Bâtın; Öz mü?, Zâhir; Kabuk mu?

Mehmet Doğramacı

 

Bâtini manalarla ayet ve hadislerin yorumlanması onlar için ayrı bir zevkti. O hafta da sohbet için bir araya geldiler.

Konukları bu defa zâhir ilimlerinde tecrübe kazanmış değerli bir zattı. Ayet ve Hadislere getirilen açıklamalar da haliyle zahir eksenli idi. Konuşmacı olanca gayreti ile yılların emeğinin meyvesi tespitlerini yansıtırken, dinleyenlerde önceki haftalarda görülen canlılık ve neşeden eser yoktu. Onlar alışıktı bâtini derinliklere dalmaya. Bunca farkındalıktan sonra zâhirî açıklamalar da hiç çekilmiyordu doğrusu…

***

Tasavvuf ilmine yöneldiği ilk dönemlerde birlikte okuyup tefekkür ettiği bir dostu ile karşılaştı. Ne var ne yok, hal- hatır, hoş beşten sonra dostu sordu:


- Nereye böyle telaşla?


- İkindiye yetişmeliyim. Ya sen?..


- Ben de alışverişe.


- Cemaate gelmeyecek misin?


- Tanrısına tapınan avamla birlikte olmak istemiyorum. Bizim için her yer mescid. O yüzden sadece cumalara gidiyorum!..

* * *

Namaz için hazırlanırken parmağı kanadı. Arkadaşı;


- Abdestini yenilemen lazım, kan abdesti bozar, dedi.


Gayet rahat bir ifade ile:


- Şekilcilikten kurtul. Takılma kalıplaşmış kurallara, dinin özünü yaşa diyerek namaza durdu.

* * *

Birkaç dost birleşerek nicedir görüşemedikleri arkadaşlarını ziyarete gittiler. Yemek, çay, meyve, kahve derken muhabbet uzadıkça uzuyordu. Ev sahibinin halinden yorgunluğunu sezen biri, en büyüklerinin kulağına eğildi:

- Ne dersin, müsaade istesek mi? Hem o, sabah işe erken gidiyor.


İş ve aile kaygısı olmadan başına buyruk yetişmiş olanı şöyle dedi:


- Vakte, saate takılma! Anda yaşamıyor muyuz? Asıl olan muhabbet, bak ne güzel neşemizi bulduk şunun şurasında.

Bunu bir de yüksek sesle söylemiş, ev sahibine dönerek;


- Öyle değil mi ama, diyerek tasdikletmek istemişti.


Yorgunluğunu gizlemeye çalışan ev sahibi;


- Tabii, kırk yılda bir geldiniz, dedi dil ucuyla.

… … …
… … … …
Ne anlatmaya çabalıyorum?.. Örnekleri kısaca tahlil edelim, sonra söylemek istediğimize geliriz.


Ayet ve hadislerde bâtinî manalar görmeye çalışanlar, zâhirî açıklamalardan rahatsız oluyor. Zâhirî açıklama ayet ve hadisten ayrı mı ki? Zâhirî açıklamalara basitlik denebilir mi?… “Her hükmün zâhiri, bâtını, matla’ı var” iken; zâhiri hafife almak; bilgide çok derinleşmenin mi ifadesi, yoksa derin-le-şe-me-me-nin mi?…


“Hak görmek, Bir görmek, Hoş görmek” konuşurken, Hakkın bir takım kullarını, hem de kâhir ekseriyetini avam diyerek aşağılamak. Hatta öyle aşağılamak ki, saf niyetlerle bulundukları camide onlarla yan yana gelmeyi bile istemeyecek kadar ayrı- gayrı görmek öyle mi?.. Vahdet nerede kaldı?.. Sahi, avam dediklerimiz kimin kulu?..


Yemek yemenin kuralı var, edebi var. Konuşmanın kuralı var, edebi var. İş ortamlarının, çalışma hayatının, kamu düzeninin, ticaretin bir dizi kuralları var. Hayat, zâhirî kurallarla işliyor. Bütün bunları kabul eden ve harfiyen uyan- uygulayan bir bilinç, “Kan aktı, abdestin bozuldu” tarzındaki samimi uyarıya niçin şekilcilik ve kalıp yaftasını yapıştırarak karşı çıkar?..


Trafik kuralı normal, ticari prensipler normal, ahlak ve kültüre dayalı ilkeler de normal, ama konu bir ibadetin zâhiren hakkını vermeye gelince şekilcilik ve kalıp öyle mi?..


Her şey vakitle, ibadet de vakitle geçerli. En yüksek feyiz ve idrak çalışmamız salat (namaz) beş vakit olarak tanzim edilmiş. Salatın asıl boyutu dua da yine belli olgunlukların kemale ermesi anında daha çabuk sonuç veriyor. Hatta duada özel vakitleri değerlendirmek ehli zatlarca öneriliyor.


“Ziyaretin makbulü kısa olandır” hadisi varken, “Ne zulmediniz, ne zulme uğrayınız” uyarısı açıkken, vakitsizliği kayıtsızlık, saatsizliği an bilinci saymak da nereden çıktı?.. Kardeşine eziyet etmenin adı ne zaman anda yaşamak oldu?..


Dostlarım!..


Dünyanın tamamını etkisi altına alan karma kültür; isyan kültürü ya da kibar söylemi ile globalleşme adlı egemen akım, görülüyor ki her şeyi alt üst ettiği gibi hakikati arayanların bir bölümünde de bilinçleri, davranışları umarsız ve tutarsız hale getiriyor.


Son günlerde gözlediğimiz o ki, bazı kavramlar, bazı bilgiler iyiden iyiye karıştırılmış. Hatta heva ve hevese uymak; idrak etmek sanılmış. Ne yazık ki hevesle hakikati karıştıranların kendi hallerinden haberleri yok!..


Konu başlığımız olan soruyu yineleyelim; Bâtın= Öz mü? Zâhir= Kabuk mu?


Genel yaklaşım; Bâtın; Öz, Zâhir; Kabuk şeklinde gözüküyor. Bir hükmün bâtin boyutu fark edilmişse zahiri ile uğraşmak gereksizlik, basitlik olarak algılanıyor. Ehline müracaat ederek öğrenelim, bakalım Batın; Öz müymüş?.. Zahir; Kabuk muymuş?..


Bâtın- Zâhir: Aynı tek şeyin, gözün görebildiği kısmına “zâhir” derler, göremediğine ise “bâtın”! “Bâtın”, gördüğünün, algılayamadığın yanıdır!


Bâtın bir başka boyutta, başka bir şey mi? “Bâtın”, mekân olarak, “zâhir”in ötesinde veya ardında; ya da bir başka boyutta değildir! Esasen, “Bâtın”, tamamiyle “Zâhir” olanın ta kendisidir! Esasen, “Zâhir”, tamamiyle “Bâtın” olanın ta kendisidir! “Bâtın”, algılayabildiğin anda, “Zâhir” olur… “Zâhir”, algılayamadığın süreçte “Bâtın”dır! Yani değişen, “Zâhir” ve “Bâtın” değil; senin algılamandır!


Bâtın ve Zâhir neye göre? Bâtın”, gördüğünün, algılayamadığın yanıdır!. Yani, görüş alanın içinde olmasına-görmene rağmen, görmekte olduğunun “algılayamadığın yanı”dır “bâtın”!. Nasıl oluyor, görüş alanı içinde olup da, bakmaya rağmen, algılayamamak?


Beyin veri tabanının, dışardan veya içerden beyne ulaşan verileri onları deşifre edecek kadar yeterli verisi olmaması yüzünden, gelen veya gelmekte olan verileri değerlendirememesi, tanımlayamaması suretiyle! Beynindeki veri tabanında bulunan ve gerçekte “zâhir” olan, o şeye verdiğin isim, veya o şey hakkındaki şartlanmaya dayanan zannın-
tasavvurun, seni, o şeyin hakikatinden perdeleyip; o şeyin, sana, “bâtın” olarak kalmasına yol açar!


Kavradığın, “zâhir”dir; kavrayamadığın ise “bâtın”! Karşındakinin veya yöneldiğinin hakikatını seyredebiliyorsan, “bâtın”ı artık “zâhir”dir sana! Seyredemediğin sürece hakikatını, “Zâhir”, ”Bâtın”dır sana!.


Bâtini Seyir: Tasavvuf, Fenâfillah ve Bakâbillah isimli iki aşamaya dayanır; Birinci aşamada varlığın aslına özüne erişilir; ikinci aşamada da orijinal varlığın bakışı ile Âlemler seyredilir.


İşte birinci seyir, “BÂTIN” ismi mânâsı içinde yapılan bir seyirdir; ikinci seyir ise “ZÂHİR” ismi yönüyle yapılan bir seyirdir.


Bazıları Bâtini seyirden Zâhiri seyre neden geçemez? Tasavvufa girenlerin pek çoğu bu ikinci seyir devresine geçemezler! Bu sebeple de işin sadece Tevhid görüşü denen, birinci seyir yanında kalarak; pekçok şeyin hakkını vermekten geri kalırlar!. Oysa bu kişiler dairenin ikinci yarısına geçip, şuûr boyutunda, “Batîni” gerçeklerin “Hak” olduğu gibi; “Zâhir” boyutunda da bu ortama ait gerçeklerin “Hak” olduğunu görebilselerdi mutlaka fiîlleri başka olacaktı.


Kimler Bâtın nuruyla Zâhirden perdelendi? Unutmayalım ki, bu dünyada bir beden koşullarımız mevcuttur, bir de bilinç… Aynı tarzda, ölüm ötesindeki tüm aşamalarda da gene bir “beden” yapımız olacaktır, bir de “bilinç”…Bizim bunlardan herhangi birini ihmal etmemiz, aynen burada olduğu gibi, gelecekte de hatamızın neticelerine katlanma zorunluluğunu getirecektir…


“Arif-i Billah” olmayanlar, yani “B” sırrıyla “OKU”yamayanlar, genellikle bâtının nurlarıyla zâhirden perdelenirler!. Yani, müşahede ettikleri sırların kendilerinde oluşturduğu mânâlarının bilinçlerini kapsaması sebebiyle, yaşanılan gerçekleri gözden kaçırırlar!.


İşte bu durumdakilerin yanlış davranışlara sapmamaları için, geçmişte yaşamış “öze ermişleri” örnek alıp, en azından onları taklit ederek yollarına devam etmeleri gerekir…


Ki böylece “Allah” mârifeti yolunda ilerlemelerine devam etsinler… Aksi takdirde, belli bir müşahedede kilitlenirler ve ötesindeki hayâl bile edemedikleri sonsuz mârifetten mahrum kalırlar!. (*)


Ehlinin dilinden konu derinlemesine anlaşıldı sanıyoruz. Demek ki; Bâtını öz sanmak, Zâhirden perdelenmekmiş! Bâtın için Zâhiri, Zâhir için Bâtını ihmal; gelecekte katlanılması güç sonuçlar doğururmuş.


Ve anladık ki; Marifet Ehli olmak; Muhammedi Yaşam çizgisinde ilerlemek Zâhir- Bâtın birlikteliği ile mümkünmüş. Esmalar arasında fark görenlerin, bazı esmaları bazısına tercih edenlerin, perdeleri kalınlaşırmış git gide…

Bunların üzerine söylenecek fazla bir şey yok. Örneklerimizden ilhamla son uyarılarımızı belirleyelim: ( Uyarılar önce kendime, sonra kendimden gayrı görmediklerimedir)


- Her fırsatta insanların ekserisi hakkında AVAM nitelemesini kullanan kardeşim! Unutma; hepsi Allah kulu! Avamda avamlığı, havasda havaslığı dileyen de Allah! Hiçbirimizin elinde kudret yok. Programımızı kendimiz yapmadık, çizilen planı yaşıyoruz hepimiz.


- “İslam’da şekilcilik yok” cümlesini maharet gibi dillendiren dostum! Evet İslam’da şekilcilik yok; ama namazın rükusu, secdesi var; Haccın tavafı, ihramı, vakfesi var; yemeğin adabı, giyimin edebi var! “İslam’da şekilcilik yok” cümlesini söylerken biraz daha düşün olmaz mı?.. Zâhir esmasından perdelenmeyesin!..


- Kayıtsızlığı pervasızlık, an bilincini ayarsızlık sanan arkadaşım! Tasavvufî kavramlar her yere, her oluşa yapıştırılacak basit etiketler değildir! Taklit yollu kavramlarla duyduğunu, okuduğunu içine sindirmeden etrafa satmakla da tasavvuf ehli olunmuyor! “Kişiye günah olarak, her duyduğunu nakletmesi yeter” hadisini bir de bu boyuttan düşün olmaz mı?


Bizden bu kadar!

İfadelerimize biraz Celal yansımışsa, dostlar hassasiyetimize versin lütfen!

Zâhir için Bâtını, Bâtın için Zâhiri feda etmeyenlere, esmalar arasında fark görmeksizin her esmanın hakkını vermeye gayret edenlere, Marifet yolcularına, Muhammed (sav) sevdalılarına selam olsun!

// 11 Mart 2008
Mehmet DOĞRAMACI
m_dogramaci@yahoo.com