Arayiş : 7



10. Nisan .2008 // Kemal Gökdoğan  

“küstüm şeyh”

Resmi Tıkla kemal Gökdoğan in evelki yazılarını OKU
“Arayıcı” bir yıldan beri dergâhlardan, sûfîlerden, muhabbet meclislerinden elini eteğini çekmişti. Aramıyordu artık aradığını. Aradığını bulmuş muydu? Hayır bulamamıştı. Bulacağını da zannetmiyordu. Dergâhlara devam eden cezbeli, muhabbetli, samimi, saf ve temiz “yolculuk” arkadaşları onun uzaklaşmasına çok üzülüyorlardı. “Evliyanın gözünden düşen Allah’ın da gözünden düşer…” diyorlardı. Bir zamanların ateşli sûfisi için dua ediyorlardı tekrar evliyanın gözüne girmesi ve dolayısıyla Allah’ın da tekrar gözüne girmesi için.

“Arayıcı”nın hiç kimseyi umursadığı yoktu. O kendi derdine düşmüştü. Şirkin zirvesinden dönmüştü. “Aman Allah’ım! O dergahların bahçesinde ölseydim müşrik olarak senin yanına gelecektim” diye irkiliyordu. Geçmişte yaptıklarından, Allah ile arasına bir insanı “şefaatçi” olarak almaya çalıştığından utanıyor ve tövbe ediyordu.

Nasıl olmuştu, ne olmuştu, ne bulmuştu da “Arayıcı” sûfîlerden köşe bucak kaçar hale gelmişti? “Zümer Sûresi’nin üçüncü âyeti“ydi onu sarsan ve uzaklaştıran… köşe bucak kaçıran:

“İyi bil ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka dostlar edinerek, “Onlar bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz ” derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde hüküm verecektir. Allah, yalancı, inkârcı insanı doğru yola iletmez.”

Bu âyetin çağdaş tefsirlerini okudu, iniş sebebini inceledi. Sûfi tefsirleriyle sufizme karşıt olan tefsirleri inceledi. Şirkin kılık değiştirerek karşısına “evliya/dost” olarak çıktığına ve evliyadan yani kılık değiştirmiş şirkten kaçmaya karar verdi. Ve bir yıldan beri dergâhlardan ve sûfilerden köşe bucak kaçıyordu.

Yine de kalbinde yok edemediği bir şey vardı. Sufizmin her delilini kendince çürütmüştü… “fakat Yunus gibi, Mevlâna gibi insanlar nasıl oldu da bu şirki fark edemedi?” sorusuna bir türlü cevap veremiyordu. Onlar yanılmış olamazlardı. Onlar hem kalblerini hem de kafalarını kullanmış âlim kişilerdi. Onların şeriat ve tarikat ilimleri yanında kendisinin okuduğu Lâtin alfabesiyle yazılmış şeriat ve tarikat yazıları sadece “dedikodu” gibi kalırdı. Onlar tevhidi yaşamaya ve şirki tanımaya hayatlarını adamışlardı kendisi ise onların yanında ancak bu konularla “hobi” olarak ilgileniyor sayılırdı.

“Tamam şirkten döndüm hanif olarak Allah’a yöneldim”dediği anda kafasındaki tüm soruları tükettiğini zannetmişti. Yine de “Yunus, Mevlâna ve daha nice sûfi Zümer Sûresi üçüncü âyetindeki uyarıyı nasıl görememişti?… Görememiş olamazlar. Görmüşlerdir” diyor ve iki arada bir derede kaldığı için … için için bunalıyordu.

Sisli bir Pazar sabahıydı. İçindeki sıkıntı sisle birlikte iyice artmıştı. “Tebdili mekânda ferahlık vardır” diyerek şimdi müze olarak kullanılan dört yüz yıllık  bir dergâh kalıntısını ziyarete karar verdi. Sabahın serinliğinde yamacı tırmandı, mezarlıktan geçti ve bir zamanlar şeyhlerin postlarında oturdukları kubbeli dergaha girdi. Etrafta müze bekçisinden başka kimse yoktu. Bekçi ile havadan sudan konuştular ve çevreyi birlikte gezmek için kubbeli dergahtan mezarlığa doğru dışarı çıktılar.

“Arayıcı” virane mezarlar arasında âlimler için kullanılan heybetli bir mezar ve heybetli bir mezar taşı gördü. Eski yazı okuyamıyordu ama mezar taşlarının neyi sembolize ettiğini az çok biliyordu. O bir âlime veya şeyhe işaret eden bir mezar taşı olmalıydı. “Arayıcı”nın merakını zâten gevezelik etmek isteyen bekçi gidermek için mezarın başına oturdu ve “Gel sen de otur Küstüm Şeyh’in hikâyesini sana anlatayım” dedi ve başladı anlatmaya.

“Yüzyıllar önceydi. Bir gün bu dergâhın şeyhinin erkek bir bebeği doğdu. Allah’ın bildirmesiyle o şeyh doğan çocuğun kendisine asi olacağını bildi ve günlerce ağladı, yalvardı yakardı ve çocuğun isyanından dönmesi için dua etti.

Çocuk büyüdü. Dergâhda ilmi ve zekâsıyla dikkat ve kıskançlık çekmeye başladı. Herkes babasından sonra onun posta oturacağını zannediyordu. Fakat öyle olmadı. Bir muhabbet meclisinde hem mürşidi hem de babası olan şeyhe karşı geldi. Allah’a yaklaşmak için aracılara, Allah’dan af dilemek için şefaatçilere Kur’an’ın izin vermediğini iddia ve ispat etti. Meclistekilerin sert savunmalarına ve şeyhin de meclisdekileri desteklemesine kızarak küstü. O gün tasını tarağını topladı ülkenin tasavvuf ve tekke karşıtı olarak bilinen en büyük medresesine giderek zahiri şeriat ilimleri tahsil etmeye başladı.

O medresede de en kısa zamanda meşhur olarak herkesin dikkatini çekti. Baş müderris onunla özel olarak ilgilendi ve kendisinden sonraki en büyük ilim makamına tayin etti. Baş müderrisi o kadar sevdi ve o kadar güvendi ki öl dese ölecek kadar ona teslim oldu.

Bir gün baş müderris ona birşeyler anlatmış fakat ne anlattığı bilinmiyor ve hemen ilim meclisini toplamış ve ona Şeytan’ın Âdem’e neden secde etmediğini, neden âsi olduğunu ve neden affedilmeyeceğini sormuş. O da baş müderrisin anlattığı ilme göre cevaplamış.  Allah’ın emri bile olsa Allah’dan başka bir varlığa secde edilmeyeceğini, Allah’a itaat etmek için başka bir varlığa itaat etmeye gerek olmadığını direk olarak Allah’a secde edilmesi ve direk olarak Allah’a aracısız yaklaşılması gerektiğini savunan Şeytanı haklı bulduğunu söylemiş. Şeytan’ın isyan hareketiyle gerçek tevhidden taviz vermediğini söylemiş. İlim meclisinde bulunanlar bu cevapları reddetmişler, onun ilmi ile aynı Şeytan gibi dalalete düştüğünü söylemişler. Aleyhinde dedikoduya başlamışlar ve fitne kazanı kaynarken baş müderrisin gizli rızasıyla o yine tasını tarağını toplamış  medreseye küserek orayı da terk etmiş. Eski dergahına ve şeyhine geri dönmüş.

Rivayetlere göre tekkedeki müritlerin kalbi ile ulaştığı tevhide o  medresede aklı ile ulaşmış. Hallacı Mansurun kalbi ile  “Enel Hak” dediğini o aklı ile demiş. Baş müderrisin hem akıl hem de kalb ehli olduğu tahmin ediliyor. Baş müderris onu tekrar dergaha göndermiş ki kalbi de çalışsın. Fakat dergahdaki müridler ve mollalar onun gelişi ile yeniden rahatsız olmuşlar. Dergâhlarda şeyhe bir kez isyan eden aynen Allah’a bir kez isyan eden Şeytan gibi ebedi affedilmez. Allah ve şeyh affetse de yolun başındaki müridler ve evliyayı seven avam âsileri asla affetmez. Bir zamanlardaki isyanından dolayı  onu da affetmemişler. Şeyh dergaha bağlı insanların muhabbetini zedelememek için oğluna gizlice yol vermiş başka bir şeyhe göndermiş. Çocuk o şeyhin dergahında yeniden tasavvuf ilmi ve adabı almış ve yeni şeyhinin vefatından sonra posta oturmuş.

Gel zaman git zaman çocuk memleketin en büyük evliyası olmuş. Fakat babasının dergahına bağlılarca ne evliya ne de şeyh olarak kabul edilmiş. Ebedî affedilmemiş. Babası ölmüş. Kubbeli dergaha önceki şeyhlerin ayak ucuna defnedilmiş. Çocuk da yıllar sonra ölmüş. Vasiyetinde babasının ayak ucuna defnedilmesi yazılıymış. Müritleri cenazesini buraya getirmişler. Fakat babasının müritleri kubbeli dergaha onun ölüsünü bile sokmamışlar. Kendi müridleri de onu avamın arasında bu mezara defnetmişler. Zamanla bu mübareğin ismi, dergaha ve medreseye küserek ayrıldığı için Küstüm Şeyh olarak anılmaya başlamış.”

Bekçi hikâyesini bitirdi yavaşça ayağa kalktı. “Arayıcı” da yavaşça ayağa kalktı. Tekrar havadan sudan şeyler konuşarak kubbeli dergaha döndüler. “Arayıcı” dergahı terk ederken güneş sisin ardından parlamaya başlamıştı. O günden sonra dergahlara yeniden döndü. Fakat o günden sonra ”Arayıcı“  bir daha “eski Arayıcı” olamadı, “dergahlar” da “eski dergah” değildi, “mürşitler” ise kesinlikle ”eski mürşit” değildi artık.

(Devam edecek)


ARAYIŞ YAZISI İÇİN BİR AÇIKLAMA:

Arayış… Tasavvufu ve İnsan-ı Kâmil’i Nakşibendî ekolü penceresinden anlatmaya çalışan bir yazı çalışmasıdır.

Yazıda geçen mescid, mescid altı misafirhâne, mescid bahçesi, dergah medresesi, çayhane, hasırlı bahçe, sofi, sûfî, tövbe, rabıta, biat, ıssız dağbaşı köyü, kafile, ziyaretçi, acemi sofi, talimat, şart ve benzeri kelimeler en az yedi yüz yıllık Nakşîlik yapılanmasının temel zahiri kavramlarındandır. Anadolu, Suriye, Irak hattından Hindistan, Pakistan ve Afganistan’a kadar benzeri alt yapı mevcuttur.

Herhangi bir Nakşî dergâhı ve ya Nakşî mürşidi anlatıldığı taktirde bu dergahlardan herhangi birsini görmüş olan herkes “ortak yapı” nedeniyle sadece kendi gördüğü yere işaret edildiği düşüncesine doğal olarak yönelebilir. Arayış yazısında sembolize ederek anlattığımız dergâh… Nakşî dergahlarının ortak özellikleridir. ANLAMAYA çalıştığımız mürşid; yine Nakşî kaynaklarının, menkıbelerinin ve Nakşibendi tasavvuf terimlerinin ANLATMAYA çalıştığı ideal İnsan-ı Kâmil’dir.

Arayış sürecindeki olaylar, duygular, düşünceler değişik kişiler tarafından zaman zaman, yer yer yaşanmış anıların örgülenilerek anlatımıdır.

“Arayıcı” olarak işaret ettiğimiz sanal şahıs, tasavvuf dünyâsında… iman problemleri yaşayan ve çözüm yolları arayan çağımız insanını temsil etmektedir.

Mürşid’in konuşmalarına mümkün olduğu kadar çok az yer verilmektedir. Verilen Mürşid konuşmaları ise tasavvuf çevrelerinin kitaplarından derlenmektedir. Bazı cümleler ise farklı Mürşidlerin tasavvuf dünyasında meşhur olmuş sözleridir.

Arayış’da dikkat ettiğimiz hususlardan birisi de GÜNÜMÜZÜN YAŞAYAN MÜRŞİDLERİNİ tanıtmaktan kaçınmaktır.

Sembolik olarak da olsa ANLAMAYA çalıştığımız MÜRŞİDLER en az on-onbeş yıl önce Hakkın Rahmetine kavuşmuş olanlardan seçilmektedir.

Yazıda belirttiğimiz görüşler ve değerlendirmeler kişisel olup hiç bir çevrenin ve şahısın mesajını içermemektedir.

YAZIDA BELİRLİ BİR YERDEN (TARİKAT DERGÂHINDAN) VE KİŞİDEN (ŞEYHDEN) BAHSEDİLMEMEKTEDİR.

Not: Bu açıklama E-postamıza gelen sorulara cevaben hazırlanmıştır.