Allah İndindeki Gerçek
20. Kasım. 2008  // kemal Gökdoğan ..

kemal Gökdoğan

1. SORU:


(((“Gerçek”; her canlının kendi algılama sistemine göre var kabul ettiği “uzay-zaman-madde-enerji” düzenidir. ))) diyorsunuz:

Gerçek derken hangi gerçekten söz ediyoruz? Allah indindeki gerçekten mi, varlıklara göre gerçekten mi? Allah indinde gerçekten söz ediyorsak, “Allah var idi, O’nunla beraber bir şey yok idi. El an öyledir.” Varlıklara göre gerçek ise, varlıkların sayısınca var kabul edilendir. Örneğin komşum Zeliha teyze İhlas suresini ezbere bilir, ama ne dediğinden haberi yoktur. Zeliha teyzeye göre kendi var, bir de sonsuz mahlukat ve ötede bir de Allah(!) var. Onun gerçeği bu, aksine inandırana aşkolsun. Öyleyse: Aslında tek bir gerçek vardır. O da Allah indindeki gerçektir. Ama bu gerçeğe vakıf olmayanların kendi algılama ve değerlendirmelerine göre tanımladıkları sanal gerçekler vardır. Yaratılmışlar için gerçek, yaşadıklarından (algılayıp değerlendirdiklerinden) başkası değildir, bu gerçek bir illüzyon da olsa.


CEVAP:

Gerçeği;


1. Allah’a göre,
2. Varlıklara göre…


olarak iki kategoriye ayıramayız. Çünkü “gerçeği” tanımlayacak “iki tür varlık” mevcut değildir. Ancak AHAD VARLIK olan Hak’kın her boyutunda “gerçek” o boyuta göre bir açılım yapar.


Çok açık ve net olarak söyleyelim gerçeğin göreceliliğini;


AHAD VARLIĞIN “Muhammed a.s.” boyutundaki gerçek… Hz. Muhammed a.s.’ın sınırsız penceresinden yansıyan “63 yıllık bir yaşam” ve o yaşamdan açığa çıkanlardır.


AHAD VARLIĞIN “Zeliha teyze” boyutundaki gerçek… Zeliha teyzenin “gelenek ve şartlanmalarla” sınırlı penceresinden yansıyandır.


Gerçeği ALLAH’a göre de düşünebiliriz. Fakat çok genel bir tanım verebiliriz. Allah’a göre gerçek “sınırsız ve sonsuzdur” deriz. Bu tanım bizi şu hataya düşürmemelidir. Allah ismi ile tarif olunan “Muhammed a.s.” gibi “Zeliha Teyze” gibi SINIRLARI OLAN bir varlık değildir ki ALLAH’a göre gerçek ayrı, bize göre gerçek ayrı olsun.


Allah indindeki gerçek…
Olimpos dağında oturan ZEUS indindeki gerçek…
Hz. Muhammed indindeki gerçek…
Zeliha teyze indindeki gerçek..


Bu tür bir kategorilendirme yaptığımız zaman Allah’ı AHAD VARLIK olarak düşünemeyiz. Ve yanlışlıkla… “Olimpos dağında oturmaktan münezzeh bir tanrı” gibi düşünmeye başlarız. Ve Allah isimli münezzeh tanrıya bir “ind/boyut” ve ona ait ayrı bir gerçek vererek yanlışımızı biraz daha genişletiriz.


Allah indindeki gerçek ile anlatılmak istenilen AHAD VARLIĞIN her boyutundaki gerçekLERdir.


2. SORU:
(((İlmel Yakîn ehli (hakikati beşduyu sınırıyla algılayanlar, akıl ve kalb ehli olmayanlar); “Gerçek… bize anlatıldığı gibidir, biz bize anlatılanı olduğu gibi kabul ederiz” der.))) diyorsunuz:


Bu cümlede bir iki noktaya takıldım. İlmel yakin, mutmainne nefs bilincinin yakinidir. Hakikati beşduyu sınırıyla algılayanlar, akıl ve kalb ehli olmayanlar tarifi bana pek uygun gelmedi. Beş duyu sınırlarıyla algılayıp değerlendirenler tatmin olmuş nefs bilinci düzeyine katiyen gelemez.


CEVAP:


Buradaki İLM (ilim) kavramı; gözü ile görmeden, kulağı ile dinlemeden, eli ile dokunmadan, o şeyin içinde yaşamadan… o şeyden başkalarının rivayetiyle“haberdar olmak, malumat/bilgi almak” anlamındadır. Meselâ biz Hz. Muhammed a.s.’ın anlattığı Allah hakkında “ilmel yakin” sahibiyiz… bu konudaki bilgimiz-malumatımız O’nun anlattığı kadardır.


Allah hakkındaki bilgimizi AKLIMIZ ile genişletirsek bilgi derecemiz sanki GÖZ İLE GÖRÜYORMUŞ kesinliğine yükselir… ve buna da AYNEL YAKİN; görerek inanmak derecesi denilir. Tabii ki buradaki GÖRMEK göz ile değil AKIL iledir.


Allah hakkındaki bilgimizi akıl artı KALB ile de genişletirsek ve VAR OLANIN biz değil sadece AHAD OLAN ALLAH olduğunu idrak edersek bu idraka da mecazen YAŞAYARAK İNANMAK anlamında HAKKEL YAKİN denilir. Yaşayan, inanan…  kul değil Hak’dır artık. Bu bilgi derecesi HAK’dır yani KESİN bilgidir.

Bilgi dereceleri nefs basamaklarıyla da ayrıca ilişkilendirilebilir.


3. SORU:


(((her Rasul’ün hakikati seyri
her Nebî’nin hakikati seyri
her Velî’nin hakikati seyri))) diyorsunuz:


Burayı da anlayamadım açıkçası. Her rasulün, nebinin ve velinin hakikati seyri, velayeti açısından olduğu için, temelde farklılık yoktur. Belki sadece mertebe farkından ötürü o hakikati ifade etmek yönünden bir takım ayrılıklar olabilir. Ama hakikat hepsi için “La ilahe illallah” gerçeğidir. Sizin de buyurduğunuz gibi o gerçeği kimi ilmel yakin lisanı ile ifade eder, kimi aynel yakin lisanı ile, kimi de hakkel yakin lisanı ile.. Ama temel aynıdır, “Allah vardır, O’nunla beraber bir şey yoktur” (La ilahe illallah)


CEVAP:


Evet… gerçek temelde aynıdır. En temel gerçek; AHAD olan HAKİKATİN hiçbir isminin, hiçbir sıfatının ve hiçbir fiilinin olmamasıdır.


AHAD olan HAKİKAT… en temel gerçekliğinden yani “âmâ hâli/mutlak yokluk hali” penceresinden KENDİSİNİN SAHİP OLABİLECEĞİ sınırsız esmâ mânâlarını, sınırsız sıfatlanmalarını ve sınırsızca açığa çıkaracağı fiillerini SEYRETMEKTEDİR.

Bu seyir yine Allah isimli bir tanrının seyri değil AHAD VARLIK OLAN HZ. ALLAH C.C.’nin kendisini her bir isim ve her bir resim (Muhammed, Musa, İsa, Zeliha teyze ve her insan) altında seyridir. Fakat… Allah isimli bir tanrı kendi vehminde var kıldığı bir Muhammed’i (ve her bir insanı)seyretmez.  Hz. Muhammed (ve diğer her  insan KENDİ DÜŞÜNCESİNDEKİ) AHAD OLAN ve ALLAH ismi ile tarif olunanı SEYREDER.


4. SORU:
(((Tek/bir gerçek/hakikat yoktur. Her İNSAN’ın kendi TEK/BİR GERÇEĞİ/HAKİKATİ vardır.))) diyorsunuz:


Aslında tek bir gerçek vardır. O da Allah indindeki gerçektir. Ama bu gerçeğe vakıf olmayanların kendi algılama ve değerlendirmelerine göre tanımladıkları sanal gerçekler vardır.


CEVAP:

Allah indindeki gerçek ayrı… her bir insan indindeki gerçek ayrı diyemem.


Ancak İnsan-ı Kâmil’in bilincinin yükseldiği SON AŞAMA olan; 
“SON AŞAMANIN OLMAMASI,
HER AN YENİ AŞAMALAR OLMASI”…
gerçeğine göre bir HAKİKAT/GERÇEK vardır.


Hz. Muhammed a.s. bir insandır ve onun bilinci en son aşama olan HER AN YÜKSELİŞ gerçeğine ulaşmıştır. Ve O’nun ağzından çıkan ANLATIMA… ALLAH İNDİNDEKİ HAKİKAT/GERÇEK diyoruz.


Musa’nın, İsâ’nın ağzından çıkan sözlere ALLAH İNDİNDEKİ HAKİKAT/GERÇEK diyoruz.


ALLAH İNDİNDEKİ HAKİKAT/GERÇEK başka türlü nasıl olabilir?


Körlerin fili tarifi ile Rasullerin/Nebilerin/Velilerin dilinden ALLAH ismi ile tarif olunanı karıştırmamak gerekir. Körlerin önünde bir FİL GERÇEĞİ vardır. Allah ismi ile tarif olunan… İNSAN’ın önündeki fil gibi bir gerçek(???) değildir. Her kör önündeki/ötesindeki fil gerçeğini tarif eder fakat her İNSAN ötesindeki ALLAH GERÇEĞİNİ değil kendi bilincindeki ALLAH GERÇEĞİ’ni tarif edebilir.


5. SORU:


(((Herkes tarafından keşfedilecek tek/bir ..DONUK GERÇEK/HAKİKAT.. yerine herkesin keşfedeceği ..SONSUZ DİNAMİK KENDİ GERÇEĞİ ve HAKİKATİ.. olduğuna inanıyorum.))) diyorsunuz:


Sanal gerçekleri bir yana koyarsak, mutlak gerçek (la ilahe illallah) tektir. Bunun dinamiği ve değişkeni nasıl olabilir anlayamadım? (Cemal rumuzlu OKUYUCU)


CEVAP:


Donuk gerçek;  insanın “AHAD BİR VARLIK” halinde bir ALLAH(???) düşünmesi ve bu düşündüğünü ALLAH(???) olarak tanımlamasıdır. Bu düşünce ile zannında donuk bir tanrı yaratır... her ne kadar kendisi kendi yarattığı tanrısına ALLAH(???) ismini verse de yanılgıdadır. Çünkü Hz. ALLAH’ı zannında düşünecek ikinci bir varlık yoktur. “İkinci varlık yoktur” sözü ile kastedilen “Ben bir varlığım ama O’nu düşünecek çapım yok”  anlamında değildir. “El an” dahi ALLAH’dan başka ALLAH’ı düşünecek “ikinci” yoktur anlamındadır.


Dinamik gerçek;
insanın AHAD OLAN ALLAH’ın sonsuz manalarından bir mana olmasıdır.
Zihninde AHAD OLAN BİR ALLAH düşünmemesidir.
Sadece ALLAH ismi ile anlatılanın Hz. ALLAH C.C. olduğunu anlamasıdır.
“Lâ ilâhe”nin “ALLAH’DAN BAŞKA VARLIK/BİLİNÇ/İRADE ” olmadığını kavramasıdır.


Bu cevaplarımız sadece "KEMAL"in gerçeği tanımı doğrudur, "CEMAL"in gerçeği tanımı yanlıştır gibi ya da "KEMAL"in tanımları daha doğrudur gibi değerler ASLA TAŞIMAMAKTADIR. Cemal rumuzlu OKUYUCU'ya çok değerli bilgilerini bizimle sorularıyla ve açıklamalarıyla paylaştığı için teşekkür ediyorum.

EK:

“Cemal” RUMUZLU OKURUN YAZI-YORUMU:

 
1- ((Gerçeği;
1. Allah’a göre,
2. Varlıklara göre…

olarak iki kategoriye ayırmayız. Çünkü “gerçeği” tanımlayacak “iki tür varlık” mevcut değildir. Ancak AHAD VARLIK olan Hak’kın her boyutunda “gerçek” o boyuta göre bir açılım yapar.)))

(((Allah indindeki gerçek ile anlatılmak istenilen AHAD VARLIĞIN her boyutundaki gerçekLERdir.)))

Ahad olan varlıkta iki ayrı varlık söz konusu değilken boyutlar söz konusu mu?

Ahad olan varlığa göre Zeliha teyze var mı? Hatta Ahadiyette seyir ve bakış var mı? Zati tecellinin tarifi nasıl mümkün olabilir? Belki de bize göre hiçlik diye tanımlanabilir ancak..

Aslında bir önceki yorumumda “Allah indindeki gerçek” diyerek anlatmak istediğim bambaşka bir şeydi. Varlık illüzyonundan kurtulmuş bilincin seyrinden söz etmekti gayem. Eğer “birim bilinç durumu yoksa, seyreden kimdir?” gibisinden.. Zeliha teyzenin seyrine Allahça seyir diyemeyiz, bu seyre dahil olsa da, ama Allah Resulünün seyrine (kelime anlamı olarak resul, resulü olduğu zatın haberine, emrine ve bakışına herhangi bir kişisel yorum katmaz) birim bilinç işin içinde olmadığından Allahça seyir diyebiliriz. Bu seyrin mertebeleri ve gerçekleştiği boyutlar (Vâhîdîyet, Rahmâniyet, Melîkiyet, Rubûbîyet) da olsa, gerçek hep aynı gerçektir demek istedim. Ama konuyu nereye taşıdınız ben de anlayamadım, büsbütün aklım karıştı..?!!

Oysa söylemek istediğim şuydu (hepimizin bildiği tanımlarla anlatmaya çalışacağım):

Allahça seyir dediğimiz için uruç yollu değil nüzul yollu açıklayalım. Tecelli-i zattan söz edemiyorum. Zatın tanımı yapılamaz ise, bu tecellinin de tanımı yapılamaz. Bize göre hiçlik olarak tanımlanıyor biliyorsunuz. (safiye nefs bilinci, yakin ötesi durum) Ama çok isteniyorsa, Zat’ın amaiyetinin Ahad ismi ile tecellisi (Ahadiyet tecellisi) diyelim. Fakat bunun da “hiçlik” dışında bir tanımı yapılamaz dedik..

Tecelli-i sıfat seyri gerçeğine göre (Mardiye nefs bilinci, hakkel yakin) “gerçek” tanımı aynıdır, değişmez “Allah vardır, O’nunla birlikte varlık yoktur” (”Sınırsız sıfatlarla seyreden kendidir kendini ve kendinden başkasına yer yoktur” o seyirde anlamında)…

Tecelli-i esma seyri gerçeğine göre (razıye nefs bilinci, aynel yakin) “gerçek” tanımı aynıdır, değişmez “Allah vardır, O’nunla birlikte varlık yoktur” (yani “tüm isimler/esmalar/manalar O’nundur” seyri anlamında)..

Tecelli-i efal seyri gerçeğine göre de (mutmainne nefs bilinci, ilmel yakin) “gerçek” tanımı aynıdır, değişmez “Allah vardır, O’nunla birlikte varlık yoktur” (yani “tüm fiilerin faili Allah’tır” seyri anlamında)..

Fakat şimdi herşey tam bir arap saçına döndü. Çünkü Ahadiyetten söz edip rububiyet tarifi yaptınız. Oysa yapmak istediğiniz tanım Allah’ın Rububiyetiyle alakalıdır, Ahadiyeti ile alakalı değil.. Ahadiyetine “işaret eden” tek tanım İhlas suresindeki tanımdır, ama bu tanım da sadece işaret eder, ahadiyeti açıklamaz, vahidiyeti açıklar. O sebeple ahadiyette bir seyir söz konusu olamaz. Zeliha teyzeden bu sebeple söz ettim.. İhlas suresini okur ama…… diyen cümlemde..

Ama Rububiyetinden söz edersek, Hz. Muhammed’den veya Zeliha teyzemden de söz edebiliriz belki.

(Şah-ı Velayet Hz. Ali’nin de söylediği) “Allah var idi, O’nunla beraber hiç bir şey yok idi. El an öyledir.” gerçeği ise vahidiyet tanımıdır, ahadiyet tanımı değil… Ama bu cevabınızla herşey birbirine karıştı bana göre… Büsbütün işin içinden çıkılmaz bir noktaya geldik..

Aslında bütün mesele sapla samanı karıştırma meselesi galiba.. Belki de herkesin çabası Uluhiyetine dair (tüm boyutları kapsayan) tek bir gerçek tanımı yapmak.. Şöyle ki:

Zati bilinmezliği, ekberiyeti ve Gani oluşu yanı sıra, sınırsız sıfatları ve sonsuz esması ve dahi bu esmanın zuhur ettiği efali olan bir varlığa göre bir “gerçek” tanımı yapmak.. Ama işin içine zatı girince bu tanımı yapmak da güçleşir.

Zeliha teyzemin seyrinden de söz etmek istiyorsak, o zaman rububiyetine göre gerçek tanımı yapmalıyız, bu gerçek mutlak gerçek veya bilincin ulaşabileceği ve idrakına varıp tanımlayacağı nihai gerçek olmasa da… Vahidiyet gibi..

Ama hadi rububiyetinden söz ederek bir tanım yapalım. Ama bu durumda dahi sınırlı ve kayıtlı bir varlık olan Zeliha teyzenin bakışı tek başına bu boyutun gerçeği kabul edilemez. Zeliha teyze (bakışı ve yapısı ile) bu gerçek tanımına dahil olsa da ne bakışı ne yapısı rububiyete dair tek başına bir “gerçek” tanımı olmaz. Rububiyet gerçeği “Rabbül Alemin Allah’tır” (Semanın ve yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi Allah’tır) gerçeğidir. Bunun altındaki ve kapsamındaki tüm gerçek tanımları Rabbül Alemin gerçeğin bir parçasıdır (parça denmemeli ama açıklayacak başka kelime de bulamadım, anlayın artık), o gerçeğin kendisi değildir.

Bir şey daha var. Hz. Muhammed AHAD değildir. AHAD olan ALLAH’tır. Neden bilmem bunu da belirtmek gereği duydum.

Allah indindeki gerçek ile (vahidiyet gerçeğinden söz ediyorum, ahadiyeti bana göre açıklanamaz zaten) Hz. Muhammed indindeki gerçek ayrı değildir. O Allah Rasulüdür. Bunun ne demek olduğunu idrak ettirsin Allah cümlemize…

(((Bu tür bir kategorilendirme yaptığımız zaman Allah’ı AHAD VARLIK olarak düşünemeyiz. Ve yanlışlıkla… “Olimpos dağında oturmaktan münezzeh bir tanrı” gibi düşünmeye başlarız. Ve Allah isimli münezzeh tanrıya bir “ind/boyut” ve ona ait ayrı bir gerçek vererek yanlışımızı biraz daha genişletiriz.)))

İnanın bir kaç kez okuduğum halde bu tanımla ne demek istediğinizi anlayamadım? Size göre “gerçek” Allah’ın Ahad oluşu ise (ki yukarıdaki cümleden o sonucu çıkarıyorum), bu gerçeği nasıl açıklayacaksınız merak ettim..? Ben açıklayamazdım doğrusu.. Eğer gerçek tanımı ahadiyet ise, bu tanıma “ind/boyut” dahil etmeye çalışan ben değilim, bilakis sizsiniz. Bense, bırakın ahadiyeti, vahidiyet tanımına dahi boyutları sokamıyorum. Uluhiyeti söz konusu olursa belki..

Hele hele bu cümlenin hemen altında:

(((Allah indindeki gerçek ile anlatılmak istenilen AHAD VARLIĞIN her boyutundaki gerçekLERdir.)))

cümlesi yer alınca, büsbütün aklım karıştı ne demek isteğiniz konusunda….?!!!

(((Buradaki İLM (ilim) kavramı; gözü ile görmeden, kulağı ile dinlemeden, eli ile dokunmadan, o şeyin içinde yaşamadan… o şeyden başkalarının rivayetiyle “haberdar olmak, malumat/bilgi almak” anlamındadır. Meselâ biz Hz. Muhammed a.s.’ın anlattığı Allah hakkında “ilmel yakin” sahibiyiz… bu konudaki bilgimiz-malumatımız O’nun anlattığı kadardır.)))

Üstad Ahmed Hulusi’ye göre bizler “ilmel yakin” değil, “bilmel yakiniz”. Onun “bilmel yakin” tarifi sizin “ilmel yakin” tarifinizle birebir örtüşüyor. İlmel yakin Mutmainne nefs bilincinde açığa çıkar. Bu mertebe bilincinin seyrinde Tekliğe dair bilgiye tam iman oluşur. Vahdet-i Vücud bilgisi mülhimede alınır; ama bu bilgiye tam iman hali mutmainnede oluşur. Bilgi almaktan söz ettiğiniz için bunu dedim, eğer alınan bilgiye tam iman halinden söz etseydiniz, o zaman bunu ilmel yakin tarifi olarak kabul edebilirdik. Hatta Ahmed Hulusi’nin bu konudaki tam tarifini alalım buraya isterseniz. (İlmine hürmet ettiğinizi düşündüğüm için bu alıntıyı yapıyorum)

(”İlmel Yakîn”, “Mutmainne”de hâsıl olur. “Mülhime”deki, “hissî müşahededir”; “yakîn” değildir. “Mülhime”deki, “İlmel Yakîn”in gölgesidir. Bilgi yollu belli şeyleri hissediştir… AH.)

Bundan sonrasında yazdıklarınıza bir şey diyemiyorum, çünkü benim Ahad Allah tarifimle sizin tarifiniz aynı olmadığı için, işin içinden çıkılması mümkün değil.. Yukarıda yazdıklarım yeterlidir anlatmak istediğimi ifade sadedinde..

Bildiklerim doğrultusunda bundan başka veya daha açık bir açıklama yapmam mümkün olmadığı için, bu konuda başka bir şey söylemem de yersiz olur.


“Cemal”
* * *
“Cemal” RUMUZLU OKUYUCUNUN SORULARINA VE AÇIKLAMALARINA VERDİĞİM CEVABİ YAZI-YORUM:

“Beni bir kişi anladı o da yanlış anladı” diyor filozof Hegel. Fakat ben sizin önceki ve sonraki sorularınızı ve açıklamalarınızı varlık mertebelerine göre hem de DOĞRU anladım. Bilineni teknik tasavvuf terimleri ile yinelememek için sizin sorularınızın direk cevabını vermedim. Cevaplarım muteber bir kaynaktaki MÜKEMMEL BİLGİLERLE bire bir örtüşmeyebilir… zaten örtüşmesi için de azami gayret sarfetmiyorum. Cevaplarımı ve ya açıklamalarımı “tamam bu konudaki SON SÖZ budur” dedirtmek için de yazmıyorum… yeni sorular, yeni bakış açıları ve yeni SORUNLAR çıkartmak için yazıyorum. “Böyle de düşünen varmış” demeniz alacağım en büyük ücret olur.

* * *
Yakîn mertebeleri kelam, fıkıh, tefsir ve tasavvufun “temel mantık prensipleri“nin başında gelir. Bir yakîn mertebesini sadece belli bir NEFS MERTEBESİNE bağlayamayız. Her türlü konuda her türlü bağlamı oluşturabiliriz.

Yakin mertebeleri için bir örnekleme:

Amerika’nın var olduğunu duyarak fakat Amerikaya gitmeden, görmeden VAR OLDUĞUNA KESİN (???) olarak inanmak bilginin İLMEL YAKİN mertebesidir.

Amerika’nın resimlerini görmek, haritada incelemek, GOOGLE EARTH ile sanal dünyada kuşbakışı tur atmak ve AMERİKA’nın var olduğuna görerek KESİN (???) inanmak AYNEL YAKİN bilgi mertebesidir.

Amerika’ya gitmek ve orada yaşamak ARACISIZ elde edilen bir bilgidir ve bilginin HAKKEL YAKİN… KESİN!!! VE KESİN!!! BİLGİ mertebesidir.

Bu bilgi mertebelerini TASAVVUF’a da uygulayabiliriz ve uygulanmaktadır. Örneğini siz arz etmişsiniz.
* * *

Katı materyalizmin (maddeciliğin) tam karşıtı olan aşırı soyut İDEALİZM’in (varlığın vehim ve hayal olduğunu savunan görüşün) Avrupa’daki temsilcisi HEGEL’in GERÇEĞİ SORGULAMASI ile ilgili bir kaç paragrafını sadece bilgi sadedinde aşağıda arz ediyorum. (Hegel’in Klasik Müslümanlığa benzeyen tanrı ve gerçek görüşüne katılmadığımı da belirtiyorum.)

(((… Hegel’e göre, insan, bilgide kendisinin dışında olan, kendisinin yaratmadığı ve insandan bağımsız olan bir dünyayı tecrübe etmektedir.

Bu doğal dünya bütünüyle zihnin eseridir, fakat biz insanların zihinlerinin eseri değildir; bilgimizin nesneleri [imajlar, mânâlar] bizim zihinlerimiz tarafından yaratılmamıştır. Bundan Hegel’e göre, şu sonuç çıkar:

Bu dünya, bu dünyayı meydana getiren ve bilgimizin konusu olan nesneler, sonlu bireyin, insanın zihninden başka bir zihnin eseri olmalıdır. Bilginin nesneleri ve dolayısıyla bütün bir evren mutlak bir öznenin, mutlak bir zihnin, akıl ya da tinin [özün, ruhun] ürünüdür. Hegel’in tin, GEIST, ıde, mutlak, mutlak zihin adını verdiği bu tinsel varlık, tüm bireysel, sonlu insan ruhlarının dışındaki nesnel bir varlık olup, Tanrı’dan başka bir şey değildir… ))) ( http://www.birebir.net ‘den alıntıdır )

(NOT: Bu ekler www.yorumsuzblog.org ‘dan sorular-cevaplar (2) ‘den tarafımdan alınarak ilâve edilmiştir. Kemal GÖKDOĞAN)