- Baş Sayfa
- Değişik Dil Çeviri Eserler
- Tasavvuf Eserleri
- Talya Esintileri
- Eserlerin Ürünü
- Orijin yazi arşivi
- Ehl Potreleri
02.Ağustoz 2008 // kemal Gökdoğan ...
Davet ve çekim yasası ışığı
Davet ve çekim yasasını SINIRSIZ VE GENEL anlamda düşünmeliyiz. Meselâ Hakk; varlıkları BİRİMLER olarak kendisine davet etmez. Özel bir birime özel bir çekim uygulamaz. Hakk’ın daveti ve kendisine çekimi SINIRSIZ VE GENEL‘dir yâni KÜLLÎ’ dir. Rasulullah’ın Miracı, (öze dönüşü, davete icabeti, Rabb’ine çekilişi) özel bir davet değildir. Rasulullah SINIRSIZ VE GENEL davetin ve çekimin yasasını OKUMUŞTUR… kendi birimsel varlığında ibadet, tefekkür ve yaşam olarak tatbik etmiştir. Bunun sonucunda da… şartlar birimsel varlık (Rasul) tarafından oluşturulunca MİRAC gerçekleşmiştir. Kendisini Hakk’ın Rasulullah tarafından okunan yasalarına göre hazırlamayan birim de davet ve çekim yasası içindedir. Fakat sistemi RASUL tekniği ile OKUYAMAYINCA Hakk’ın tecellileri onda daha farklı düşünceler olarak açığa çıkar.
Olacak olayları biz mi düşünürek, hayal ederek oluşturuyoruz?
Olayları BÜTÜN olarak düşünmeliyiz. Tüm evren TEK BİR OLAYDIR.
Meselâ benim (bir birimin) dünyaya gelişimi hazırlayan olay nedir diye sorsam… Kaç tanesini sayabilirsiniz? On tanedir başka neden yoktur diyebilir misiniz?
Benim (bir birimin) dünyaya gelmemi oluşturan OLAY sonsuz ve sınırsız olan TÜM OLAYLAR’dır. Annemin, babamın evlenmesi, dedemin nenemin evlenmesi BANA en yakın olan SONSUZ OLAYLARIN sadece birkaç tanesidir.
Güneşin varlığı, samanyolunun varlığı, bir elektronun atom çevresinde dönüşü, İstanbul’un Fethi, Amerika’nın keşfi benim doğuşumla hiç ilgisi olmayan olaylar gibi gözükmektedir. Halbuki o olayların benim doğuşumla ilgili olan sebepler zincirinden birkaç halka olduğunu akıl perdeleri nedeniyle göremiyorum.
Akıl perdelerini kaldırdığımız taktirde… HER OLAY DİĞER TÜM OLAYLARIN SONUCUDUR yasasına göre benim doğuşumla o olaylar, annem ve babam kadar ilgilidir…
Güneş olmasa ben olmazdım. Annem babam olmasa ben yine olmazdım… Samanyolu olmasa güneş olmazdı… Güneş olmasa dünya olmazdı… Bu olayları ve benzeri nedenleri mikro ve makro boyutların sonsuzluklarına taşıyabiliriz. Ve ulaşabileceğimiz en son nokta; her olay Hakk’dır... Hakk olmasaydı ben olmazdım’a çıkar.
Her an var olan TEK OLAY ise bizim düşünerek/hayal ederek oluşturduğumuz OLAY…LAR’dan bahsetmek mantıksal bir yanılsamadır.
TEK OLAY bütünlüğünde geçmiş olaylar, şimdiki olaylar ve gelecekte oluşacak olaylar diye bir ayrımlamaya gidemeyiz. Böyle bir ayrım yapıyorsak bunun nedeni zamanı ve varlığı beş duyu blokajıyla EVVEL, ÂHİR, ZÂHİR VE BÂTIN olarak dört kategoriye ayırmamızdır.
Bütünlüğün beş duyumuzla algılayabildiğimiz kadarına ŞİMDİKİ OLAYLAR diyoruz. ŞİMDİ kavramı gerçekten ŞİMDİ DİYE BİR ZAMAN DİLİMİ (hâl) değildir, beş duyumuzun “HER AN YENİ BİR TECELLİ”de olması nedeniyle algıladıklarına ŞİMDİKİ ZAMAN etiketini vurmasıdır.
Hafızamızda tutabildiğimiz ŞİMDİLER’in hatıralarına GEÇMİŞ OLAYLAR diyoruz. GEÇMİŞ gerçekten GEÇMİŞ diye bir zaman süreci değildir, hafızamızda dondurduğumuz bilgi kırıntılarıdır.
Bütünlüğün algılayamadığımız sonsuzluğuna GELECEK/OLACAK OLAYLAR diyoruz. GELECEK/OLACAK kavramı gerçekten GELECEK diye bir zaman sürecinde değildir, henüz algılama alanımız dışındaki bütünlüğün bir kısmıdır.
Bu gerçekler ışığında tekrar düşünürsek; GELECEK/OLACAK BİR ZAMAN DİLİMİ yoktur. Düşünerek ve hayal ederek OLUŞTURACAĞIMIZ OLAYLAR’dan da bahsedemeyiz.
Tek olan, ahad olan HAKK’ın sonsuz sınırsız mânâlarına OLAYLAR/VAROLUŞLAR denilmektedir. Bu durumda HAKK dahi geçmiş, şimdi ve gelecek ayrımına gitmeden TÜM ESMÂSINI/TÜM MÂNÂLARINI bir kez tecelli ettirmiştir. Ve tek olan TECELLİSİNİ her an farklı bir boyuttan seyretmektedir… Farklı boyutlardan seyir, tek olanı çok ve farklı olaylarmış gibi algılattırmaktadır
Hakk olay ya da olaylar oluşturmamaktadır… kendi ezeli ve ebedî bütünselliğini, ahadiyetini, sonsuzluğunu OLAY VE OLAYLAR OLARAK idrak etmektedir. Hakk’ın kendi ezelî mânâlarını idrak hali BASÎR sıfatı ile anlatılır. İdrak ve ya basîr hâline de sufizmde SEYİR kavramı işaret eder.
Ben beden’im… ben ruh’um şartlanmasına göre düşünürsek olayları ve ya bütünselliği nasıl kavrayabiliriz? Bunu bir örnekle açıklamaya çalışalım.
Sonsuz varlığı, sınırsız evreni yap-boz (puzzle/pazıl) parçalarından oluşmuş bir bütün olarak varsayarsak, kendimiz de bu tablonun bir parçası oluruz.
Bize en yakın parçaları yani algılayabildiğimiz olayları ve kendimizi DOĞRU OKUYABİLİR ve tam yerli yerine oturtabilirsek bize çok uzak olan sonsuz parçaların hepsini de doğru okumuş oluruz. Böylece ‘pazılın’ her parçası zincirleme bir otomasyonla yerine oturur.
Fakat bize en yakın parçaları ve kendimizi BÜTÜNDEN AYRI bir parça olarak kabul edersek, diğer sonsuz parçaları da YANLIŞ OKUMUŞ oluruz. Parçaların girinti ve çıkıntılarını dikkate almadan birbirine eklemeye çalışırsak tüm parçaların düzenini bozarız. Varlığa, hakikate, bütünselliğe uzak düşeriz ve yabancısı haline geldiğimiz evrenin bilinmezliği altında ezilmeye başlarız.
Olabilecek olan olaylar bize daha önceden mi algılatılıyor ?
Varlığı bütün olarak algılayabilen için… GELECEKTE OLABİLECEK OLAYLAR yoktur.
Olaylar geleceğin parçaları değildir.
Bütün parça parça değil BÜTÜN OLARAK, HİÇ PARÇALANMAMIŞ OLARAK SEYREDİLİR (algılanır/bilinir).
Fakat bu hâl… SEYİR HÂLİ… Rasullerde dahi sürekli olmaz. Hayatları boyunca bir ve ya birkaç kez MUCİZE olarak algılanır. Rasullerin bu algılamalarına mecâzen ALLAH’ın geleceği (BÜTÜNÜ) göstermesi denilmiştir.
Varlığı bütün olarak algılamak Rasuller için dahi her zaman devamlı olamazken… gelecekten haber verdiğine inanılan kâhinlerin, cinlerin/cincilerin (?), falcıların gelecekten ve gelecekteki olaylardan bahsetmeleri tamamen aldatmacadır. Olağan üstü halleri var imiş gibi gösterilenler PAZARLAMA TEKNİĞİ ile yapay olarak oluşturulur… bu yöntemle gizeme meraklı toplumlarda kitap satışları (kazanç) rekor seviyeye ulaşır. Zamanla da düzmece ve yapay senaryo kahramanları (Nostradamus vb.) gerçek kâhinler (?) gibi kabul görür.
Sebepler mi sonucu doğurmakta yoksa sonuçlar mı görünmeyen bir el tarafından bize hissettirilmektedir?
Sebep, olay ve sonuç ayrımı da göreceli bir mantıktır. Sadece olay vardır. Olayın öncesi dediğimiz sürece SEBEP ismini veriyoruz. Olayın sonrası dediğimiz sürece de SONUÇ ismini veriyoruz.
Tüm evren benim (her birimin) SEBEBİMDİR. Ben (her birim) evrenden ayrı bir OLAY değilim. Benim etkimle oluşan olaylar yine benden ayrı değillerdir.
Tek olanı; sebep-olay-sonuç olarak üçe ayırmak zihnimizde bazı sorular doğuracaktır. Bu ayrımdan doğan soru ve soruların GERÇEKLİKTE bir cevabı olamaz çünkü soru gerçeklikten değil zihinsel soyutlamadan doğmaktadır.
Yine de bu tür sorulara mantıksal tatmin olsun diye soyut cevaplar verilir. Meselâ;
İnsan denilen varlık, SONSUZLUĞUN fihristesi (özet bilgisi) gibidir. Sonsuzluğun zamansız ve mekânsız olan bütünlüğünü kendisinde bulur ve OKUR. Bu okumaya KALBİN GELECEĞİ HİSSETMESİ (hissi kablel vuku) ve ya ALTINCI HİS, DURU GÖRÜ, KEŞİF… denilmektedir. Aslında hissedilen ve ya hissettirilen GELECEK değildir, beş duyu sınırımızın biraz genişlemesidir. Bize HİSSETTİREN EL dışımızda bir tanrısal güç değil, özümüzdeki TEKLİK/AHADİYET GERÇEĞİDİR.
Evreni, beni (birimi) ve olayları ayrı ayrı düşünmek… insanı üç hâlli zamana hapsetmek ve Hakk’ı da bir tanrı imiş gibi zamanın dışına atarak yüceltmeye çalışmak zihnimizi sürekli kaosa sürüklemektedir. Bu nedenle BU KONULARDA… çok soyut sorular doğmakta ve çok soyut tutarlı-tutarsız binlerce cevaplar oluşmaktadır.
Hakk’ın varlığına SEBEP/NEDEN der isek BİZİM (evrenin) varlığımıza da SONUÇ demek zorunda kalırız. Bu kabulde AKILA GÖRE yanlışlık ve hata yoktur ama KALBE göre yetersiz ve basma kalıp bir bilgidir.
Sufizm varlığın bu yüzeysel, basma kalıp aklî tanımları ile yetinmez, daha derine ve daha KALBÎ OLANA inmek ister.
Varlığı SEBEP ve SONUÇ olarak kesrete, ikiliğe, çokluğa göre açıklamaz. En temele Hakk’ı… yâni Allah’ın TEK/AHAD olan sayısız ve sonsuz mânâlarının boyutunu yerleştirir. Ve en genel bilgi olarak “ALLAH, SONUÇ (VARLIK) DOĞURMAYAN SEBEP’TİR… O’NU DOĞURACAK (DÜŞÜNECEK) BİR VARLIK DA YOKTUR” diyerek ilme ve irfâna bir kapı açar…
İhlâs Sûresi GERÇEĞİ ikinci bir açıklamaya ihtiyaç bırakmadan OKUTAN en muhteşem BİLGİ KAYNAĞI’dır.
1-) Kul HUvAllahu Ehad;
De ki: “O (senin hakikatın olan) Allah EHAD (mutlak tek bir vücud)’dır (varlığın gayrından değil)!”.
2-) Allahus Samed;
“(O) Allah SAMED (Tam, ihtiyaçsız... som, gayrına mutlak kapalı, yani gayrı yok... başlangıçsız-sonrasız daim, mutlak var)’dir”.
3-) Lem yelid ve lem yuled;
“(O) lem yelid (doğurmamış) ve lem yuled (doğurulmamış)’dir (çünkü EHAD-SAMED; gayrı-ikileyeni, ihtiyaçlılık sözkonusu olmayan)”.
4-) Ve lem yekün leHU küfüven ehad;
“Ve O’na hiçbir küfuv (denk, benzer) olmadı (tefekkür, ihata ve idrak edilemez?)”. (B MEAL)
Not: Bu yazı bir okuyucumuzun aşağıdaki değerli sorusu ve benzeri diğer sorular da dikkate alınarak hazırlanmıştır… Yazıda geçen …ben… kavramları …birim… anlamında kullanılmıştır, şahsa işaret etmemektedir.
(((…davet ve çekim yasası ışığında;
olacak olayları biz mi düşünürek hayal ederek oluşturuyoruz
yahut
zaten olabilecek olan olaylar bize daha önceden
algılatılıyor
yani
sebepler mi sonucu doğurmakta
yoksa
sonuçlar mı görünmeyen bir el tarafından
bize hissettirilmektedir? …))) Y.A.