Dost an Kalbe Yansıyanlar ( 10)
Resmı Tıklayın Ülkü Özgür un özel sayfasında evelki yazılarını OKUyun

28.Temmuz.2008 // Ülkü Özgür //     ( pervaneyem@hotmail.com )

SONSUZA  ÖZLEM
Birgün ÖZ de buluşacağız
Bütün zincirleri kırıp geleceğim
Sana Sevgilim...

Orada sen yok ben yok
Orda biz varız
HEP likten HİÇ liğe varacağız

El ele
Aşk ile
Seninle

Bütün uzaklıklar yakın olacak o gün
Biz uzak olmayacağız
Biz BİR olacağız

Hani eskisi gibi
Ezeldeki gibi
Sonra ebedi olacağız

Orada
Bâki olan Sultan'ımızda
Orada özlemler yok

Ayrılıklar yok artık
Kavuşacağız!..

Bekle beni
Bekle Sevgilim geleceğim
Hızların en hızlısıyla
Sana geleceğim!.. 
(eylül-1994)

ZİRVEDE OTURMAYA SADECE VERENLERİN HAKKI VARDIR !..

Hayatımızda tutunduğumuz, bağımlı hissettiğimiz birçok şey vardır.

Bunlar geçmişimizden şekillenmiştir ve şartlanmadır; otomatikleşmiş, farkında bile olmadığımız yanlarımızdır.

Genetik verilerle ve astrolojik etkilerle içinde bulduğumuz, öyle olduğuna inandığımız ve kurtulamadığımız yanlarımız.

Huylarımız, etrafımızdaki yakınlarımız, fikirlerimiz ve bizi duygusallık batağına çeken her şey.

Esma terkibimizin uç noktaları olan surete bürünmüş; çevremizdekiler…

Bir yerde bunlar için katalizör denildiğini duymuştum. Bunlar sayesinde yaşıyoruz, bunlar sayesinde idrak ediyoruz, bunlar sayesinde tepetaklak oluyor hayatımız.


Bir kuşu sıkıca tutarsak zarar veririz. Burada çok seviyorum demek o nun varoluş nedeni olan uçmayı engellemek demektir.


Sahiplik iddiasıyla elimizde tuttuğumuzu sanıp aslında tutunduğumuz her şeyle hem o na hem kendimize zarar veriyoruz. Karşılıklı olarak esfeli safilinde diretmekten başka bir şey yapmıyoruz.

O bir ilişki ise kavga, gürültü , bıkkınlık dalgalarıyla sürükler durur duygusal kangren gibi.

Sürekli başa dönüp aynı tepkiyi verip aynı batağa saplanmak.


Artık özgür olmak istiyorum her şeyden.

Hiçbirşeyi, hiç kimseyi, kendimi de istemiyorum, ölmek istiyorum ..


Bunu aslında çok söyleriz..
En çok özlediğimiz şeydir bu …


“ Varoluşumuzun hakikatini yaşat.
Seni bilmeyi kolaylaştır.
Sadece sen ol.
Ben yokum sen bakisin.”


Deriz , deriz de ; zirvenin özgürlüğüne yerleşmek için hiç te kolay atamayız adımlarımızı.
Çünkü deriz ki ; biraz o ndan biraz da bundan olsa olmaz mı?
Acı içinde kıvranırız ama yine de nefs sapasağlam durur, çünkü birileri vardır ve O na bir şeyler yapıyorlardır sürekli.


Birisini ya da herhangi birşeyi bırakmadığımız zaman, onlara kendilerini ifade etmeleri için özgürlük vermemiş oluruz.
Kendimizi acı içinde bile olsak güvende hissedişimizdendir.
Sahte, bağımlı bir güven. İçsellikle ilgisi bile olmayan.


Kendimize özgürlük vermiyoruz..

Sistem adı altında yaşanmakta olan boyut, ve içinde olup biten herşey yanlızca “açığa çıkışına Göre” hakkı verilmesi gereken bir sonsuz yaşamdan ibarettir. Ve bu yaşamda beşeri değer yargılarıyla şartlanmaların getirdiği duygulara yer yoktur!
(A.H)


Daima ruhumuzda olan. o en yüce, en zirve dinginliği verecek olan o uyanış halini bir şey olmak gibi anlarız.
İnatla, ısrarla dağın zirvesine tırmanılası bir hedefmiş gibi.


Bu bir idraktir. Bu bir fark ediştir. İdrakin yüceliğidir. İdrakin esma mertebesindeki seyridir.


Şimdi Yeniçağ geldi.


Altınçağa girdik.


İslam öğretisinin öncelikle bilinçlerimizdeki yenilenme ve yapılandırmadan sonra yeryüzünde de teslimiyet ve her alanda refah getireceği zirve bir çağ.


Bilinçler yenileyicinin ışığı ile yenilenirken, bilim ve yaşam da kendini gösteriyor yenilikleriyle. Güneş batıdan doğuyor.
Bilim ve yeniçağ öğretileriyle belli bir kıvam yakalandı artık.


Risalet güneşinin çok önceden dediği ; 
 
Dışarısı diye bir şeyin olmadığı, aslında içimizdekinin tezahürleriyle karşılaşmakta olduğumuz ve esma mertebesiyle tanımlanan tekil yapının herkesin miracını yaptığında kendini seyrinde bulacağı boyut olduğunu şimdi batı dünyası da söylüyor kendi ifade tarzlarınca.
O nlar bunu ulaşılası son nokta diye biliyor şimdilik.
Bize göre ise tekliğin ilk başlangıcı; esma mertebesi, ceberut alemi..


Buradan çıkışla “Allah ekberiyetine”  ulaşılacak.


Tanrılaştırdıklarımızın veya bizi bağımlı kılan şartların aslında bizden çıkanlar olduğunu öğrendik.
Zan ve beşeri yargılarımız tekliğin tam idrakiyle biter.
Ama öncelikle insan Resulullah a gerçekten iman etmiş olmalıdır.
Çünkü Risaletin hakikatidir Teklik bilinci.
O bilince yönelimle ancak yakiynimiz artar.


Birçok beşeri değerlerden dolayı aslını ifade edemeyen, özünü tanıyamayan insanlardan tekrar B hakikatince iman etmesi istenir.
İnsanlık seyrinde her yüz yılda gelen yenileyicinin bir yaptığı da budur. Risaleti gereğince  özüne döndürmek B ismi Allah ile..


Artık bilimin ve bilinçlerin geldiği bu teklik noktasından sonra ;


B ismi Allah ile her an iş gören tekil yapı da  sır olmaktan çıkmış, açık bir gerçek olmuştur ; B Hakikati…


Öncelikle; kendi içimizdekini açığa çıkartabilmek diyoruz ..


İçimde !..


Kalbimde o dağ, kalbimde o zirve. Aşkın dağı. Fakrın zirvesi. Hiçlik zirvesi.


Öyle bir zirve ki O ; hiçbirşey !..


Bu zirvede bir şey olmak yoktur “yok oluş”tur, “sönmek”tir, “vermek”tir..


Ulaşılacak, başarılacak bir şey değildir. Zirve; bütün bunların terkidir. Varolduğunu sandığımız her şeyin terkidir. Bilinç boyutlarının da terkidir. Bugüne kadar olan bütün bildiklerimizin de terkidir.
Hatta “terki terk”tir.
Zirve tam bir bitişten sonra gelen yenilenmektir.
Ve zirve ; batınımızdan doğan güneştir.


Her şeyin boş ve anlamsız olduğunun idrakiyle tüm dikkatimizi kalbimize çevirebildi isek, gerçek özgürlüğü bulmuş oluruz.


Sahip olduğumuzu zannettiğimiz her şey ölümle beraber zaten elimizden çıkacak. Öyleyse şimdiden bırakalım gitsinler. Her an farklıdır.
Dünün tekrarı ne zamana kadar sürer?
İdrakin yüceliğindeki zirveyi kalp aynamızda bulamıyorsak, yaşadığımızı tekrarlamaktan dolayı ızdırabı bırakamıyorsak ta zaten birgün ızdırap bizi bırakır.

İdrakle gelinen farkındalık değil, cehennemin tükenişi.


Resûlullah  Efendimiz(SAV) Cehennem'den haber verirlerken:


 "Kaadir, Cebbâr, Cehennem üzerine bir tecellîde bulunduğu zaman, Cehennem "yeter, yeter ..." diye yalvarmaya başlar, yerinde maydanoz otu biter" buyurmuşlardır.


Hepimizin cehennem olan tutkuları da birgün biter. Çünkü vehim sonradan varolandır.


Oysaki Allah ın rahmaniyeti tüm sıfat ve esmayı kuşatmıştır.


Özgür olmak dediğimiz zirve, içseldir.
Hep o içseli tanımak, anlamak yolunda yokuşlar katediyoruz.


Tüm meselelerin zihnimizde başladığını, dışa doğru hareket ederek duygulara dönüştüğünü, hepten kendimizi kandırıp sahiplenmelere giriştiğimizi anladığımızda ayar yapmamız gerektiğini görürüz.


İhtiyacımız nedir bizim?


Aslında kuşu sımsıkı tutmaya gerek yok. O nu özgür bıraktığımızda kendi doğal arzusu ve seçimiyle uçarak geri gelecek ve elimize konacaktır.


Özgürlüğe uçarak neşe içinde aşkının şarkısını söylemek ve dilediğinde konulacak en emin yer sevdiğinin avucunda yine özgürce durabilmek gibi ..


Sahipliklerimiz bittiği zaman içsel huzur, zirve özgürlük  kendini gösterir.


Perdelerden kurtulabildiğimiz kadar özümüze yakın olabiliriz.
O halde sahip olduklarımızı verelim.


Yokluğa eren, şartlanmalarını, değer yargılarını, duygusallıklarını, sahip olduğunu sandığı her şeyini bırakmakla zirvede oturmaya hak kazanmıştır.
Tüm perdelerinden kurtulmuş, gerçek özgürlüğü bulmuş, dedikodular dünyasından sıyrılmıştır.


Perdeli olan suçlayandır, savunandır, var sanandır.


Resulullah efendimiz(SAV) şöyle der;


”Ben şeytanımı Müslüman ettim.” (Hadis)


Perdesiz olan, yani varsaydığı vehmi benliğini Dost eliyle atabilen zirvede “B Hakikati ile” seyre başlar ; esma mertebesinde…


“Yâ Gavs!. Haremime girmek istersen, ne mülke, ne melekûta, ne ceberûta iltifat et... Şüphesiz ki mülk âlimin, melekût ârif’in, ceberût da vâkıfîn’in şeytanıdır!.Kim bunlardan birine razı olursa, o indimde tard edilmişlerder olur!.”(A.Geylani)

Âlim, mülk âlemine dönük meseleler ile meşguldür...Âlimin bütün meşgalesi olan madde âlemi konularının hükmü, melekût âlemine, ölümötesi yaşam âlemine geçilince son bulacaktır!.

Ârif, madde âleminin ardındaki melekût boyutunun sırlarıyla, hikmetlerle meşguldur. Ef’âl âleminden olup bitenlerin ardındaki hikmetlerle ve fâili hakikiyle çeşitli mânâları yönünden meşgul olan ârifin bu meşgalesi dahi kendisini bir üst boyuttan alakoyan perde hükmündedir. Çünkü, ceberût âleminde, yaşayan Vâkıfîn’in nazarında, ârifin melekût âlemi, hayâlden başka bir şey değildir!. Hakikat âlemi ve TEK gerçek NUR mevcutken, tutup da hayâlî varlıklar ile meşgul olmak, sanki şeytana uymak gibidir!

Ceberût ve lâhût sanki bir nesnenin iç yüzü ile dışyüzü gibidir!.

“NEFS” yâni Mutlak BEN”liğin, kendini, isimlerinin mânâları yönünden seyri, tanıyışı Ceberût âlemidir!.

İsimler ve mânâları yollu olmaksızın salt, sırf, “samediyyet” yollu Ahadiyyet’e yönliş, eniyyet ve hüviyyete yöneliş âlemi ise “Lâhût”tur. “İlim bir noktadır”, “Zâtıyla zâtını seyretmektedir;gayrı sözkonusu değildir”, “Allah â’mâ ‘dadır”, gibi cümleler hep bu âlemi çeşitli vecheleriyle tanımlamak içindir..(A.H.)


******

Bir hiçlik ki öbür yüzü hep..

Bir lahut alemi ki öbür yüzü ceberut.
Öyle aklı evvel ki cehlinden ilmini çoğalttıkça çoğaltmış noktasına perdeler takmış tevillerinden.
Nokta irade ve kudretle uzamış hayat bulmuş; insan ve melekeleri olmuş..
Örtmüş kendini, şartlar koymuş, kurallara bürümüş madde gürültüsünde; duyulmaz olmuş hissedişleri..

Lahut aleminde biriz hepimiz.

Zahir olmuş Ceberut alemindeki yüzüyle O seyrediyor, B hakikatiyle; bütünsel bilinciyle  Biz okuyoruz tüm gayretimizle O ndan aldığımız ışık ile tüm melekelerimizle, yine B hakikatiyle…Bilsekte bilmesekte…

Zirveden sesin geliyor;

Sen, "sen"liğini bırak!. Ben, "ben"liğimi!.
"Sen"siz, "ben"siz olalım!.
"Hiç"likte buluşalım!.

Seni aramaya çıkıyorum; varedip yok ettiğim döngülerin ardında…

Seni aramaya çıkıyorum; satır aralarında, kelime boşluklarında…

Seni aramaya çıkıyorum; seslerin sessizliğe kavuşumlarında…

Seni buluyorum !.

En ince ayar düşüncelerin bile kendini unuttuğu hiçlik noktasında Ahmedim !...

Huzurdayım.. Huzurundayım..


Hiçlikle de ifade edilen Ahadiyet e uruç ya da nüzul sözkonusu bile değil aslında…

Zatın kendi kendini bilişidir.

Ve bizim Zat ımızdan bir an bile ayrılmamız yada kavuşmamız mümkün mü ki ?

Cahillikten yollar yapmışız..

Allah'ı Ahadiyeti yönüyle bilen kişi için ne mertebe vardır, ne de esmaları arasında fark...

 İçimdeki , özümdeki diye ayrıma girmez. Çünkü o ndan gayrı yoktur ki içi dışı olsun. Belki tek bir AN dır ki ifadesi mümkün olmayan, kendi kendine olduğun  AN gibi..

O yüzden Ahadiyetiyle kendini bilen Ahmed’ dir..

Ahadiyyeti itibariyle bilmek HİÇ oldugunu bilmekten başka bir şey değildir!.
“Allah”ı düşündüğünde aklına gelen her vasıf ve özellik ve fikir; “O”nun “Ahadiyyet”i yanında yok olur!.. “O”, her fikirden “Ganî”dir!…
“Sen”de kendini seyrettiğinde, sen kalmazsın!.. Fikir de kalmaz!… “İç” ya da “dış” dahi kalmaz!.. “İçimde” veya “içimizde” düşüncesi de kalmaz!.
“O”, öyle kendini bilir ki; kendinden başkası asla ”var” olmamıştır!.
“O”, öyle kendini bilir ki; “iç” ve “dış” kavramlarından münezzehtir!.
“O”, öyle kendini bilir ki; yaratılmışların tümü zaman kavramsız olarak “yok”tan ibarettir!.
 Ve “O”, öyle “Allah”tır ki; tanrılık ve tapınanları kavramları geçerek yalnızca kendisi olan “O” yani “Allah” vardır!.
Mutlak gerçek “Ahad” ve “Samed” oluşudur !  (AH)


Ne diyor fahri âlem Muhammed Mustafa Aleyhisselâtu ves selâm:

"FAKR iftiharımdır!.."

Yâni bu demektir ki, "yok"luğum ile iftihar ederim, zîra varlığım da mevcut olan Allah'tır!.. Vehim fitnesinden kurtulmuş, kendimi Hak'tan ayrı bir varlık olarak zannetmekten arınmış, Özümde var olan Allah'ı görmüş, böylece "ben"lik belâsından kurtulmuşum!.. Emâneti sahibine teslim etmiş, izâfi (göresel) benliğin gerçekte hiç bir zaman varolmamış olduğunu idrak etmişim ki işte bu iftiharımdır!..(A.H.)


Herhangi bir nimete meyleden eşyanın hakikatini anlayamaz. Allah ehli ise her şeyden arınmış olarak Allah a yakındır. Her şeyi Allah ile bilir.

“B hakikati” ile Allah ı bilip yaşayanın başka şeylerin yoksulu olması yani fakirliği ; başka şeylere ihtiyacı olmaması manasınadır. Başka şeye bakışı yoktur, ihtiyacı da yoktur. Samed’dir. O nun rızkı kalbindeki öz noktasının da batını olan Ahadiyet ‘ inden gelmektedir.
Fakirlik görüntüsünde asıl zengindir.
Çünkü kendisi için hiçbir şey bırakmamış kalbini bütün yaratılmışlardan dünya ve ahiret nimetlerinden ve onlara sahiplik arzularından temizlemiş  Allah için ma’mur hale getirmiştir.


Hadisi kudside “Yerlere göklere sığmam fakat mü’min kulumun kalbine sığarım” buyurmuştur.

Yani “kalbini bütün beşeri sıfatlardan arındıran, kalbindeki tüm meyilleri atan, her şeyi kalben bırakıp uzakaşan kulumun kalbine sığarım” buyurmaktadır.


**********
Dağın yolları zorludur..  Yükleri de çoktur yolcunun..

Sahip olmak istedikleri de vardır üstelik.

Olmak istedikleri de.

Bir yandan da zirveye doğru çekim alanına kapılmıştır.

Zirvedeki der ki;

Her şeyini ver de gel.

Öyle bir dikmiştir ki yolcu gözünü zirvedekine.

Bazen acı duymaz olur, kanasa fark etmez olur.

Elindekiler çıksa oralı olmaz, hatta canı gönülden verir her şeyini; olmasa da verir.

Yeter ki zirvedekinin yanına gidebilsin.

Zirvedekinin güzelliğine aşık olmuştur çünkü.

Dağa tırmanan daima bir daire çizer.

Dünya döner, gezegenler döner, güneş döner, ay döner, Mevlana döner,

Doğum ve ölüm döner, mevsimler döner, her şey döner, dönerken değişir..

Dönerken yokolur, dönerken varolur.

Döne döne tırmanır zirveye her dairede bağımlılıklarını atarak..

Her dairede La ilahe…  diyerek..

Zirvede ise Ahmedi olan oturur.

O bilinçte kendini bilen nefs, der ki ; La ilahe illallah !..

Hayatımızın miracı !..

Cehennem , cennetler , nebi ve resuller dairesi…

Museviyet dairesi, İseviyet dairesi hakikatlerinin ötesinde Muhammedi olabildiğinde fark eder ki Muhammedi olan Hz Muhammed(SAV) in rabbi olan Allah ismiyle işaret edilen var.

Ve esma mertebesi olan ceberut alemini geçer Lahut alemi denen Zat noktasında hiçlenmiş olarak ;

“Bugün Ahmed benim” der.

“Beni gören Hakkı görmüştür” der..

Allahu ekber diyebilen sadece O dur.

Lailahe illallah diyen sadece O dur.

O yüzden biz kestirme yoldan gireriz namaza; ne yapmak istediğimizin farkında olarak.

Allahu ekber !

Senden gayrı ne varsa attım sadece sen varsın , ben hiçbir zaman varolmadım ki !..

Namaz zaten miraçtır. Bizim için de miracını yapmıştır, yollar açıktır Risaletin ruhundan.

Ama biz belki de aramayı sevdik. Çünkü O ; o kadar güzeldi ki…Çünkü O ;  o  kadar  yakındı ki…

En son söyleneni en başta verdi bize ;

La ilahe illallah..

Dediki ;

“ Koninin tepe noktasından bakar gibi . “

Olay, yukardan aşağı, gökten yere değil; bir tekillikten açılan, gelişen, oluşan, meydana gelen algılamalara dayalı “çokluk” tarzında düşünülmelidir.

Her birim, aynı TEK’ten (melekût) meydana gelmiştir!. Melekût, birimin dışından gelen değil; birimin derûnundan zâhirine (bilincine) açığa çıkan, birimin varlığını meydana getiren mertebe anlamındadır!. Kurân-ı Kerîm’deki “B” sırrı, kişinin hakikatindeki bu mertebeye işaret eder!.(A.H)

İsa(AS) ın dediği gibi bilinç semamızdaki özgürlüğü fark edebilsek yeryüzü cennet olacak. 


Semamızın zirvesinde esma seyrinde olalım Dost gözü ile.

Hepimizin, bir gün zirvede açan çiçekler olabilmesi umuduyla...

Selam yaşamımız olsun ..