Akıl ve Kalb Laboratuvarı !..
28.Haziran.2008 //Kemal Gökdoğan
“İnsanı, evreni ve yaşamı” analiz ve sentez ederek tanımlayabilmemiz için mecburen bir başlangıç noktası oluşturmamız gerekir. Bu başlangıç noktası 20. yüzyılın başlarından itibaren genellikle enerjinin “kütle/madde özelliği” gösterdiği “atom” boyutu olarak kabul edilir. Bu dönüm noktasından sonra tüm fizik ve kimyâ teori ve ispatları “atom” boyutu baz alınarak anlatılmaya başlanmıştır.
Matematik, geometri, fizik ve kimyânın tanımladığı “atom”un madde ve enerji özellikleri analiz ve sentez edilerek yeni bilimler oluşturulmuştur. Bu dört bilim dalından varlığı “yaşamsal” olarak tanımlamaya çalışan “modern biyoloji” ve evreni “üç boyutlu mekân” olarak tanımlamaya çalışan “modern astronomi” bilimi doğmuştur. En son olarak da tüm boyutları birleştirerek evreni bir bütün olarak açıklamaya çalışan “teorik fizik” bilim ve inanç dünyasına girmiştir.
Matematik ve geometri “aklın doğruları” ile yasalar oluşturan “rasyonel/akla dayalı” deneysel olmayan bilimlerdir.
Fizik ve kimyâ “madde ve enerji gerçeğine” dayanan deneysel doğa bilimleridir.
“Aklın doğruları” ve “enerji-madde” gerçeğinden yola çıkılarak “yaşam ve evren” iki laboratuvarda incelenir.
Birinci laboratuvar; dört duvar, bir taban ve bir çatı ile kaplı “bilim odası”dır.
İkinci laboratuvar; o bilim odasında bir vücut üstünde gezinen “kafa” içindeki kıvrımlı peltemsi “beyindir”.
Bilim odası… sonsuz evren içindedir.
Beyin… bilim odası içindedir.
Akıl… beyin içindedir (şimdilik öyle kabul ediliyor).
Ya… kalp neyin içindedir?
Elbette ki insan bedeninin içindedir, diye cevap vermemiz gerekir. Fakat insan bedeninde, kaburga kemikleri altında her an atıp duran “kalp” aradığımız “kalb” değildir.
Aradığımız “kalb” ile… aramadığımız ve yerini bildiğimiz et “kalp”i birbirinden ayırmak için birisini Türkçe yazımlı “p” harfi ile diğerini Arapça orijinal yazımındaki “b” harfi ile yazalım. Et olanına “kalp”… et olmayanına da “kalb” diyelim.
Ve “kalb’in neyin içinde” değil de “neyin kalb içinde” olduğunu anlamaya çalışalım.
Laboratuarda “insanı, evreni ve yaşamı” araştıran “bilim insanı” elde ettiği bulguları iki farklı “dil” kullanarak açıklar.
Birincisi “beyin ve akıl dili”dir. Açıklamalarını sadece “bilim insanı”nın anlayacağı sayılarla, formüllerle, verilerle yapar. İnançlarını, duygularını, toplumsal beklentileri bu anlatıma karıştırmaz.
İkincisi “kalb ve inanç” dilidir. Açıklamalarını halkın anlayacağı “popüler/halka âit” dil ile yapar. Bu açıklamalarına inancını, duygularını ve toplumsal beklentileri de ekler.
Kalb ve inanç diline yön veren “mantık, psikoloji, sosyoloji, ilahiyat, felsefe” gibi “beşerî” bilimler vardır. “Bilim odasından” “kalb ve inanç” dilini “beşeri bilimler” ile de destekleyerek açıklama yapan “bilim insanı”nın mesajları çok renklidir.
Niçin çok renklidir?
Bu sorunun cevabını “bilim insanı”nın kişisel inançlarını, duygularını ve toplumsal şartlanmalarını inceleyerek bulabiliriz.
“Bilim insanı” içinde yetiştiği ailenin, çevrenin ve toplumun kültürel yapısına göre kişisel inançlar geliştirmiştir. Hıristiyan, Müslüman, Musevî, Hindû, Budist ve ya başka bir inanç kültürüne sahip olabilir. Ya da aile, çevre ve toplumdan gelen kültürel şartlanmalarını belli bir yaştan sonra terk ederek hiçbir dine ve dini motiflere “inanmayan” olabilir.
“İnanan” bilim insanı evreni kendi inançlarının rengine boyayarak yorumlayabilir. Kendi çevresinin ve toplumunun beklentilerine uygun açıklamalar yapabilir. Evreni ve insanı “bir yaratıcının” çok hârika ilâhî yasalarla yarattığını savunabilir, kanıtlamaya çalışabilir. Hatta değişik dini inançlara sahip olanlar “ortak kavramlar”da anlaşarak evreni ve insanı yorumlayabilir. Meselâ insanın, evrenin ve diğer canlıların “bir yaratıcı ilke/tanrı/Allah ” tarafından önceden belirlenen bir plan ve programa göre “bir anda” yaratıldığı teorisi “kesin deneysel bilgi” imiş gibi savunulabilir.
“İnanmayan” bilim insanları da insanın evrenin ve diğer canlıların kendiliğinden bir devinim içinde olduğunu, her şeyin rastlantılarla başladığını, insanın ve yaşamın “evrimsel” bir süreç olduğunu “bilimsel ve deneysel bilgi” imiş gibi savunabilir.
Her iki düşüncenin savunduğu tezler asla bilim, akıl ve ya mantık ile kanıtlanamayacak bir konudur. Her insanın kendi “kalbinde” çözümleyebileceği “ebedî bir bilmecedir”. “Çözüm ve sonuç şudur” şeklindeki yorumlar ise “kesin bilgi” değildir sadece “renkli fikirlerdir”.
Bilim odalarından, beyinlerden ve kalblerden doğan bu “renkli fikirler”… bilim odalarına hiç girmemiş, beyinlerini bu konularda hiç yormamış ve kalbine hiç yönelmemiş insanlar tarafından ya dikkate alınır ya da alınmaz.
Dikkate almayanlar “çok daha önemli” işlerini tâkibe devam ederler. Kimisi ay sonu gelir gider dengesini ayar telâşındadır, kimisi devletin ve dünyanın politikalarını değiştirme ütopyasındadır, kimisi tüm insanları kendi “imanı” ile özdeşleştirme sevdâsındadır, kimisi “can” pazarındadır, kimisi “mal” hesabındadır ve kimisi de herkesi ve her şeyi eleştirme “görevindedir”.
Dikkate alanlar “önemli özel, ailevi ve toplumsal işleri” yanına “insanın, evrenin ve canlılığın/yaşamın” çok renkli “fikirler dünyası”nı da ekler. Çağdaş bilimler ışığında ve bilim insanlarından gelen açıklamalar doğrultusunda “kendisi, evren, yaşam ve gelecek” hakkında düşünmeye başlar. Hazır düşünce kalıplarını “dışarısı”ndan alır, “iç dünyası”ndaki inançlarının, kişisel duygularının ve toplumsal şartlanmalarının renkleriyle karıştırarak “yeni düşünce tabloları” oluşturur.
Bu her devirde ve geçmişte böyle olmuştur. Şimdi de böyledir ve gelecekte de böyle olacaktır.
Biz yüz elli yıl önceki bilimleri ve bilimsel açıklamaları dikkate alarak oluşturulan bir “düşünce tablosunu” çok basit bulabiliyoruz. “Atom” , “ışık” , “enerji” ve “uzay” hakkında şimdiki bilgilere ve bulgulara sahip olmayan atalarımızın “evreni, insanı ve yaşamı” tanımlamalarını okumak incelemek çok sıkıcı olabiliyor. Bizden yüz elli yıl sonra… ((( sağlıklı atmosfer bulabilirlerse! ))) yeryüzünde yaşayacak olan çocuklarımız da bizim “düşünce tablolarımızı” çok ilkel bulacakları kesindir.
Bizler iki bin yıl… beş bin yıl ve daha önceki atalarımızın; sâbit düz dünya, çevresinde dönen güneş ve yukarıda asılı kandiller/yıldızlar evrenini ne kadar basit buluyorsak…
Bizim “içinde yaşadığımızı zannettiğimiz sonsuz uzay” modelini “çok ahmakça bir aldanış” olarak anacak nesiller de mutlaka gelecektir.
“Kalbimizdeki sonsuz uzaydan ve sonsuz evrensel boyutlardan” İslâm sûfileri ve uzak doğu Asya mistikleri binlerce yıldan beri dönemlerinin “bilim odalarının verilerini kullanmadan” bahsetmektedirler.
Günümüzde ise… gelecek nesillere devredilmek üzere çağdaş bilimler ve teorilerle desteklenen bir “düşünce” “bilim odalarının verileri, açıklamaları ve her tür bilim kullanılarak” yeniden oluşturulmaktadır.
Bilim insanlarından gelen açıklamalar her türlü kişisel duygulardan, kişisel inançlardan, toplumsal şartlanmalardan “arıtılarak” her rengi içinde bulunduran fakat hiçbir renge sâhip olmayan bir boyaya boyanmaktadır. Bu boya… Allah’ın boyası (sıbğatullah) olan “renksizlik”tir.
Düşünen insanın aradığı renk… belki de her rengi kapsayan “renksizlik”tir.
Düşünen insanın aradığı kalb… belki de sınırları olmayan “ahad” bilinç hâlidir.
Düşünen insanın aradığı “evren, insan ve yaşam” gerçeği… belki de atom altı enerji boyutunun “tümelliği/bütünlüğü” ile atom ve üstü “üst madde” boyutunun “sonsuz katmanları”nın buluşacağı “sınırsız kalb”dir.
***
Fidan ve orman olmak için bir kalbde çatlamayı bekleyen “tefekkür çekirdekleri”nden bir kaçını aşağıda veriyoruz.
138-) (Şıkak-taassub ile boyananlar) Allah boyası (?) !... Boyaca Allah’dan daha güzel kim olabilir?.. Ve biz O’na abidleriz. (Bakara; B Meal)
27-) Görmedin mi ki Allah Sema’dan bir su (ilim) inzal etti... Onunla renkleri muhtelif meyvalar (ahlak, ma’rifet B sırrınca) çıkardık... Dağlardan da beyaz, renkleri muhtelif kırmızı ve simsiyah cüdde’ler (renkleri farklı olan yollar var). (Fâtır; B Meal )
28-) İnsanlardan, daabbelerden (hayvanlardan) ve en’am (kurban edilebilir hayvanlar)’dan da böylece renkleri muhtelif olanlar var... Allah’dan, kulları (için) den ancak alimler (‘Allah’ ismiyle işaret olunanı, Azamet-i İlahiyye’yi bilenler) haşyet duyar... Muhakakkak ki Allah Aziyz’dir, Ğafur’dur. (Fâtır; B Meal )
22-) O’nun ayetlerindendir, Semalar ile Arz’ın yaratılması ve lisanlarınız (bilinçleriniz) ile renklerinizin farklı olması... Muhakkak ki bunda âlemler (insanlık boyutu) için elbette ayetler vardır. (Rûm; B Meal)
69-) “Sonra, her semerattan (meyvelerden) ye de (eğer her semerattan yersen) zelüller olarak (mecburi bir boyun eğmişlikle, inkıyad ve teslimiyetle) sülük et (gir, git) Rabbinin yollarına”... Onun batın (karın) larından, renkleri muhtelif bir şarab çıkar ki, onun içinde insanlar için şifa vardır... Muhakkak ki bunda tefekkür eden kavim için elbette bir ayet vardır. (Nahl; B Meal)
69-) Dediler ki: “Bizim için rabbine dua et, açıklasın bize nedir onun rengi?”... (Musa cevap verdi:) “(Allah) diyor ki, o sapsarı, parlak renkli bir bakara’dır; bakanlara sürur verir”. (Bakara; B Meal)
***
(Soru: Efendim, “Yere göğe sığmam müminin kalbine sığarım” hitâbında “El Mümin” ile işaret edilen bilinç galaksiyi mi kapsıyor?)
“Kalb” kelimesi tasavvufta ŞUUR anlamındadır... “Kalb sahipleri” denince, yüksek bilinç sahibi kişiler kastedilir... Allah'a iman etmiş kişinin bilinci tüm yaratılmışlara Allah bakışıyla bakar... (Ahmed Hulûsi/Kavramlar/kalb)
***
Dervişlik baştadır tâcda değildir
Kızdırmak oddadır, sacda değildir
Ararsan Mevlâ’yı kalbinde ara
Kudüs’de, Mekke’de Hac’da değildir