Belkıs"ın Tahtı



17. Nisan. 2009  // kemal Gökdoğan ..

kemal Gökdoğan
Yemen Melîkesi Belkıs oturmuş olduğu altın tahttan kalkarak kraliçe odasının ortasına kadar yürüdü. Bir kenarda hiç kıpırdamadan bir heykel gibi önüne bakan danışmanı Akîle’yi dikkate almadan kendi kendine konuşmaya başladı.

- Duyduğumuza göre senin inandığın ve ismine Allah dediğin ilâhın yerlerin ve göklerin tüm hazinelerini sana vermiş. Hey gözü doymaz kral Süleyman! Daha ne istersin? Biz  en fazla elli yüz sene yaşarız, sen gelmişsin üç yüz yaşına... Mal sende mülk sende!.. Ömür sende!.. İnsanlar ve cinler emrinde!.. Daha ne istersin? Senin ilâhın Nebîlik mi Rasullük mü ne deniyorsa ondan da vermiş sana. Hem kral olmuşsun hem Nebî olmuşsun. Fakat hâlâ gözün doymamış. Toprak doyursun gözünü desem yeridir.

Belkıs’ın danışmanı Akîle başını kaldırmadan ve hiç kıpırdamadan merakla sordu:

- Hayırdır Melîkem... niçin kendi kendinize konuşuyorsunuz? Sizin camdan daha şeffaf, ipekten daha yumuşak ve nergisten daha nâzik kalbinizi kim kırdı? Dünyanın en güzel kraliçesini hangi düşüncesiz üzdü?

Belkıs derin bir ah çekerek cevapladı:

- Ah Akîleciğim sorma kiminle konuştuğumu. Sen yine de kendi kendine konuşuyor demeye devam et. Söylersem kiminle konuştuğumu Saba Melîkesi Belkıs keçileri kaçırmış dersin.

Akîle Belkıs’ın derdini paylaşmak ümidiyle yavaşça konuştu:

- Özür dilerim Melîkem hiç öyle der miyim? Hiç öyle düşünür müyüm? Siz bu ülkeyi tek başınıza adalet ve güzellikle yönetiyorsunuz. Hem tanrılarımızın hakkını gözetiyorsunuz hem de insanlarımızın hakkını gözetiyorsunuz. Sizdeki aklın yarısı erkek krallarda olsa keşke. Siz kendi kendinize konuşmuyorsunuzdur Melikem ben yanlış sordum... hemen düzeltiyorum,  sesli mi düşünüyordunuz?

Belkıs başını iki yana salladı ve Âkile’nin inanmayacağını düşündü fakat yine de cevapladı:

- Hayır hayır ben birisiyle... daha doğrusu birisiyle değil de bir canlıyla konuşuyordum.

Akîle merakla başını kaldırdı, etrafına bakındı. Odada Belkıs’ın elinde tuttuğu kuştan başka bir canlı yoktu. Belkıs’ın elindeki papağanla konuşuyormuş gibi yaptığını kabul ederek fikrini belirtti:

- Anladım Melîkem. Elinizdeki yeni kuşunuzla konuşuyormuş gibi yapıyorsunuz. İnsanlara bazan bir hayvan çok güzel sırdaşlık yapar. Nasıl olsa ağızları var dilleri yok mâsumcukların.

Belkıs elinde tuttuğu kuşu havaya kaldırarak Akîle’ye gösterdi ve inanılması zor olanı söyledi:

- Evet tüm hayvanların ağızları var dilleri yok. Elimdeki bu kuş hâriç. Bu kuş konuşuyor. Konuşulacak olanı da henüz sen konuşmadan anlıyor ve hemen cevabı yapıştırıyor.

Akîle merakla sordu:

- Sevgili Melîkem benimle alay etmiyorsunuz değil mi? Elinizdeki şu zavallı, şirin ve akıllı kuşun cikciklerinden başka bir şey duyamıyorum.

Belkıs ciddiyetle cevapladı:

- Akîleciğim kuş diyor ki; “ İnsanların içi başka düşünür dışı başka başka söyler. Âkîle aslında benim aptal, çirkin ve geri zekalı bir kuş olduğumu düşünüyor. Sizi üzmemek için de diliyle başka söylüyor”.

 Akîle bu sözler karşısında korkarak geri geri çekildi. Kafasından öyle bir şey geçirmediğini inkâr edecekti ki konuşmak için ağzını açtığında Belkıs parmağıyla sus işareti yaptı ve elindeki kuşun sözlerini Akîle’ye tercüme etti:

- Kuş diyor ki; “Akîle benim yalan söylediğimi, öyle düşünmediğini söyleyecekti. Hayır hayır hâlâ kuşku içinde. Kendi aklını cinlerin okuduğunu ve Belkıs’ın kulağına fısıldadıklarını düşünüyor...”

Akîle itiraz ve inkârın işe yaramayacağını anladı ve kuşun aklından geçenleri okumasına ve konuşmasına hâlâ inanamadığını ifade etmeye çalıştı:

- Ne diyeceğimi bilemiyorum Melîkem. Lütfen beni bağışlayın. Gerçekten aklımdan geçenleri söylediniz ve kuşun size aktardığına inanıyorsunuz. Ben kuşları sevmem de... çocukken başımı kargalar gagalamıştı. Gerçekten aklımdan geçeni siz mi okuyorsunuz yoksa cinler mi sizi zaptetti de konuşturuyor. Şu çirkin kuşun kuş aklıyla benim aklımı okuyabileceğine ve size söyleyebileceğine inanamıyorum.

Belkıs tebessümle karşılık verdi:

- Aklınızdan geçenler için size kızmıyorum asla. İnsanın aklında bir eksiklik yoksa her şeyi özgürce düşünür. İnsan, insan olması gereği istemli veya istemsiz çirkin veya güzel düşünceler üretebilir. Doğal olan budur. Önemli olan ağızdan ve gönülden çıkan sözlerin güzelliğidir. Ağızdan çıkanı kulak, gönülden çıkanı kalb duyar. Hayvanlar ise her iki mesajı da olduğu gibi algılar  ve birbirinden ayıramaz. Hayvanlar için ağzın ve gönlün mesajı aynıdır.

Akîle rahatlamış bir halde Belkıs’a teşekkür mahiyatinde sözler söyledi ama yine de tam ikna olmamıştı ve sordu:

- Teşekkür ederim Melîkem. Beni rahatlattınız. Bu kuş nedir? Nicedir? İn midir, cin midir?

Belkıs elinde duran kuşun sırrını açtı:

- Bu kuş Nebî ve Kral Süleyman’dan gelen elçi Hüdhüd kuşudur. Getirdiği haber beni kızdırmıştır. Biraz önce öfkemi konuşarak boşaltmaya çalışıyordum.

Akîle Hz. Süleyman’ın ismini duyunca yüzünü buruşturdu ve Süleyman’ın topraklarında gözü olduğunu zannederek sert konuştu:

- Süleyman’dan ne haber getirmiştir bu çirkin kuş? Süleyman gibi yerlerin ve göklerin en büyük kralı bizim gibi bir şehir devletçiğinden ne ister? Bizim devletimiz onun saltanatı yanında devede kulak bile sayılmaz.

Belkıs derin düşünceler içinde konuştu:

- Şu altın tahtı buradan sarayına götürecekmiş ve bizim de Allah isimli tek bir ilaha inanmamızı istiyormuş.

Akîle tahminin doğru çıkmasına hem sevindi hem de üzüldü. Hz. Süleyman’a sert sözlerle çıkışmaya devam etti:

- Evet evet bence de Kral Süleyman’ın gözünü toprak doyursun. Kızmakta haklıymışsınız Melîkem. Yerlerin ve göklerin hazinelerine doymamış mı? Şu altın taht onun altınlarının yanında denizde bir damla bile değildir. Ne yapacakmış bu minnacık tahtı?

Belkıs ümitsizdi. Kral Süleyman bir şeye karar verdimi onu hiç bir kuvvet durduramazdı artık ve ağlamaklı bir sesle mağlubiyetini peşinen kabul etti:

- Bilmiyorum istiyormuş işte. Kuş sadece Süleyman’ın tahtı istediğini ve onun inandığı Allah’a iman etmemiz haberini getirdi. Başka bir şey söylemiyor.

Akîle’nin sinirleri birden boşaldı. Savaşmaya ve kahramanca ölmeye vardı ama tehditle din değiştirmeye yoktu. Düşüncesini kuşa doğru bağırarak belirtti:

- Bizim tanrılarımız bizi seviyor biz de onları seviyoruz. Durup durduğumuz yerde damdan düşer gibi pat diye nasıl tanrı değiştirelim? Gönlümüz haydi hop diye bir tanrıdan başka bir tanrı sevgisine nasıl atlasın? Süleyman’ın Allah’ı Süleyman’ın olsun bizim tanrılarımız bizim olsun. Tamam mı ey kuş!

Belkıs gökyüzüne doğru ellerini kaldırdı ve sesi sarayda yankılandı:

- Kuşun dediğine göre bizim minik ülkemizin minik altın tahtını sadece Süleyman istemiyormuş. Gözümüzün görmediği, kulağımızın işitmediği dünyaların kralları da istiyormuş. Şu gökyüzündeki yıldızlarda yaşayan krallar da istiyormuş. Ne varsa şu altın tahtta? Bizim göremediğimiz bir şeyler mi var acaba?

Akîle merakla altın tahta baktı ve sessizce mırıldandı:

- Ne olsun Melîkem! Altı üstü birkaç okka basit altın bir taht.

Belkıs’ın sesi sarayda çınlamaya devam ediyordu:

- Evet öyle Akîle! Cinlerin kralları ve yıldızlarda yaşayan yaratıkların kralları... onlar insan mıdır cin midir değil midir bilmiyorum ama biraz sonra onlardan da birer elçi gelecekmiş ve bizimle taht pazarlığı yapacaklarmış. Versek de kurtulsak mı diyorum şu tahttan?

Akîle Belkıs’ın düşüncesine açıkça karşı gelerek bağırdı:

- Olur mu şerefli Melîkem? Bu taht basittir belki ama halkımızı temsil etmektedir. Bu taht halkımızın şerefidir. Kanımızın son damlasına kadar sizi, tahtımızı, ülkemizi, tanrılarımızı ve tanrıçalarımızı savunuruz.

Belkıs aptalca bir kahramanlığa gerek olmadığını biliyordu ve kelimeleri uzata uzata Akîle’nin savaşmak düşüncesini eleştirdi:

- Bizim gücümüz ne ki Süleyman’ın gücü yanında? Adam ordularını rüzgârlara bindirip de savaşa gidiyormuş. Ordularında insanlardan, cinlerden, hayvanlardan tutun da meleklere kadar her türlü yaratık varmış. Bize topluca bir üfürseler hepimiz havaya uçarız vallahi. Sivrisinekler kasırgalarla nasıl savaşabilir ki?

Akîle’de biliyordu. Hz. Süleyman’a karşı gelmek imkânsızdı. Ya savaşarak öleceklerdi ya da bilmedikleri anlamadıkları ve en kötüsü de hiç görünmeyen Süleyman’ın Allah’ına ve Süleyman’ın krallığına tabi olacaklardı. Yine de aynı karardaydı ve son kararını tekrar etti:

- En azından savaşarak kahramanca ölürüz. Biz öldükten sonra taht da onun olsun minik ülkemiz de onun olsun.

Akîle konuşurken taht salonunda ani bir ışık patlaması olur. Belkıs bu gün doğa üstü olaylara hazırlıklı olduğu için gözleri kör edecek kadar şiddetli ışık patlamasıyla hiç ilgilenmez. Akîle ise korkudan yere kapaklanıp tanrılarından yardım dilemeye başlar. Belkıs’ın biraz önce söylediklerini anımsayarak yavaşça doğrulur ve ışığa doğru bakar. Üzerinde acaip kıyafet olan bir bayan ışık topundan süzülerek çıkar ve gayet samimi bir tavırla ve aceleyle konuşur:

- Merhaba  bayanlar ve minik geveze kuş! Benim adım Uzaylı Seyyare. Nasılsınız? Oo! Sizleri çok iyi ve sağlıklı görüyorum. Buralarda altın bir taht varmış ben onu almaya geldim müsadenizle. Şu sarı şey mi? Amaan bizim kral bu minik altın sandalyeyi ne yapacak ki anlamadım bir türlü, sırf kral Süleyman istiyor diye iştahlanmış olmalı. Halbuki bizim yıldız komple som altın. Bir kaşık toprak bulamazsın orada. Kral işte ne yapsa yeridir, belki de delidir.

Uzaylı Seyyare altın tahtı tuttuğu gibi havaya kaldırdı ve kapıya doğru yürüdü. Tam kapıdan çıkmak üzereyken taht yere yavaş yavaş indi. Seyyare tahta tekrar yapıştı fakat bu sefer yerinden kıpırdatamadı. Çantasından üzerinde iki çatal çubuk olan bir şey çıkardı, üzerinde bir şeylere dokundu ve konuşmaya başladı:

- Alo alo kralım ben Seyyare... Senin uzay postacın Seyyare! Şimdi ben arama cihazını kapatıyorum siz beni arayın efendim. Buradan arama yaparsam galaksiler arası tarifeye giriyor fatura çok yüksek gelir ödeyemem sonra ama siz kralsınız siz bedava arama yapabiliyorsunuz... beni arayın sayın kralım  hadi bekliyorum!

Uzaylı seyyare tahtı kımıldatmak için biraz daha uğraştı ama boşuna yoruldu. Taht sanki yere yapışmış gibiydi. Elindeki cihazdan bir sinyal aldı ve konuşmaya başladı:

- Saygılar sayın kralım. Hatlar yoğun galiba hemen düşüremedin! Bir buçuk dakikadan beri görüşmeyeli nasılsınız iyi misiniz? Ben ışınlanmadan iki dakika üç saniye önce hapşırmıştın grip falan değilsin inşallah? Emrettiğin gibi bu tahtı kucakladım tam ışınlanıp yukarı geliyordum ki yere düşürdüm. Taht zemine öyle bir yapıştı ki milim kıpırdamıyor. Dünyayla bütünleşti sanki ne kıpırdıyor ne kopuyor ne yapayım şimdi? ...Dünyayla birlikte mi alıp geleyim tamam anladım... Deniyorum. Hayır olmuyor. Dünyayı da getiremiyorum. Bir yerden dünyaya ve tahta nakil ve ışınlama engeli girilmiş.

Belkıs tuhaf şeyler olacağını biliyordu ama çok ciddi elçiler beklerken kaşısında çok neşeli ve komik bir insan görünümlü yaratık görünce merakla sordu:

- Hey sen de kimsin? Sarayıma nasıl girdin? Yerden mi çıktın gökten mi düştün?

Uzaylı Seyyare neşeyle cevapladı:

- Amaan güzel kraliçem boş ver benim kim olduğumu. Ben basit bir uzay postacısıyım, kargocu da diyebilirsin, nakliyeci de diyebilirsin. Şu yukarıdaki yıldızlardan birisinden düştüm buraya. Işınlandım desem anlamazsın şimdi. Senin şu tahtta ne keramet varsa onu almaya geldim ama ne tahtı ne de dünyayı sırtlayıp götüremedim.

Belkıs uzaylı yaratığı çabuk kabullenmişti ve rahat rahat konuştu:

- Hüdhüd’ün bahsettiği yıldızlardan gelecek olan sen olmalısın... “Hoş geldin ama boşuna geldin” diyor Hüdhüd ve devam ediyor... “Kral Süleyman Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismi ile diyor ve evrendeki her zerreye hükmediyor. Bu tahta ve dünyaya o taşınamaz engeli koydu, taht ve dünya şu anda Süleyman’dan başkasına itaat etmez.”

Uzaylı Seyyare Belkıs’a bakarak cevap verdi:

- Evet evet senin elindeki şu şirin kuşun dilini ben de anlıyorum. Ben de “Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismi ile” dedim fakat tahta hükmedemedim. Keramet o sihirli kelimeyi şu papağan gibi tekrar etmekte değil galiba. Tahtı buradan bizim gezegenimize yani sizin deyiminizle yıldızımıza götüremezsem yıldızımızın kralı da bu arada bana kızacak, bir daha kargo siparişi vermeyecek. İşşiz kalacağım bu gidişle.

Uzaylı Seyyare neşeyle konuşurken taht salonuna Belkıs’ın beklediği elçilerden olan bir cin girer. Altın tahta hızla yaklaşır, alıyormuş gibi yapar, almadan son sürat salonu terk eder ve hemen geri gelir. Çevresine ateş rengi gözleriyle bakarak konuşur:

- Merhaba ey insanlar ve uzaylılar! Ve başımın derdi Hüdhüd sana da merhaba! Bendenizin ismi Şimşeke... Şimşek Cin diye de bilinirim ve cinlerin en hızlı nakliyecisiyim. Yüksek müsadenizle Belkıs’ın tahtını taşıma antrenmanı yapıyorum. Biraz sonra kaslarım ısınınca tahtı buradan alıp Kral Süleyman’ın sarayına götüreceğim. Şu anda hem Kudüs’deyim hem buradayım. Tabi herkes beni kendi olduğu mekanda gördüğünü zannediyor.

Belkıs zahiren görünen cinden hiç korkmaz ve sitayişle konuşur:

- Evet sen de geldin ve tahtın başında tam kadro toplandık. Tahtı götürmek kime nasip olacak ben de merak etmeye başladım. Ey Şimşek Cin sen neden bu işe tâlip oldun? Kral Süleyman’ın gözüne mi gireceksin? İnsanlardan daha hızlı olduğunu mu kanıtlayacaksın? Amacın nedir?

Şimşek Cin biraz düşündükten sonra cevaplar:

- Ey Belkıs biliyorsunuz ki, tüm melekler ve cinler de biliyor ki biz cinler ateşten yaratıldık ve sizin gibi çamurdan yaratılmış Âdem ve Havvâ’lardan üstünüz... siz kabul etmeseniz de üstünüz. Hem daha zekîyiz hem daha çok âlimiz ve hem de daha çok yetenekliyiz. Kral Süleyman’ın yanında bir insan bu tahtı biz cinlerden daha çabuk taşıyabileceğini söyledi. Ben de cinlik şerefi adına itiraz ettim ve işte buradayım. Süleyman’ın gözüne girmek gibi bir niyetim yok. Amacım cinlerin insanlardan ve elbette ki şu uzaylıdan  üstün olduğunu sportmence kanıtlamaktır.

Uzaylı Seyyare hemen cine cevap verir:

- Kusuruma bakmayın... özellikle sayın Şimşek Cin’den özür dileyerek şunu söyleyeyim bizim yıldızın cinleri Dünyâ’nın cinlerinden daha zekî ve daha akıllıdır.

Şimşek Cin’in gözleri kırmızıdan mora dönerek sinirlenir ve hiddetle bağırır:

- Şimdi seni bir çarparsam ağzın yüzün yamulur sizin yıldızın hocaları da düzeltemez. Ne demekmiş sizin cinler bizden daha zekî ve akıllıymış?

Uzaylı Seyyare bilgece cevaplar:

- Bizim cinler başka hiç bir varlıkla üstünlük yarışına girmezler. Üstünlüğün hızda ve zekâda olmadığını bilirler. Üstünlüğün akılda ve aklı yerli yerinde kullanmakta olduğunu bilirler. Siz Dünyâlı cinler hızlı ve zekîsiniz fakat akıllı değilsiniz. Aklınızı kullanmıyorsunuz. Hattâ şu kuş kadar bile aklınız yok. Bir zerre aklınız olsaydı ve aklınızı bir zerre kullanabilseydiniz Kral Süleyman’ın şu beş kuruşluk tahtı nakil gibi bir amacı olmadığını daha yüce gâyelerle uğraştığını anlardınız.

Şimşek Cin basit cin mantığıyla sorar:

- Sizin yıldızın cinleri akıllı da siz neden akıllı değilsiniz? Oralardan buraya kadar şu tahtı almaya gelmek akıllı işi mi?
Uzaylı Seyyare sükunetle cevaplar:

- Ben sadece nakliyeciyim. Tahtı götürürüm taşıma ücretimi alırım. Gerisine karışmam. Bizim yıldızın kralı bu tahtı bana sipariş verdi ben almaya geldim o kadar.

Belkıs Uzaylı Seyyare’nin göründüğü kadar basit birisi olmadığını anlar ve hemen sorar:

- Kral Süleyman’ın şu beş kuruşluk tahtı nakletmeye ve mendil kadar ülkemi fethetmeye göz dikmediğini ben de anlamaya başladım. Her şey zâten onun emrinde. O halde benden ne istiyor?

Uzaylı Seyyare Belkıs’ın sorusuna cevap vermeden aklı iyice karışan Akîle söze karışır:

- Sevgili melîkem Kral Süleyman size göz dikmiş olmasın? Çünkü sizin güzelliğiniz dillere destan.

Belkıs Akîle’nin kıskanç tavrına gülerek cevap verir:

- Kral Süleyman aklı bir karış havada on sekiz yaşında toy bir delikanlı değil ki aşk için saçma sapan işler yapsın. Bir ülkeyi darmadağın etsin... Eğer bizde bir niyeti olsaydı açıkça haber gönderirdi. Biz de evet ya da hayır derdik. Onun amacı başka olmalı.

Akîle devlet adamı mantığıyla olaya yaklaşmaya çalışır:

- Belki de sizin tahtınız basit değildir, sihirlidir. Bizim bilmediğimiz özellikleri vardır. Eğer taht sihirli olmasaydı şu uzaylı postacı yıldızlardan dünyaya düşmezdi, şu cin ortaya çıkmazdı. Sayın kraliçem biz bu tahtı vermeyelim.

Uzaylı Seyyare daha ciddi konuşur:

- Ah dünyalılar ah! Bir türlü şu aklınızı kullanmıyorsunuz. Gerçi bizim yıldızın kralı da kulanmıyor ama şimdi ticaret başka ziyaret başka, o konuya girmeyelim gıybet olmasın. Sizin kralınız Süleyman’ın istediği gerçek taht  şu altın yığını değil. Süleyman sizin kalbinizi istiyor.

Belkıs kalbini tutarak sorar:

- Kral Süleyman kalbimi ne yapacakmış ki? Kalbimi istiyorsa bana güzel sözler söylerdi, güzel hediyeler gönderirdi.

Uzaylı Seyyare Belkıs’ın herşeyi bir anda anladığını ama anladıklarını doğrulatmak istediğini fark ederek cevap verir:

- Ey kraliçe bunların içinde kafası en iyi çalışan sensin. Süleyman’ın istediği kalb ile ne demek istediğimi anla artık, uğraştırma beni. Süleyman aşk meşk peşinde değil, arsa ve toprak peşinde de değil, senin et kalbinin de derdinde değil ve zamanla hurdaya dönüşecek olan şu altın tahtın peşinde hiç değil. Onun istediği kalb sizin dünyanızı da, bizim dünyamızı da şu tozu dumana katan hızlı cinin dünyasını da yaratan Allah’ın taht kuracağı kalbdir.

Belkıs safça sorular oluşturmaya bilerek devam eder:

- Ben Süleyman’ın inandığı Allah’a inanmıyorum ki. Kalbimi Allah’a versem! Onun Allah’ı da yukarıdan inip kalbime nasıl girecek de taht kuracak? Kalbime nasıl sığacak?

Uzaylı Seyyare Belkıs’ın kasıtlı saf sorularına ve Akîle’nin itirazlarına gayet güzel karşılıklar verir:

- Ben size göre yukarılardan geliyorum. Süleyman’ın inandığı Allah yukarıda ya da aşağıda değildir.

Belkıs:

- Nerededir? Her yerde midir? Sakın her yerde deme... her yerde olsaydı onu görürdük.
Uzaylı Seyyare:

-  Her yerde de değildir.

Akîle:

- Yukarıda değil, aşağıda değil, her yerde değil... görünmüyor, dokunulmuyor, yemiyor, içmiyor, uyumuyor. Hepten yok deyin de olsun bitsin. Kafam karışıp durmasın bir daha. Bizim tanrılarımızın nerede olduğunu biz biliyoruz ve onları görüyoruz.

Uzaylı Seyyare:

- Senin adın Akîle ama aklın akîle değil. Süleyman’ın Allah’ı diye ayrıca bir Allah yok. Allah Allah’dır ve herkesin Allah’ıdır. Nerede ve neden görünmediği sorusunun cevabı ise oldukça basittir. O’ndan başka bir yer ve ya yerler  olsaydı “O” o yerde ve ya o yerlerde olurdu. O’ndan başka görücü olsaydı “O” görülürdü.

Akîle:

- Bu mu çok basit dediğin cevap? Cevabından hiç bir şey anlamadım. O’ndan başka yer yoksa bu gördüğümüz her yer O mu? Süleyman’ın inandığı Allah mekân mı? Halbuki O’nun mekânı da yaratan olduğunu duymuştum.

Uzaylı Seyyare:

- İnsanlık çağlarının bu döneminde size sizin dahi zamanda ve mekânda var olmadığınızı nasıl anlatabilirim. Siz zaman ve mekânda değilken Allah nasıl zamanda ve mekanda var olan bir varlık olabilir? Allah’ı görebilecek O’ndan başka varlık yoktur dedim siz; “Biz varız fakat neden göremiyoruz?” diyorsunuz. Süleyman’ın sizleri davet ettiği Allah sizin zannettiğiniz gibi bir tanrı değildir onun için görülemez. Süleyman’ın daveti Allah gerçeğini anlamaya davettir.

Akîle:

- Anlasak ne olacak? Bize ödül mü verilecek?

Uzaylı Seyyare:

- En büyük ödül anlamış olmaktır. İnsan denilen varlık bir şeyi anlamak için ödül beklemeyen varlıktır. Ancak hayvanlar bir ödül karşılığında... bir muz ve ya bir kemik karşılığında anlamak isterler. Ödül varsa hayvan anlar, ödül yoksa hayvan anlamaz.

Akîle:

- Süleyman Allah’a inanmak karşılığında ödül olarak sonsuz bir cennet vadediyormuş. Bu durumda biz cenneti ödül olarak kabul edersek hayvan mı olacağız?

Uzaylı Seyyare:

- Ey Dünyâlı! Senin kafan biraz çalışmaya başladı. Süleyman’ın davet ettiği Allah senin oluştuğun hakikattir. Sen senden başka bir yerdeki bir tanrıya davet edilmiyorsun, hakikatine yâni sen kendine davet ediliyorsun. Süleyman’ın vadettiği sonsuz yaşam ve sonsuz cennet yine senden başka bir yer değildir. Ödül sana dışarından verilecek bir şey ve bir yer değildir. İnsanın ödülü ile hayvanın ödülü arasındaki fark budur eğer anladıysan.

Akîle:

- Anlamadım. Konuştukların sanki uzaylı dili.

Belkıs:

- Gerçekten bize uzaylı dili gibi geliyor. Sen Süleyman’ın inandığı Allah hakikatini ve onun davetini nasıl biliyorsun? Sana da mı Hüdhüd söyledi?

Uzaylı Seyyare:

- Süleyman sizin gibi bir insandır fakat kendi aklının ve kalbinin sınırlarını kaldırmış bir insandır. Aklının ve kalbinin sınırlarını kaldırmış olunca yerleri ve gökleri ve sonsuz âlemleri kapsamıştır. Süleyman’ın inancı ve daveti her zerrede okunabilir, her zerreden işitilebilir. Okuyabilen okur ve işitebilen işitir. Okuyamayan okuyamaz, işitemeyen işitemez.

Belkıs:

- Eğer doğru anladıysam... Süleyman’ın istediği taht şu taht değil. Süleyman’ın fethetmek istediği ülke benim topraklarım değil. Süleyman hiç bir nakliyecinin nakletmeye güç yetiremeyeceği tahtı istiyor. Süleyman hiç bir ordunun kendi ordusunun dahi fethedemeyeceği bir ülkeyi istiyor. Evet şimdi tam olarak anladım. Süleyman’ın zaptetmeye gücünün yetmediği tek taht bir insanın iman edecek olan kalbidir. Ben kalbimi teslim etmezsem Süleyman benim kalbime zorla iman ettiremez. Süleyman’ın istediği ülke benim aklımdır. Ben aklımı teslim etmezsem Süleyman benim aklımı hiç bir güç ile iknâ edemez. Evet evet ben şu anda Süleyman’ın fethedemeyeceği bir tahtım ve bir ülkeyim. Ancak ben sınırlarımı kaldırırsam beni fethedebilir, aklımın sınırlarını kaldırırsam aklıma hitap edebilir.

Şimşek Cin:

- Siz lâflayadurun ben şu altın tahtı alıp gideyim. Burada fazlasıyla oyalandım. Ben götürmezsem Hızır veya Süleyman’ın veziri ve ya bir evliya tahtı götürebilir.

Belkıs:

- Geçmiş olsun ey Şimşek Cin... taht nakledildi, taht gitti.

Şimşek Cin:

- Haydi canım sen de! İşte taht hâlâ burada. Hatta üstünde de sen oturuyorsun. Eğer taht oturduğun yerden gitseydi sen pat diye yere düşerdin. Haydi kalk da şu tahtı götüreyim artık.

Belkıs:

- Sen hâlâ hangi tahtın naklinden bahsediyorsun. Biraz önce ben Süleyman’ın inandığı ve anlattığı Allah hakikatine iman ettiğim anda gerçek taht olan kalbim zamansız bir anda Süleyman’ın sarayına nakledildi  ve gerçek ülkem olan aklım Süleyman’ın aklının hakikati tarafından fethedildi. Al senin olsun altın yığını taht, istediğin yere götür... götürebilirsen.