Cehennem Halleri ve Vücut Kimyası

Ş. Yıldız // 14 Kasım 2007
Ş.yıldız

 

İnsan yaşamı boyunca çeşitli sıkıntılar ve azaplar yaşar. Bu sıkıntıların sebebi insanın doğumdan itibaren edindiği alışkanlıklar ve doğrularına zıt olaylar ve durumlarla karşı karşıya kalmasıdır. Bilindiği gibi insan vücudunda farklı işlevlere sahip çeşitli hormanlar görev yaparlar. Sıvı özelliğe sahip olan bu hormonlar, beynin çalışması ile doğru orantılı olarak beyinde meydana gelen düşüncelerin yaydığı elektro-manyetik enerji alanlarından direkt olarak etkilenir ve bu manyetik alandaki tanımlı enerji yükü ile uyumlu olacak şekilde vücuda salgılanarak vücudumuzda çeşitli tepkimeleri meydana getirerek görev yaparlar..


İşte bizlerin düşünce şekli, düşünsel sıkıntı veya sevinçlerimiz, bizim “duygu” adını verdiğimiz algılama bilincini oluşturur. Vücudumuzda açığa çıkan duygularımız ise, beynimizde farklı işlevlere sahip bölümler tarafından eletro-manyetik sinyallerin alınması ile tanımlanır ve duygusal algımızı oluştururlar. Bu duygusal algılarımızın, yine beynimizdeki hormonları idare eden bölümler tarfından yorumlanması ve bu doğrultuda vücudumuza hormon salgılanması ile bedenimizde “His” adını verdiğimiz, bu sefer de elektro-kimyasal tepkimeleri meydana getirirler. İnsan öz varlığını, boyutsal olarak bağlı yaşadığı bedeni ile özdeş zanettiği için, olayların yarattığı ve vücudunda hissettiği tüm elektro-kimyasal tepkimeleri, direkt olarak kendi öz varlığına ait sonuçlar şeklinde tanımlar. Bu algılamanın sonucu “Ben üzgünüm, acı çekiyorum veya çok sevinçliyim. vb. gibi tanımlamalar yaparak, vucüdundaki elektro-kimyasal tepkimeleri öz varlığını tanımlayan haller sayma yanılgısından bir türlü kurtulamaz.


Asıl olan ise, sahip olduğu bilinç noktasına göre oluşmuş düşünme şekillerinin ve kalıplarının, duygularını meydana getiriyor olduğu, bu duyguların ise vücudunda elektro-kimyasal olarak tanımlanıyor ve bu gerçeklik içinde dört unsura, yani Toprak, Su, Hava ve Ateş tarafından güdülenen bir bilinç içerisinde yaşamına devam ediyor olmasıdır. Bu sebeple, her insanda ben bilinci, toprağa su dökülmesi ve ikisinin karışıp çamur olmasına benzer bir şekilde, vücut ile karışmış ve beden tanımlı bir ben bilinci gelişmiştir. Bu gerçekten dolayı kişi bedende meydana gelen tüm elektro-kimyasal tepkimelerin benliğini sürekli yakmasından bir türlü kendisini kurtaramamaktadır.


Bu nokta itibarı ile sorulması gereken en can alıcı soru şudur:

”Peki “Ben” tanımımız eğer bilinç boyutunda iman desteği ile değişebilirse, bedenimizde meydana gelen elektro-kimyasal esirik tepkimelerden yine aynı şekilde etkilenir ve yanmaya devam eder miyiz?”


Bu soruya basiretle verilecek cevap kısaca “Hayır” olacaktır. Birinci bilinç ve benlik halinde duygularımızın oluşturduğu duygu zeminli sıfat tanımımız “DUYGUSAL” iken, bilincimizi üst feleklere çıkarabildiğimiz noktada oluşan duygu zeminli sıfat tanımımız bu sefer “DUYGULU” olacaktır. Bu iki tanımlama arasında ise, doğu ile batı arasındaki kadar büyük bir fark vardır. Duygusal davranışlar sergileyen bir insanın bilinci, duygularının etkisi altında, duygu küresinin içinde mahkum durumdadır. Duygulu olan bir kişi ise, bilincini duygu feleğinin üzerine çıkarttığı için, benliği kendini vücudu olarak tanımlama durumundan kurtulmuş, duygu küresinin dışına çıkabilmiş ve duygularının kullandığı değil, çeşitli duygulara sahip olan, ancak ben bilincinin bilincine uygun hallere ait duyguları yaşadığı bir tavır içinde olacaktır.


Tasavvufla ilgilenen bir çok kişinin sandığı gibi duygularımızı inkar etmek, Nefs’e fazlaca yüklenip onu daha beter azdırmaya benzer bir şekilde bizi varoluşsal bedenlerimizi inkara götürecek ve bilincimiz, can’ımız, düşüncelerimiz ve organik bedenimizin bütünsel çalışma sisteminin senkronizasyonunu bozacaktır. Evrende var olan hiç bir şey inkar edilemez ve Allah tarafından yaratılmış bir şeyin gereksiz olduğunu düşünmekten ise, her zaman Allah’a sığınmak icabeder. Marifet insanın sahip olduğu enstürümanları doğru bir şekilde tanıması, gerçek işlevinin ne olduğunu hakkı ile öğrenmesi sonuç olarak da, sevginin rehberliğinde ve bilincinin liderliğinde hepsini yerli yerinde gereği gibi kullanabilmesidir.


Duygusal olan bir insanın bilinç kökenli “İLİM” ile hareket etmesi mümkün değildir. Çünkü elektro-kimyasal tepkimelerden az da olsa kurtulamamış bir bilincin, bilinç merkezli olarak hareket etmesi eşyanın tabiyatına aykırıdır.


İç içe geçmiş ve birisi büyük, diğeri ise küçük olan iki daire çizersek, içinde yaşadığımız boyut itibarı ile hakim olan bilinç yapısında, dışdaki daire duyguların ördüğü bir koza ise, içdeki daire bizim zan ben bilincimizin bulunduğu feleği ifade edecektir. Öz benliğimiz ise, bizi dışdaki duygu dairesinin sonsuzluk alanında beklemektedir. (İç ve Dış tabirleri boyutsal yapıyı ifade etmektedir.) Kendini bir birim olarak varsayan ve bu doğrultuda işleyen bir düşünce şekline sahip bir zati bilincin, duygular ve bu duygular tarafından vücut ikliminde tanımlanan elektro-kimyasal tepkimelerin varettiği Cehennem’den çıkabilmesi mümkün değildir.


Peki insan bu durumda, yaşadığımız günlük hayat içerisindeki koşuşturmadan bilincini sıyırmak sureti ile nasıl olur da bu gerçeğe uygun bir bilince ait tavır takınabilir ve bu cehennemin ateşini azaltabilir.


Hangi sorunu yaşıyor olursak olalım, sorunun ne olduğunu ve kimyasını eğer bilmiyorsak, bu soruna ait çözüm iksirini vücudumuza, imanın desteklediği bilincimiz vasıtası ile enjekte edemeyiz.


Öncelikle yapmamız gereken, vucüdun üzerinde bilincin işleyişinin aslında bir simya olduğunu farketmek, zaman içerisinde de vücudumuzda oluşan kimyasal tepkimelere odaklanmak sureti ile, hangi düşüncelerin hangi hislere yol açtığını farketmek ve bilincimizin vücut kimyasını tanımaktır. İnanın kimya fizikten üstündür ve de fiziğe galiptir. Hissettiğiniz herşey ama herşey, varoluş alanında zaman içerisinde mutlak surette bedenlenip karşınıza çıkacaktır. Cehennem ve de Cennet’in dahi kimyası mutlak surette vardır.


Kimya dendiği zaman lütfen bunu maddesel oluşla sınırlı bir kavram olarak sakın algılamayalım. Kimya zerre-kuantum boyutu ile direkt ilişki halindedir. Zat merkezinden açığa çıkan bilinç, algının yönelmesi ile tanecikleri titretmeye başladığı andan itibaren, iç boyutta zerreler belirli bir kimyasal zircirleme reaksiyon altında organize olmaya ve kümeleşmeye başlarlar. Bunu takiben ise, bu kümeler bizim algılayacağımız manaları kuvveden fiili alana taşımak üzere zahire yönelirler. Açığa çıkma eşiğine gelen manalar ise, fiziki yapıları oluşturacak atomik terkipleri organize ederler. Bu atomik terkipler daha sonra mana boyutundan kelimeler boyutuna, yani moleküler sistemlere inerek zahiri varoluşları açığa çıkarmaya başlarlar.


Bizim vücudumuzda oluşan elektro-kimyasal etkili hislerin hangi olayda nasıl bir tat ile açığa çıkıyor olduğunu zaman içerisinde tesbit etmemiz, bizim vücudumuzda oluşan tepkimeleri takip eden bir üst “Ben”imizin olduğunu çok açık bir şekilde farketmemizi sağlar. Bu sayede zamanla, bilincimiz vücudumuzun kapsamından çıkmaya başlar ve olayların ilk algılanışının hemen akebinde oluşan Duyguların yol açtığı vücut tepkimelerimizin yerine, ilmimizin şekillendiği duygu ve bu duyguların yarattığı vücut halleri almaya başlar. Fakat bunu başarabilmek için, hiç olmaz ise bir kez olsun gelen olaya tepkisel yaklaşmama sabrını gösterebilmemiz ve bu sabrın vucütta yarattığı kimyayı farkedebilmemiz gerekir.


Zaman içinde vucüdumuzun hangi noktasında ve nasıl bir kimyasal tepkime ile sabrın hissedildiğini ve bu sabrın bir sonraki anda hangi hisleri yarattığını çok açık bir şekilde görmeye başlarız. Unutulmamalıdır ki, dışarıda cereyan eden olaylarda ne olursa olsun üzülen de sevinen de yine biziz. Bu hisleri açığa çıkartan dışarıda birisi değil, bizzati bizim bilincimizdir. Bu farkındalık sayesinde dışarıya güç atfetmemeyi öğrenmeye başladığımızı görürüz.


Düşünceler duyguları, duygular ise, elektro-kimyasal tepkimeleri ve hisleri oluşturur dedik. Bu kimyasal tepkimeleri hormonların, yani vücut sıvılarının kontrol ettiğini daha önce anlatmıştık. Bu bilgi bizi bir üst gerçeğe daha taşır; Dünya üzerindeki su Ay tarafından idare edilir. Vücut sıvılarımız da dünyaya bağlı bir yaşam suren vucüt iklimimiz de Ay tarafından şekillendirilmektedir.


Ay, Semada, benliğin yer altı enerjisinin etkisinden çıkma ve kurtuluş kapısıdır. Dünya semasının yedi katmanı aslında yer altında bulunan yedi katmanın arz aynasından yansımasıdır. Kişi bu yedi kattan bilincini kurtarır ve Allah’ın hidayet nuru sayesinde bilincini Ay feleğine eriştirebilirse, duygularının yönetim merkezine varmış olur. Bu noktadan sonraki felekler ise, artık arz değil semanın katlarıdır. Kişinin bilinci vücut kimyasının farkına vardığı oranda Ay semasına yaklaşmaya başlar.


‘Fıtrat Kavramı‘ başlıklı yazımızda bir noktayı arz etmiştik. Bu yazının bir yerinde Fıtrat’ın aslında arz ile sema arasını dolduran sıvı özelliği gösterdiğini vurgulamıştık. Kişi eğer bu kimyanın etkisini farkeder ve bilincini duygularının yarattığı çıkmazlardan zamanla kurtarabilirse, Ay semasına, yani Arz ile Burçlar feleğinin arasındaki yedi kat semanın sınırına ulaşabilir. Bu noktaya kadar özellikle Ateş ve Hava elementi tarafından ağırlıklı olmak üzere sevk edilen yer altı suyunun kontrolünde olan “Ben”bilinci, bu sefer semavi özelliğe sahip fıtrat sıvısının etkisine zaman içerisinde kendini burakmaya, ferahlamaya ve vücudunun karın bölgesi altında etkin olan elektro kimyasal tepkimeleri izlemeye ve dahi yönlendirmeye başlar. Bu bilinç hali ise, kişiyi Cehennem’inden çıkartır ve selamete kavuşturur inşallah.


“Kara ve Denizin karanlıklarında yolunuzu doğrultmanız için size yıldızları sebep kılan O’dur. Gerçekten Biz ayetlerimizi, anlayan bir topluluk için açıkladık. “ (Enam/97)


Arz altı sıvısı Can’ın etkisi altında, Semavi Fıtrat sıvısı ise, Ruh’un ve Burçların direkt etkisi altındadır. Özde tüm sistemler Burçlar aracılığı ile idare edilir, ancak insan vücut ve bilincinde ise, ikisi bir arada işlem yapamazlar. Yani iki kıble’ye secde edilemez. Birinden birisi mutlak surette hakimdir ve Kişinin ben bilincini bu Kıble-Merkez idare eder. Ölümle beraber ise, istesek de istemesek de Ruh açığa çıkacak ve bizim de “O”na secde etmemiz gerekecektir. Bu secde ise, fıtrat üzere, tüm varlığımızın, üzerinde dilediği gibi tasarruf etmesi için bilinç boyutunda Allah’a burakılmasından başka birşey değildir.


Eğer bu gerçekleşmez ise, bizim ahlaki kurallar dediğimiz kurallar, olmazsa olmazlarımızın, rahat ettiğimiz haller ve durumlar, hoşlandığımız sesler ve kokular dahil olmak üzere saydığımız tüm durumların ve hallerin zıttı olan ne varsa, yani bizim Fıtrat’ımıza zıt ne varsa bizim üzerimize gelmeye başlayacak ve vücut sahibi iken vücut tamponunun zamana yayarak karşımıza çıkarttıkları bir anda Allah’ın Muhit isminin de tecellisi ile varlığımızı kuşatacaktır.


Tüm bu anlatılanlar ve vucüt kimyamıza olan farkındalığımız sayesinde, olaylara yaklaşmamız ve dünya diyarında Cehennem ateşimizi mümkün olduğunda azaltmak için çabalamamız ve bunun aslında ateşe gönüllü girmeyi ve cesaretli olmayı gerektirdiğini aklımızdan çıkartmamamız gereklidir. Bu mücadeleyi Ahirete burakmak, hem çok acı verecek, hem de arınma süreci uzun olacaktır. İnsanın aklının alamayacağı işkence ve sıkıntılarla kuşatılmış bir diyar, yani Cehennem’e her nefis mutlak surette uğrayacaktır. Bu kapıdan geçmemek veya atlamak söz konusu değildir. Bu sebeple bilincin üst feleklere, yani kurtuluşa ulaşma mücadelesini ciddiye alıp çalışmaya başlamak için tek bir zaman birimi olduğunu, bunun da “Şimdi” olduğunu hiç aklımızdan çıkartmamalıyız.


Bir çok beyne ters gelse dahi, boş vermek değil ama, yaşamlarımızda olup biten şeyleri umursamamayı başarmak zorundayız. Unutmamalıyız ki; “Hayat basite alınacak kadar karışık birşeydir.”


Çünkü aciziz, çünkü bizim kısıtlı algımızla farkettiğimiz dünyayı aşan bir bilinç okyanusu ile kuşatılmış durumdayız ve hiç bir zaman Melakut aleminde dahi varlığımız, tüm bilinç okyanusu ve “Mutlak Ben”liği kapsayamıyacağına göre, olması gerekenin kontrolümüzü aşacak bir düzeyde, mutlak surette olacağını ve ne olursa olsun, içimizde ne tip kimyasal tepkimeler oluşursa oluşsun bize kolaylaştırılanı mutlak surette yapmak zorunda kalacağımızı anlamak zorundayız. Değiştirebeleceğimiz tek şeyin ise, dış alemde olup bitenlere karşı algı biçimimiz ve hissediş şeklimiz olduğunu ve bu doğrultuda şekillenmiş bir bilinci düşünce boyutunda zikretmek zorunda olduğumuzu farketmek zorundayız.


Bu düşünce şekli ve vücut kimyası üzerindeki hakimiyetimiz, zamanla her an yenilenen ve yedi senede bir tamamen yeniden inşaa edilen bedenimiz ve DNA yapımızı, bilincimiz doğrultusunda yeniden şifreleyecek, bu sayede de tabiri cahiz ise, bilincimize ait işlemcimiz bir farklı versiyona geçmiş olacaktır. Allah’ın kurduğu sistem bizi “Tarık” suresinde de belirtildiği şekliyle sürekli denetleyip bilinç sevyemizi ölçmekte ve bu seviyeye uygun programı, eğer uygun işlemciyi varlık alemimizde inşaa edebilmişsek, biz istesek de istemesek de direkt olarak varlığımıza yüklemektedir. Yeter ki biz bu alemdeki işlem yapan eski işlemcimizi değiştirip bir üst tanıma, DNA’mızı şekillendirerek geçebilelim. İnanın sistem bizim bir üst versiyon işlemciye geçtiğimizi “an”ında farkedecek ve yeni programı bize yükleyecektir.


Yeni işlemciyi kurmanın yolu ise, Birim benlik-Can kıplesinden yüz çevirerek, Allah’ın bize doğarken verdiği ve iç alemimizde aktif hale geçmeyi bekleyen Fıtrat üzerine teslim olduğumuz Ruh kıblesine secde etmeyi başarabilmektir.

Allah hepimizi muhaffak kılsın inşallah.


Amin..


Sevgi ve Selamlarımla.