalmasa sen de ölsen… yeryüzünde iman kalmadı diye Allah kıyameti bizim başımıza mı koparacak? Sizin ettirdiğiniz tövbeyle günahlar siliniyormuş, siz papaz mısınız? İnsanlara Allah ve Rasulü yetmiyor mu? Siz niçin aracılık yapmaya kalkışıyorsunuz?” gibi birkaç deste… belki de haklı… sorgu sualde bulundu.

Çıt çıkmıyordu mescitten. Herkes nefesini tutmuştu. Kalbler dahi durmuştu. Ne diyecek “mürşid” diye bekleniyordu.
“Mürşid” gâyet sâkin bir ses ile;

“Efendi siz benim müridlerimi mürid mi zannediyorsunuz? Onların hiç birisi mürid değildir. Her birisi bir mürşiddir. ‘Mürid’ arıyorsanız işte  ‘mürid’ ben’im. Zamanımızda mürşid bulmak kolaydır. Çünkü benim müridler dahil herkes mürşid olmuş. Zamanımızda mürid bulmak ise son derece zordur. Müridlik herkesin harcı değil, mürşidlik herkesin harcı. Ben tövbenin kelâmını hatırlatıyorum, gerisi size kalmış. Allah ile kulu arasında mesafe mi var? Araya  girilebiliyor mu?” Dedi ve gözlerini yumdu.

Bir köşede oturan “arayıcı”nın kalbinden bir şeyler koptu. Aradığını sanki bulmuş gibiydi. Belki de o anda nefsi “mürşid”likten “müridliğe” düşmüştü. Belki de ilk defa Allah ile kulu arasına girilemediğini açıkça söyleyen bir “mürşid” görüyordu.

Zor olan müridliğe tâlip olmalı mıydı, olmamalı mıydı? 

Bahçedeki müridlerin “uçurduğu şeyh” ile karşısında duran “şeyh” ve kafasındaki “şeyh” şablonu aynı mıydı? Değil miydi?

Mürid olmak niçin zordu?

Mürşid olmak niçin kolaydı?

Derin derin düşünmeye başladı.

(Devam edecek)

ARAYIŞ YAZISI İÇİN BİR AÇIKLAMA:


Arayış… Tasavvufu ve İnsan-ı Kâmil’i Nakşibendî ekolü penceresinden anlatmaya çalışan bir yazı çalışmasıdır.

Yazıda geçen mescid, mescid altı misafirhâne, mescid bahçesi, dergah medresesi, çayhane, hasırlı bahçe, sofi, sûfî, tövbe, rabıta, biat, ıssız dağbaşı köyü, kafile, ziyaretçi, acemi sofi, talimat, şart ve benzeri kelimeler en az yedi yüz yıllık Nakşîlik yapılanmasının temel zahiri kavramlarındandır. Anadolu, Suriye, Irak hattından Hindistan, Pakistan ve Afganistan’a kadar benzeri alt yapı mevcuttur.

Herhangi bir Nakşî dergâhı ve ya Nakşî mürşidi anlatıldığı taktirde bu dergahlardan herhangi birsini görmüş olan herkes “ortak yapı” nedeniyle sadece kendi gördüğü yere işaret edildiği düşüncesine doğal olarak yönelebilir. Arayış yazısında sembolize ederek anlattığımız dergâh… Nakşî dergahlarının ortak özellikleridir. ANLAMAYA çalıştığımız mürşid; yine Nakşî kaynaklarının, menkıbelerinin ve Nakşibendi tasavvuf terimlerinin ANLATMAYA çalıştığı ideal İnsan-ı Kâmil’dir.

Arayış sürecindeki olaylar, duygular, düşünceler değişik kişiler tarafından zaman zaman, yer yer yaşanmış anıların örgülenilerek anlatımıdır.

“Arayıcı” olarak işaret ettiğimiz sanal şahıs, tasavvuf dünyâsında… iman problemleri yaşayan ve çözüm yolları arayan çağımız insanını temsil etmektedir.

Mürşid’in konuşmalarına mümkün olduğu kadar çok az yer verilmektedir. Verilen Mürşid konuşmaları ise tasavvuf çevrelerinin kitaplarından derlenmektedir. Bazı cümleler ise farklı Mürşidlerin tasavvuf dünyasında meşhur olmuş sözleridir.

Arayış’da dikkat ettiğimiz hususlardan birisi de GÜNÜMÜZÜN YAŞAYAN MÜRŞİDLERİNİ tanıtmaktan kaçınmaktır.
Sembolik olarak da olsa ANLAMAYA çalıştığımız MÜRŞİDLER en az on-onbeş yıl önce Hakkın Rahmetine kavuşmuş olanlardan seçilmektedir.

Yazıda belirttiğimiz görüşler ve değerlendirmeler kişisel olup hiç bir çevrenin ve şahısın mesajını içermemektedir.

YAZIDA  BELİRLİ BİR YERDEN (TARİKAT DERGÂHINDAN) VE KİŞİDEN (ŞEYHDEN) BAHSEDİLMEMEKTEDİR.

Not: Bu açıklama E-postamıza gelen sorulara cevaben hazırlanmıştır.