Yörenin en cimri adamı göle düşmüş. Yüzme bilmiyor. Boğulacak. Ahali kıyıdan her türlü taktiği veriyor ama zavallı adam çırpınmaktan ve panikten dolayı ses kirliliğine dönüşen bağırmaları anlayamıyor. Eller uzatılıyor ve bağırılıyor; “Ver elini, ver elini, kurtaralım seni!” Adam elini bir türlü vermiyor. Vermiyor... çünkü “vermek” kelimesinden nefret ediyor, ölüm anında dahi kendisini kurtaracak olan “elini vermiyor”.
Ahali bekliyor. Çevreye bakınıyor. Tam bu esnada Nasrettin Hoca’nın gelip boğulmakta olan cimri adama “Al elimi” demesi gerekiyor. Fakat etrafta Hoca yok. Cimri adam suyun içine iyice gömülmekte ve çırpınışları da yuttuğu suyun ağırlığından dolayı yavaşlamaktadır. Birisi herkesi susturup seslenir ve cimri adamla teke tek konuşmaya başlar.
-Yâhu efendi fıkranın tam burasında Nasrettin Hoca gelip sana “Al elimi” diyecekti. Sen de onun elini alıp sudan çıkacaktın. Bak Hoca moca yok. Gel inat etme al şu elimi de seni çıkarayım!
-Olmaz be adam! Almam senin elini. Hocadan başka kimsenin elini almam.
-Neden?
-Nedeni belli değil mi? Siz bu gün elinizi verirsiniz yarın ücretini istersiniz. Her gördüğünüz yerde sana elimi verdim, seni kurtardım diye başıma kakarsınız. Belki de her ay evime fatura gönderip aidat almaya kalkışırsınız. Benim sayemde kendinizi “kurtarıcı” zannedersiniz. Zannınızı nefsinize pâye, makam, mevkî olarak verirsiniz. Almam sizin elinizi. Beni kurtaracak olanın benden ve nefsinden hiçbir rüşvet istememesi gerekir. Hocayı çağırın bana, o gelsin beni kurtarsın. Gelmezse vallahi de billahi de boğulurum. Gulu gulu...
Cimri adamın filozofça sözleri herkesi şaşırtır. Haklı olduğuna karar verirler ve topluca Nasrettin Hoca’nın evine giderler.
Ne tesadüf Hoca’nın da evi cayır cayır yanmaktadır. Hoca ise eline saz almış şen şakrak türkü söylemektedir. Ahali Hoca’nın tuhaf hallerine alışık olduğu için sorarlar ve cevaplarını alırlar.
-Esselamün aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü yâ muhterem Hocamız!
Hoca saz çalmayı, türkü söylemeyi bırakır.
-Ve aleyküm selâm yâ ahali.
-Hocam evin yanıyor. Samanlık alev alev. Sen oturmuş saz çalıyor türkü söylüyorsun. Niye feryâd edip bizi çağırmıyorsun? Niye evini söndürmüyorsun? Niye ahırın kapısını açıp da öküzlere, ineklere aynen fıkralarında olduğu gibi “Aklı olan göle kaçsın” demiyorsun?
Bu esnada halk Hoca’nın evine su dökmeye, eşyalarını kurtarmaya, ahırdaki hayvanları asılmaya başlamıştır. Hoca kurtarıcılara yan gözle bakarak soruya cevap verir.
-Bana ne! Ben itfaiyeci miyim? Ben Nasrettin Hoca’yım. Zaten herkes kendini itfaiyeci, yangın gönüllüsü, arama-kurtarma ekibi zannediyor. Ben de Nasrettin Hoca isem herkesin yaptığının tersini yapmam gerekmiyor mu?
-Yâhu Hocam bırak şimdi lügat parçalamayı. Anladık tamam sen Hocasın, âlimsin, evliyasın, filozofsun, hakîmsin, akıllısın... ammâ evin yanıyor sen türkü söylüyorsun. Biz gelmeseydik sana kim yardım edecekti?
-Bana ne sizin yardımınızdan. İstediğinizi yapın. Yeter ki kafamı lüzumsuz laflarla şişirmeyin. Eliniz işlesin çeneniz değil.
-Al bakalım! Hem yardım et Hocaya hem de fırça ye. Yâhu Hocam sen bu gün tersinden mi kalktın? “ Yangınımı söndürüyorsunuz, sizden Allah razı olsun dostlarım" demez mi insan?
-Der, der fakat ben demem. Ben Nasrettin Hoca’yım. Kimseye rüşvet vermem. Canınız isterse söndürün, canınız istemezse söndürmeyin. 'Bana ne!' Haydi yalnız bırakın beni, kafamı karıştırmayın 'salt sanat aşkı'yla beste yapmaya çalışıyorum burada.
-Yâhu Hocam asıl sen bizim kafamızı karıştırdın. Biz buraya niçin geldik biliyor musun?
-Bilmiyorum. Sormam da. Ben çağırmadım sizi. Geldiyseniz hoş geldiniz safa geldiniz. Gidin de demem. Giderseniz de güle güle gidin, Allah yolunuzu ve bahtınızı açık etsin!
-Hocam fıkraya göre bizim seni buradan alıp göle götürmemiz ve boğulmakta olan cimri adama senin “Al elimi” demen gerekiyor. Sen fıkradaki gidişata uymazsan zavallı cimri boğulup ölecek!
-'Bana ne' fıkradan. 'Bana ne' boğulan adamdan? Adamı ben mi suya attım? Haydi savulun başımdan da şu türkümü tamamlayayım.
-Olmaz Hocam olmaz. Sen şimdi bizimle gelmezsen “bana ne!” dersen fıkra asırlar içinde “bana ne felsefesi”ne dönüşür ve kimse kimseye yardım etmez hale gelir. Böyle bir ekolü başlatmak vebâlini ve her “bana ne” diyenin de günahını yüklenmek istiyor musun?
-Benim yükleneceğim veballerden ve günahlardan “sana ne!” be adam!
-İlmin ne olacak Hocam? Allah’ın sana açtığı özel ilmin faturası ne olacak? Sana nasip olan ilmi ve hikmeti insanlarla paylaşmazsan ahirette hesabını nasıl vereceksin?
-Orası beni ilgilendirir seni ilgilendirmez. Sen cenâbı Allah’ın “ilim hikmet verdiği kullarını takip üst kurulu asil üyeleri”nden misin?
-Değilim. Öyle bir 'ilâhî teşkilat' mı varmış?
-Yok ama sen sanki varmış gibi konuşuyorsun. 'Sana ne' benim ilim ve hikmetimden?
-Yâhu Hocam! Tamam anladık yine bir şeyler anlatmaya çalışıyorsun da sen sadece sendeki ilmi ve hikmeti açıkça anlat. Dileyen dinlesin dileyen dinlemesin. Senden zahir olacak olan sözlerle, yorumlarla nice kimseler boğulmaktan kurtulur belki.
-'Bana ne' dinleyecek olanlardan? 'Bana ne' dinlemeyecek olanlardan? Ben cenâbı Allah’ın boğulan kullarını 'lafla kurtarma' memuru muyum? Bakın ahırda yanacak olan öküzlere, ineklere dahi “aklı olan göle kaçsın” demekten bile tövbe ettim. Bozdurmayın benim tövbemi. Benden başka herkes olmuş zaten 'çenesiyle ilim-hikmet yayma görevlisi'. Haydi herkes işine gücüne dönsün!
-Haydâ Hoca iyice sapıttı. Evliya ve filozofum ayaklarıyla şatahat numarası yapmaya başladı. Tutun ey ahali şu inatçı Hocayı yaka paça göle götürelim.
Halk homurdanarak Hoca’nın üzerine saldırır. Hoca bakar pabuç pahalı, sopayı yiyecek, çareyi kaçmakta bulur. Çarığını giymeye fırsat bulamadan yalın ayak elinde sazı dağlara doğru dört nala kaçar. Seksen yaşındaki ak sakallı ihtiyar Nasrettin’i yağız delikanlılar dahi yakalayamaz. Hoca dağın zirvesine çıkar, kendi sazını kendi çalar, kendi türküsünü kendi söyler, kendi türküsünü kendi dinler. Arada sırada da kendi oyun havasıyla kendi kendine oynar.
Ahali topluca göle döner. Boğulmakta olan cimriye olayı anlatırlar.
-Ey cimri adam! Hoca’da ne hocalık ne evliyalık kalmış. Olmuş kafayı yemiş tam bir filozof, dağa çıktı. Adam boğuluyor dedik “Bana ne!” dedi. Fıkraya göre “Al elimi” demen gerekiyor dedik “Benim ne diyeceğimden sana ne!” dedi.
-Yâ öyle mi dedi?
-Evet aynen böyle dedi. Ayrıca; “Boğulursa boğulsun, ben mi attım suya?” dedi. İnat etme de al benim şu elimi kurtarayım seni.
Cimri adam birden çırpınmayı bırakır. Panikten kurtulur. Ayaklarının yere bastığını farkeder. Kendisine uzanan fakat ileride “üstü örtülü minnet faturası” gönderecek olan elleri yana iterek karaya doğru yürür ve sudan çıkar gider.
O günden sonra “bana ne!” diyenlerin günahı “bana ne felsefesi”ni başlatan Nasrettin Hoca’nın da üzerine yazılmaya başlar.
İster yazılsın ister yazılmasın “bana ne!”, “sana ne!” yâ hû!
Bu fıkra burada bitmiş.Gökten üç elma düşmüş. Birisi “bana ne!” diyenlerin başına. Birisi “boğulanların” başına. Birisi de “Herkes ‘bana ne’ ‘sana ne’ derse bu dünyanın hâli nice olur?” diyenlerin başına.