Diriliş

Kemal GÖKDOĞAN// // 4 Şubat 2008
kemal Gökdoğan

 

Ve o anda…

Gökler (akıl boyutu) çatlamaya, yer (bedensellik boyutu) yarılmaya, yıldızlar (fikirler) dürülüp bükülüp düşmeye, okyanuslar (nefs boyutları) kaynamaya, dağlar (saplantılar, şartlanmalar) yürümeye, vahşi hayvanlar (nefsin hayvanca istekleri) sağa-sola çılgınca koşturmaya… başlamıştı.


Kıyamet bir boyutuyla kopmuş, hakikat kıyam etmişti. (ayağa kalkmıştı)


O anda yer başka bir yere, gökler başka göklere inkılâp etmişti. (Ben beden ve ruh olarak varım şartlanması düşmüş, ölmeden evvel ölmek sırrı zâten hiç var olmadığının bilgisiyle birlikte açığa çıkmıştı.)
________________


DİRİLİŞ


78-) ve darebe lena meselen ve nesiye halkah kale men yuhyiylızame ve hiye ramiym;
Kendi yaratılışını unuttu da bize bir misal getirdi: “Çürümüş haldeki şu kemiklere kim diriltip hayat verecek?” dedi.


79-) kul yuhyiyhelleziy enşeeha evvele merretin, ve HUve Bikülli halkın Aliym;
De ki: “Onları ilk defa inşa eden onları diriltip hayat verecektir… O, her yaratmayı (yaratmanın tüm sistemini, B sırrınca) Aliym (tam bilen)’dir”. (B Meal/Yâsin Sûresi)


Bir düşünce evreninde… Bir gönül mâcerâsı

Bilim adamları insan genlerini yeniden kodlayarak bedensel ömrün ilk aşamada iki yüz yıla, daha sonra da dört yüz yıla uzatılabileceği hakkında bir açıklama yapmışlardı. Laboratuarda, ömürleri bir gün olan sirke sinekleriyle çalışmışlar, genleriyle oynamışlar ve sirke sineklerinin ömürlerini iki-üç güne çıkarmışlardı.


Bilimsel içeriği kısaca şöyleydi:

Bedenimizdeki bir hücrenin belli bir bölünme sayısı ve bölünme zamanı vardır. Bir hücre en fazla (kesin olmamakla birlikte) otuz kez bölünebilir ve üç yıl yaşar. Bebeklerde ve gençlerde bölünme zamanı ve hücre ömrü daha kısadır bundan dolayı vücudun kendisini yenilemesi ve dinamizmi tam kıvamındadır. Zamanla hücrenin bölünme zamanı ve ömrü uzar, sayısını tamamlayan hücrelerin yerine yenisi de üretilemez ve bedende yaşlanma belirtileri başlar. Derinin canlılığı, parlaklığı azalır. Saçlar beyazlaşır, dökülmeye başlar. Kaslar gevşer, eklemlerin ağrısı artar, dişler zayıflar, görme, işitme, dokunma algıları azalır…


Hücrelerin genetiği ile oynanarak; bölünme sayısı ve hücre yaşı düşürülürse yaşlanma belirtileri de ertelenecektir. Bölünme sayısı altmış olursa ölüm yaşı yüz seksen, bölünme sayısı yüz yirmi olursa ölüm yaşı üç yüz altmış olacaktır.

Bölünme sayısı sonsuz olursa bedenin de yaşı sonsuz olabilecektir.


Tabii ki bu teori kâğıt üzerinde yapılan hesaplara ve ideal yaşam ortamına göredir. Laboratuar masraflarını karşılayabilecek bütçesi olanlara göredir.


Bir de teorinin sosyal-psikolojik yönü var. İmkânı olan uzun yaşar, imkânı olmayan kısa yaşarsa dengeler bozulur.

Üç yüz yaşına kadar yaşama imkanı bulan ‘sevdiği’ yakınlarının sürekli ölümleriyle gelen acıları nasıl karşılar bilemeyiz…


Teorinin bilim kurgusal yönü bu birkaç örnekle dahi akla yatkın görünmemeye başladı.


Yine teorik olarak düşünelim. Ömrümüz uzadı. Her insanın ömrü uzadı… fakat ne zamana kadar? “Sonsuza kadar” dememiz mümkün değil. Çünkü, göbek adı ‘cehennem’ olan güneş genişleyip dünyayı eritme planları yapmakla meşgul. Galaksi merkezimizdeki ‘karadelikler’ her şeyi yutarak, şişerek iştahla güneş sistemimize doğru geliyor.

Teorinin astronomik-fiziksel yönü de ‘sonsuz bedensel yaşam’ keyfimizi bozuyor.


Günlük yaşam; hastalık, kaza, savaş gibi âhiret boyutuna transfer programlarıyla donatılmış.

* * *

Bu bilimsel çalışma medyada ‘ölüme çâre bulundu’ başlığıyla sansasyonel bir şekilde yayınlanmıştı. Hatta dönemin ABD başkanının dünya televizyonlarına bu konuda bir beyanat vereceği sürekli tekrar ediliyordu… Beklenen an geldi… Başkanın açıklaması banttan verildi… Konuşma beklenildiği kadar ‘uçuk iddialar’ taşımıyordu. Sadece bilimsel bir teori olduğunu, araştırmaların süreceğini belirten kısa bir röportajdı.


Her flaş haberde olduğu gibi medyada fikirler çarpışmaya başlamış, reyting yaptırabilecek yerli din adamlarımızla yine yerli bilim adamlarımız ekranlara taşınmıştı. Mâlumdur ki din adamı “Olmaz”, bilim adamı “Olabilir” demişti. Sokaktaki vatandaşa da ayaküstü uzatılan mikrofonlardan ilginç yorumlar geliyordu. Kimisi, “Allah’ın işine karışmasınlar, bu inancımıza aykırıdır, imandan eder…” kimisi de “Allah’ın verdiği akıl nimetiyle ölümsüzlük çâresi aranabilir…” kimisi de “ Bu konu dini ilgilendirmez, bilimsel bir konudur…” diyordu.


Bilimden popülariteye taşınan bu teorik konu hakkında detaylı tartışmalara girmeye ve soyut felsefe yapmaya hiç gerek yoktu. İnsan denilen ‘meçhul’ (bilinmez); zaten Allah’ın Hay (her an diri ve hayatın sahibi) sıfatı gereği sonsuz yaşam tecellisiydi. Bâis (ölüm akabinde hiç beklemeden dirilten) ismi (esmâsı) bizi dünya bedeninden âhiret bedenine, ahiret bedeni halinde iken de cennetin üst boyutlarına ya da cehennemin daha derin boyutlarına yeniden-yeniden ba’s ederek (form değiştirterek) taşıyacaktı. Sorun yoktu. Gönlün taklidi iman cephesinin sözcüsü olan akıl takliden sorun yok diyordu.

* * *

Aklın sorun yok dediğine ‘deli gönül’ (vicdan/kalb) ne diyordu?


Zavallı deli gönül! Ne diyebilirdi ki?


“Ben bir bedenim, benim bir ruhum var. Bedenim ölecek, ruhum çıkacak. Sonra ruhuma yeni bir beden giydirilecek. Şansım varsa, tapınmalarım ve iyi niyetlerim kabul edilirse cennete girerim. Ya da cehennemde faturalarımı ödedikten sonra, alnımda cehennemden gelmiştir mühürüyle cennetin tek yıldızlı bölümüne girerim.”…diyen akl-ı meaşın (taklitçi bedensel aklın) topladığı verilere göre “şükür” demek zorundaydı.


Veri yetersizliği nedeniyle dilinin ucuyla söylediği “şükür” sözcüğü deli gönlü pek tatmin etmiyordu. Hele, göremediği, nefsinde yaşayarak tadamadığı; Kur’an’ın verdiği “DİRİLİŞ” müjdesini çocukluktan beri ezbere tekrar ettiği “vel basu bâdel mevt” (öldükten çoook sonra, kıyametten sonra, topraktan soğan fidanı gibi fışkırıp yeniden ahiret yaşamına başlayacağım) anlamında söylemesi de rahatlatamıyordu.


Çözemediği kör düğümleri, soru yumakları vardı:

Rastgele bir düzende rastgele yaşayıp istemediğim bir anda ölüp gideceksem ve beni diriltecek olan tanrı ya yoksa? Atomdan oluşmuş bedenim eski şekline nasıl dönecek? Darmadağın olmuş moleküllerim tekrar birbirini nasıl bulacak? Ya ruhum! Ruhum tanrının nefesi değil de bir enerji türü ise? Beden dağılınca enerjim de uzayın sonsuz hacminde eksi yüz seksen derecelik ortamda yok olur giderse? İşte kör düğümler. Çözülemeyen sorulardan bir kaçıydı bunlar…


Ah ‘deli gönül’ birazcık akıllı olsaydı da Yâ Sîn 78-79’a şeksiz şüphesiz teslim oluverseydi ne hoş olurdu! Ama nerede o teslimiyet? Bırak teslim olmayı, âyetin esbâb-ı nüzûlünün (inişine neden olan olayın) sorumlusunun geçmişte anlatılanlar değil de şimdiki kendisi olduğunu kabul derecesindeydi. Âyet teslim almaktan ziyâde ‘deli gönle’ araştırmaya itme etkisi yapıyordu.


En iyisi ya düşünmemekti ya da “vel ba’su ba’del mevt”in içindeki gerçek müjdeyi anlamak gerekiyordu. Deli gönül biliyordu ki âmentünün o cümlesinin içinde Âb-ı hayat (ebedi yaşam suyu/ölümsüzlük sırrı) vardı. Suyun çıkış noktasını (gözünü, kaynağını) aramaya karar verdi.


Ve “Ben âlimim, Kur’ân’ı anlamak istiyorsan bana gel” reklam panosu asılı her “düşünce dehlizleri”ne girip çıkmaya başladı. Âb-ı hayat olarak ikram edilen iksirleri içtikçe iyice zehirleniyor ve zâten yarım yamalak olan tanrı ve peygamber inancını iyice zayıflamış buluyordu.


Yıllar yılları kovalıyor, dehlizleri geziyor, kitapları fethediyor, âlimleri ziyaret ediyor fakat bir türlü, İskender gibi âb-ı hayat kaynağını bulamıyordu. Ecel her an kapıyı çalabilirdi. Elde avuçta beyin hücrelerine kodlanmış kuru yavan naklî ilim ezberinden başka bir şey yoktu.


Bu işin (bedensel ve ruhsal yaşamın) sonu mutlak yok oluşa, madde evrenine, madde olarak geri dönüş felsefelerine doğru gidiyordu. Durum vahimdi.


Arayış devam ediyordu. Çünkü ‘deli gönül’ uslanmıyor… hiçbir felsefeye eyvallah etmiyor, aklına bir türlü yatmayan tanrı ve peygamber inancının sorgusuz-sualsiz, şeksiz-şüphesiz zirve noktasını istiyordu. Belki istemiyor, merak ediyordu. Araştırıyordu…


Düşünce mâcerâları evreninde araştırma ve soruşturmalarla yaşayıp giderken; cisimler evrenindeki ‘büyük kütlenin küçük kütleyi çekmesi’ prensibi gibi hiç farkında olmadan ‘büyük/sonsuz düşünce’nin çekim alanına girmiş olmalıydı ki…


Kendisi de zâten ‘küçük/sonlu düşünce’ idi. Eninde sonunda ‘büyük/sonsuz düşünce’nin çekim alanına girmemesi, çekim kanununun es geçmesi, bir kereye mahsus olarak işlememesi gibi ihtimaller yoktu. Hele bir de düşünce evreninde uzaklık ve yakınlık hesap dışı kalırken…


Çekim yasaları gereğince bir gün… bir arkadaşının elinde bir kitap gördü… aldı inceledi… serisini aldı inceledi…


Yaprakların arasında, paragrafların gölgesinde, cümlelerin dehlizlerinde, sözcüklerin boyutlarında seyahatlere başladı. Okumak, yorumlamak, şurası yanlış burası doğru deyip renkli kalemlerle çizikler atmak, yazarının düşünce evrenini ‘tahmin-önyargı-şartlanma’ teleskopuyla seyretmek iyi vakit geçirtiyordu. Ama henüz terkibine tesir edecek bir püf noktasına rastlamamıştı. Âb-ı hayat etkisi yapacak bir bölüm-paragraf bulamamıştı.


Nihayet … bir kitabın, bir sayfasında…bir sayfanın bir paragrafında…bir paragrafın düşünce evreninde:

“Sende kendini Allah’tan ayrı, bağımsız bir varlık olarak “ var ” kabul etme hali var mı?.. Var!..


İşte bu, “VEHMİN” sendeki tasarrufu dolayısıyla var!.


Senin kendini Allah’tan ayrı bir varlık olarak kabul edişin, olmayan bir şeyi var kabul etmendir; yani vehimdir!.


Senin kendini, beden kabul edişin de en büyük vehim”.


( www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/index.htm ‘den alınmıştır; daha geniş bilgiye linkten ulaşabilirsiniz)mesajını okudu.


Ve o anda…


Gökler (akıl boyutu) çatlamaya, yer (bedensellik boyutu) yarılmaya, yıldızlar (fikirler) dürülüp bükülüp düşmeye, okyanuslar (nefs boyutları) kaynamaya, dağlar (saplantılar, şartlanmalar) yürümeye, vahşi hayvanlar (nefsin hayvanca istekleri) sağa-sola çılgınca koşturmaya… başlamıştı.


Kıyamet bir boyutuyla kopmuş, hakikat kıyam etmişti (ayağa kalkmıştı).


O anda yer başka bir yere, gökler başka göklere inkılâp etmişti. (Ben beden ve ruh olarak varım şartlanması düşmüş, ölmeden evvel ölmek sırrı zâten hiç var olmadığının bilgisiyle birlikte açığa çıkmıştı.)


Her şey yok olmuş, sadece Allah’ın vechi bâkî kalmış ve bu gün mülk kimin? suali sorulmuş, cevap verecek varlık kalmadığı için… Ahad olan Allah kendi sualine kendisi, “Azîz ve kahhar olan Allah’ındır” diye nidâ etmişti.


Sonra Allah’ın rahmeti tekrar kabarmış, helâk (yok) olan arz yeniden yaratılmış… deli gönül’ün varlığı soğan fidanının toprağı yarması gibi ruh ve beden vehmini bertaraf ederek yeniden kendine gelmişti .


“Vel ba’su ba’del mevt”in işaret ettiği sır “bilgi okyanusunun ufkundan” bilgi güneşi olarak doğmuştu. DİRİLİŞ gerçekleşmişti. Âb-ı hayatın bir gözesi (ana kaynağın sızıntısının damladığı bir çıkış yeri) bulunmuştu.


Artık Kur’an tanrı buyruğu değil Allah kelâmı… Muhammed tanrı peygamberi değil Allah Resul’ü… ‘Deli gönül’ tanrı yaratığı değil Allah’ın halk ettiği abd (kul) idi… Akıl akl-ı meaş değil akl-ı mead ( aslına dönmüş akıl) idi… Maddî âlem ve mânevî âlem iki ayrı âlem değil, birimlerin algılamalarına göre tecellî eden tek bir âlem idi…


Kitabı elinden yavaşça bıraktı.


Her şey hakkındaki yanlış bilgi saliseler içinde yok olmuş doğru bilgi yeniden var olmuştu. Fakat her şey yine en küçük atomundan en büyük galaksisine kadar aynıydı. Sistem aynı sistem, varlık aynı varlık, hüküm aynı hükümdü. Değişen sadece ve sadece öze (enfüse) ve dışa (âfâka) bakış tarzı idi.


Diriliş’ten önce…


“Benim” çürümüş haldeki kemiklerimi tanrının tekrar canlandırabileceğine inanmıyordum.


“Ben” öldükten sonra tanrının tekrar “beni” diriltebileceğine, DİRİLİŞ’e inanmıyordum…


Yine de… İmanımı belki bana da çıkabilir ümidiyle aldığım piyango biletiyle birlikte deri cüzdanımın gizli gözünde taşıyordum.


Diriliş’ten sonra ise…


“Benim”, “ben” ikilemleri kalktıktan sonra ise…


“Benim kemiklerim… benim canım… benim ruhum… benim bedenim… benim yaşamım… benim dirilişim… benim,…benim,…benim. . . kalktıktan sonra ise…


Allah’ın her şeyi yok edip, yine her şeyi daha güzel, daha mükemmel ve sonsuz olarak yeniden yaratacağına dair olan şüphe de kalkmıştı… deli gönül birazcık olsun uslanmıştı.


Zaman, tanrıya minnet ve borç ödemek için tapınma zamanı değildi artık. Zaman, soğuk su ile abdest alıp Allah’a secde zamanıydı… ve salât… ve duâ… zamanıydı…


Yâ Rabbî!


Bizlere kitap sayfalarında buldurduğun bu bilgilerin yaşantısını, asıllarını ve nûrlarını da nasîb et. Bizleri kuru bilgi edebiyatından kurtararak Resullerinin ve velîlerinin ulaştığı ilim ve irfan nûruna da ulaştır. Ölmeden evvel ölmek bilinciyle; yaşamımızı, vefâtımızı ve yeniden DİRİLİŞimizi kolaylaştır.


Âmîn…


kemalgokdogan@gmail.com