Hani beni seviyordun?
Hani beni özlüyordun?
Hani benim için kendine yollar açmıştın?
Sen değil miydin bana haber gönderen?
Sen değil miydin nerede olduğunu bildiren?
Mâdem ki beni seviyordun… niçin, senden başkalarını sevmeme hatta senden daha çok sevmeme göz yumdun? Niçin beni kıskanmadın?
Mâdem ki beni özlüyordun… niçin bana gelmedin? Niçin hep uzaklarda, hep ötelerde, hep perdelerin arkasında durdun? Neden bana görünmedin?
Sana gelmem için mâdem ki kendine yollar açtın… niçin yollara kuyular ve tümsekler döşedin? Çok derin kuyular… düşünce çıkamayacağım kadar derin kuyular! Çok yüksek tümsekler… üzerinden aşamayacağım kadar yüksek tümsekler!..
Mâdem ki haber gönderiyorsun… niçin kendin kendi haberini getirmiyorsun? Neden başkasını gönderiyorsun?
Mâdem ki nerede olduğunu bildiriyorsun… seninleyim diyorsun… kalbindeyim diyorsun… aklındayım diyorsun… sana senden yakınım diyorsun! arıyorum işte! Hani neremdesin? Bulamıyorum seni!..
Seven sevdiğinden bu kadar gizlenir mi? Seven sevdiğine bu kadar nazlanır mı? Fazla naz âşık usandırır demişler… sen usandırmıyor âdeta bıktırıyorsun kendinden!..
Yoksa gerçekten beni seviyor muydun? Çok mu seviyordun? Birbirimize uzak düşmeye dayanamadın da “sen” “ben” mi oldun? Şimdi bunun için mi seni göremiyorum… seni bulamıyorum… sana dokunamıyorum… seninle konuşamıyorum.
Bana ulaşan haberi “sen”, “ben” olmadan önce mi yazmıştın… yazmış “emîn el”e emânet etmiş sonra da “ben” olarak “yok” mu olmuştun?
Onun için mi sevgi haberin başkasıyla geldi? Kendin “ben”de “yok” olmasaydın kendin mi getirecektin?
Seni hiç görmedim. Hiç görmediğim için hiç bir târifle seni sevemiyorum ve kendimi senden daha çok seviyorum.
Bunu da biliyordun… “Kendimi” herkesten ve “sen”den daha çok seveceğimi biliyordun. Bildiğin için “kendimi sevmek seni sevmek” olacağı için “sen”... “ben” oldun değil mi?
Eğer ki “sen” ve “ben” birbirimizi karşılıklı sevmeye kalkışsaydık “ben”i kıskanırdın değil mi? Çünkü kendimi o zaman “sen”den daha çok severdim...
ya da
"sen" sen olarak kalsaydın "kendini benden daha çok sever" hatta "benim seni sevmemi kıskanır" ve beni "yok" ederdin değil mi?..
Belki de öyle yaptın... belki de “ben”i yok ettin de hâlâ kendi yokluğumdan haberim yok!
Neden bu kadar muammâsın?
Çıkamıyorum işin içinden.
Aşk sarhoşluğu bu mu?
Aşk sarhoşluğu "kimin kimi sevdiğini" ebedi çözememesi mi?
Aşk sarhoşluğu kimin kimde yok olduğunu bilememesi mi?
“Ben” mi “sen”de yokum “sen” mi “ben”de yoksun?
“Ben” mi sarhoşum “sen” mi sarhoşsun?
Sarhoşluğu yasakladığına göre sarhoş olan “sen” değil “ben”im.
“Sen” sarhoş değilsen... Neden beni anlamıyorsun...
neden susuyorsun cevap versene!
Çözemedim seni... en iyisi,
“Sen” “ben”den ayrılma.
“Ben”den ayrılırsan “sen”i şimdiki kadar sevemem…
belki de birbirimizden soğuruz...
birbirimize cephe alırız...
birbirimizi suçlarız...
ve geriye güçlü olan kalır
ve zayıf olan "yok" olur gider...
“Sen” “ben”den ayrılırsan ben yok olurum...
“Yok” olup gitmek istemiyorum!
Ne olur "SEN"i "BEN"den ayırma!
***
BENİ SENDEN AYIRMA
Ey Allah’ım beni senden ayırma
Beni senin didarından ayırma
Seni sevmek benim dinim imanım
İlahi din ü imandan ayırma
Sararıban soldum döndüm hazâna
İlâhi hazânım daldan ayırma
Şeyhim güldür ben anın yaprağıyım
İlahi yaprağı gülden ayırma
Ben ol dost bahçesinin bülbülüyüm
İlahi bülbülü gülden ayırma
Balığın canını suda dediler
İlahi balığı gölden ayırma
Eşrefoğlu senin kemter kulundur
İlahi kulu sultandan ayırma
AÇIKLAMA:
Büyük divan şâirlerimizden Fûzûlî; Leylâ ve Mecnûn adlı eserinde Allah Aşkı’nı işlemektedir. Eser yüzeysel olarak okunduğunda tamamen iki sevgili arasındaki aşk hikâyesi bibi gözükmektedir. Fakat her kelimesi ve her cümlesi bir tasavvuf kavramının özünün özünün özüdür. Sanki Hallac-ı Mansur’un hayat hikâyesidir. Mutasavvıflar Leylâ ve Mecnûn sembolizmi hakkında asırlardan beri yorumlar yazmaktadırlar. Bu eserlerden okuduklarımızı hafızamızda yer ettiği kadarıyla “serbest anlatım” tarzı ile ve “Leylâ” kelimesini kullanmadan bir anlam çeviri denemesi yapıyoruz.
Mecnûn; nefs-i emmâre’den nefs-i kâmile’ye seyr-i süluk yapan bir bilinçtir. Leylâ (gece güzelliği); ulaşılabilecek en son nefs makamı olan nefs-i kâmileyi ve “a’mâ” (karanlık/yokluk) makamını sembolize etmektedir.
Mecnûn nefs mertebelerinde yükseldikçe gördüğü hakikatler karşısında hayrete dalar, kendinden geçer ve Allah’ın ihtişamını beşerî aşk sembolleriyle anlatır. Fûzûlî bu anlatım tarzını seçmeseydi, Hallac-ı Mansur gibi başı büyük belalara girerdi.