Dost an Kalbe Yansıyanlar ( 9 )
Ülkü Özgür

21.Temmuz.2008 // Ülkü Özgür //     ( pervaneyem@hotmail.com )

13-) ALDIKLARINIZ  KADAR  BASİTLİĞE, VERDİKLERİNİZ  KADAR  YÜCELİĞE  YAKLAŞIRSINIZ…   >>> : DOST'tan Dosta : A.H

 Hz.Aişe der ki ; rızkın sadece yiyip içtiklerimiz olduğunu sananın aklına şaşarım.

Rızık, kendisinden faydalanılan şey olarak tarif edilir. İhsan, pay, şükür, yağmur ve yiyecek manasında da kullanılır.


Evren alışveriş esası üzerine varedilmiştir.

Vermek ve almak evrendeki enerji akışkanlığının, hareket ve algı sahamızdaki görüntüsüdür.

Gaybımızdan varlık alemimize sürekli esma akışı var.

Bilsek te bilmesek te biz bunu yapıyoruz.

Öyleyse haydi daimi namaza !..


******

Kalbimizdeki öz noktadaki  yaratıcı enerji ile beynimizdeki özellikler, istekler, imajlar bizim fiziki evrenimize yansıyacak ve zuhura çıkacaktır.

Rüzgarın esmesi, yağmurun, karın yağması veya bahardaki tabi canlanma kadar doğal olan bir şeydir bu.
Olan zaten olacaktır.


Her şey çok güzeldir, mükemmeldir, yerli yerincedir.

Silip süpürüyoruz, yerleri temizliyoruz, faturalarımızı yatırıyoruz, çiçek suluyoruz, yemek yapıyoruz, kitap okuyoruz, geziyoruz, eğleniyoruz, uyuyoruz, çöpleri atıyoruz, çalışıyoruz, düşünüyoruz, yürüyoruz, koşuyoruz, vs…
Bir sürü şey yapıyoruz.


İnsan ilişkilerinde ya da yaptığımız diğer bütün rutin günlük işlerde menfaat için değil, nefsimiz için değil, sadece Allah rızası için yapıyorum dersek o ibadet olur.

Sürekli bu niyetle başladığımız işlerde şuurlu ve bütünle uyumlu oluruz.


Yaptıklarımız; seyir alemimiz.

Madem ki bizle beraber varlar, öyleyse adet kapsamından çıkmalı ki anlam kazansın. Bakışımızı değiştirdiğimizde anlam kattığımız kendimiz oluruz; çünkü bunlar bizim rızkımız, bizim esmamız ve bizden çıkıyor.

Tepkilerimizi yenileyip üst bilinç seviyesine taşımak durumundayız.


Her anımızı ibadete çevirmek niyeti ile;
Allah rızasını ve yakınlığı talep edelim.

Zaten yemek yiyoruz; bari Allah için, Allah ile yiyelim.

Zaten uyuyacağız; bari Allah  için, Allah ile uyuyalım.

Zaten konuşuyoruz; bari Allah rızasına uygun konuşalım, Allah ı konuşalım, Resulullah (SAV) ı konuşalım.


Bu vermektir.

Vermek niyetinde olan insanın en azından bunu yapması, bu bilinçte olması istenir.

Konuya dikkat vermek, daha dikkatli olmayı getirecektir.


Şu anda ne verebilirim ?

Ne yapsam Allah Resulu(SAV) benden razı olur ?


Farkında olmadan da bu bilinçte bulabilir insan kendini.

Bir şeyleri terk etmek, bırakmak, vermek niyetinde  olmamıştır.

Fakat çok yoğun bunalım, hastalık, çile, çeşitli kayıplar sonucu birçok şeyden otomatikman arınmış olduğu için sahiplik kavramları düşmüş ve açılan boşluğun yerini bilinçli davranma, basiretli olabilme, farkındalık durumu doldurmuştur.


Ancak özümüzden çıkan bir kudret üzüntüleri siler, doğru yolu gösterir, zayıfsak kuvvet verir, düştü isek kaldırır, hasta isek şifa verir.


Ve öyle bir verici olalım ki; gerçek insani bir fiil olsun o.

İnsanlığımızı gösterecek olan vericiliğimizdir çünkü.


İnfak iç huzurumuza vesiledir.


Çok katı olan birine Rasulullah(sav), yetimlerin başını okşamasını tavsiye ediyor.


Bu dünyada tek başımıza imişiz gibi yaşayamayız.

Etrafımızdaki muhtaçları görmek zorundayız.


Yetimi sadece içselliğimizdeki yetim bıraktığımız yanımıza, özümüze dönmek, gibi anlamayalım.

Bunun zuhurda karşılığı olduğunu unutmayalım.

Normal yaşamda da yetimler, fakirler, muhtaçlar var.

Onlara ziyaret ve yardım ile belki de içselliğimiz açılacak.

Yakiynimiz artacak.

Resulullah Efendimiz (sav):
“Sahip olduğunuz her nimetin hesabını vereceksiniz.” buyurunca sahabeden bir zat: “Şu üç hurmanın da mı ya Rasulallah?” dedi. “Evet, o üç hurmanın da!” diye cevap verdi Rasulullah Efendimiz…

Bu durumda, artık kimsenin “benim neyim var ki; infak edeyim?” deme hakkı kalmıyor…

O zaman;

“Bu gün Allah rızası için ne infak edebilirim?”.. duyarlılığı başlamalı.

“Mülk tamamıyla Malikel Mülk olana aittir.”

“Biz O’nun mülküyüz!”

*******


Madde bedenin ötesinde varolan varlığımız İlâhi İsimlerle, ilahi vasıflarla ve Zâtı İlahiyle kaim!

Yani biz Allah’ın esmâsıyla rızıklanıyoruz!

Allah’ın sıfatlarıyla rızıklanıyoruz
O’nun rızıklarıyla varız
“Rızıklandırdıklarımızdan infak ederler.”

Bir vermek vardır.. Bir infak etmek vardır…

Birisine birşey verirsin ama karşılığını alırsın…

Ama birisine birşey infak ettiğin zaman karşılığını beklemezsin.

Mesela sokakta bir ihtiyar gördün.. “ben buna bir sadaka verirsem Allah da bana on misliyle 100 misliyle misliyle verir.” der çıkarır bir sadaka verirsin... Bu infak değildir!

Veriyorsun, karşılığını da bekliyorsun çünkü..

Karşılığını beklemeksizin bağışlama!
(A.H)

*******

Verenin, infak edenin Allah olduğunun bilincinde olan karşılık beklemez.


Allah rızası için, Allah için veriyorum bakışından bir üste sıçrama yapıp “Ben vermiyorum veren Allah” bakışına geçebildiğimizde şirkten kurtulmuş oluruz.


Karşılık beklemenin temeli benliğe dayanır.

Ben buna sahibim ve ben bunu sana veriyorum diyen tabiî ki karşılığını da bekler.

Sahibi olmadığın bir şeyi verdiğinde karşılık beklemezsin.

Zaten senin değil ki..


İlginçtir;
Aramakta olduğumuz şeyi vermeye başladığımızda bulmaya da başlarız.

İnsan neyi aradığını kesin bildiğinde, aradığı şeye karşı bir yakiyni kesinlikle vardır ve o yüzden arıyordur.

Sorun varsa şudur; ne aradığını tam bilememek.

Ama ne aradığını bilmiyor bile olsa insan vermenin gücü nü keşfetti ise verdikçe istediği şeyin ne olduğunu da tam bilecektir.

Perdeler kalkacaktır basiretinden.

Elindeki parçaları birleştirmekle aradığına kavuşacaktır.

Maksat ne istediğini kesin bir imanla bilir olmak.

 Ve onunla ilgili sistemi harekete geçirmek.

Sistemi çalıştırmak vermektir.

Aramakta olduğumuz şeyi o kadar çok istiyoruzdur ki verdiğimiz her şeyi O nun için veririz.

Yaşamımız o olacak şekilde tüm bağlarımızdan sıyrılıp sadece O nu buluruz.


Ya da ;
"Şayet kişi yaptığı çalışmalar ile Allâh indinde kendisi için takdir edilmiş bulunan dereceye hak kazanamazsa, Allâh ona bir takım sıkıntı ve derdler verir, bunlara katlandırır da neticede o dereceyi ihsan eder" buyurulduğu için, bu durumu çok iyi anlamak icabeder.(A.H)

Bu dert ve sıkıntılar kişinin bağımlılıklarını varsandıklarını söker alır. Vermenin bir çeşididir bu.

Her hareketin bize aynen geri dönüşü vardır. Ne ekersek o nu biçeriz. Başka insanlara mutluluk ve güzellik veriyor isek yaşamımıza bunlar gelir..

Şimdiki anda ne yaptığımızın, ne istediğimizin, neyi düşündüğümüzün tam bilincinde olarak ancak geleceğimizin seçimlerini hazırlarız.

Tam bilinçli bir niyet; enerji verir, yapmamız gerekeni tetikler.

Vermek niyetinde olursak öyle ortamlar içinde bulunuruz.

Zaten vermek niyeti çıktı mı enerjisi ve kudreti de zuhur buldu içimizde demektir ki; fiile dönüşsün.

Niyetimiz, insanların ve her şeyin iyiliğine göre hareket edebilmektir.


Hepimizin yaşamda bir amacı ve başkalarına vereceği özel bir katkısı vardır.

Çünkü özelliklerimiz farklıdır ve esma alışverişimiz bu şekilde olacak.

Özel yeteneğimiz her ne ise bunu içimizde duyduğumuz aşk ile birleştirirsek yaşamımız vericilik olur.

En zengini olduğumuz konunun infakı bizden akar.

O yüzden ilk önce hangi özelliğimiz açısından zenginiz  diye bakalım.

Yaşamımız ondan vermek olsun.


Yüreğimizle, dost gözüyle yaşayabilmeyi öğrenebildi isek; nedensizce sevinç duyarız ve bereket olur, yağmur gibi yağarız hayata.

Gerçek insan olan nedensiz, amaçsız verir.

Olanı vermekten de geçer, yoktan vareder verir. Çünkü gerçek insan yaratıcıdır. Gerçek insan şifadır. Gerçek insan akıştır. Akış; sevginin eylemi olan veriştir.


Mesela ; Resulullah(SAV) ı sevdiğini söyleyen O nu yaşar.

O nu yaşamında üretir.

 “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” Hadisince her anını O na göre programlar.

O nun vermiş olduğu ahlaka, öğretiye ruh olur, el olur, dil olur, ayak olur.

Çünkü özünde hitap edenini bilir.


Semadır yaşamı; bir eli Hak ta, diğeri Halk ta.

“Halktan alıp halka satanlardan, değil; HAK'kın bağışını ulaştıranlardanız, Elhamdulillah..” der.


“namazı ikame ediniz; zekâtı veriniz”


ZEKÂT,
HAKK’TAN ALDIĞINI HALKA DAĞITMAKTIR!

“Hak’tan alıp halka vermek” diye anlatılan ve Mevlevî’liğe mâl edilen bir görüş vardır. Bunun, Mevlevî’likte sembolü de “semâ” denilen kendi etrafında dönme hareketidir.

Mevlevî’lerin bazılarının Mevlâna Celâleddin’i taklit ederek yaptıkları bu dönüşte en önemli nokta ellerin durumudur. Sağ kol yukarı kalkık vaziyette; sağ avuçta göğe bakar bir haldedir…Sol kol ise sol yana iyice açılmıştır yaklaşık 75 derecelik bir açıyla… Sol avuç içi ise yere bakar, el parmakları aralıklı olarak…

İşte bu görünüş, “sağ elle Hakk’tan alıp, sol elle halka dağıtmanın” sembolüdür… Hızlı bir dönüş, gözün gördüklerinin kaybolmasını, fâni dünya değerlerinin ortadan kalkıp, “Allah” isminin mânâsına “urûc” etmeyi ifade eder.

“Namaz”, Hakk’a urûctur boyutsal anlamda!

“Zekât” ta Hakk’tan aldığını halka dağıtmaktır!

Böylece görürüz ki aslında bu iki fiil bir bütündür!
(A.H)


“Bazen bir gülümseyiş sadaka sayılır.”

Diyen Allah Resulü(SAV) vermeyi hem çok basite, kolaya indirmiş görünürken, hem de içselliğe sevketmektedir insanı.
Basit gibi görünürlüğünün yanında aslında belki de en zorudur gülümsemek, çünkü bunun sahteliği olmaz.

İçsel sevginin dışa vurumunun en belirgin ve en güzel ifadesidir özden gelen gülümseyiş ki ; yeryüzünde cemalullah tan bir nurdur.


******


Birini içtenlikle dinleyebilmektir vericilik.


Durup dururken sevgiyle gidip arkadaşını, dostunu kucaklayabilmektir vericilik.


Koşulsuzca maddi manevi yardıma koşmaya hazır olmaktır vericilik.


Elindeki nimeti görüp daimi şükredebilmektir vericilik.


Dost’ta dikkati toplayıp; dost gözüyle görebilmektir vericilik.


Emanetin bir sahibi olduğunu akıldan çıkartmamaktır vericilik.


Sahip olduğumuzu zannettiklerimizi hakiki sahibine bırakabilmektir vericilik.


Kusurları görüp göstermek değil, örtmektir vericilik.


Çocuklarla çocuk olup onların safiyetinde kendini bulabilmektir vericilik.


Duyduğu, öğrendiği bir güzelliği karşılıksız, beklentisiz hemen paylaşma isteği duyabilmektir vericilik.


Bir büyüğün mana derinliğinde kendini yitirebilmektir vericilik.


An da mevcut olup yapılması gerekenin farkında olabilmektir vericilik.


Ve basitçe, sadece ve sadece sevgidir vericilik.


*******

Dünyalığını ve çıkarlarını “DİN”e tercih edenin başı “MEKR”den kurtulmaz! (A.H)

Vehimden gücünü alan Nefs, ayrılık demektir, birimsellik demektir ve vermeden almayı istemektir.

Kendini tamamlayabilme ihtiyacı içinde almak ister sürekli. Maddi manevi ister.

Farklı olmak, üstün olmak ve sahip olmakla eksiklerini tamamlayacağını düşünür. Oysaki bu nefs sınırlıdır. Sınırlı olan ne yapsa doyuma ulaşamayacaktır.

İstediğimiz kadar imajlar kurup bekleyelim istediklerimiz olmayacaktır.

Çünkü yöntem yanlış.

Vermenin gücü uygulanmadığında alamayacağız.

Ve hatta ticaret gibi “verdim aldım” lara giriyorsak yine alamayacağız.

Gerçekten alabildiklerimizin hepsi o konudaki koşulsuz verebilme gücümüzden gelir.


Aslında fıtri olarak işleyen akıcılık ve vericilik sistemi var evrende ve yapmamız gereken şey buna katılmak.

Rahmaniyetinden üretimiyle her an tüm esması ile “B hakikati” ile iş gören Allah var.

Özümüze döndü isek; ihtiyacımız ne ise o zaten vaktinde gelecektir bize, rahimiyetimizden.


Nefs sınırlı düşünce ve yargılama esasıyla baktığı için göremiyor.

Görebilse bu sefer kendiyle çelişkiye düşecek ki kendini feda etmesi gerekecek.

O yüzden de ne alabiliyor ne verebiliyor gerçekte.


Aldığını zannediyor ama kendini göremiyor.

Çünkü insan başkaları hakkında çok güzel tespitler yaparken kendini göremez.

Ne yaptığını fark edemez çoğunlukla.

Kendini vehme kaptırma, onla özdeşleşme durumundan dolayı.

Çeşitli rollere kapılır; güç duygusu, üstünlük, özel olabilmek gibi.


İstediğinin, özünde olduğunu bilmeyişin getirisi ; arar durur dışarıda kendini.


Aldığının hayali kavramlar ve vehimler üzerine kurulu olduğunu özü bildiği için uyum sorunuyla sürekli didişir etrafıyla ve kendiyle.


Din; nefsin bocalamalarına ve ben bilirim, ben yaparım, benim olmalı, ben buna layığım tarzı sınırlılıklarından arınması için ilaçtır.


Din; sorumlu ve bilinçli bir verme tavsiye eder.


Sorumsuz, vehmin elinde tutsak olmuş nefsin ise eline geçen her yetki; kendini alçaltması demektir.

Çünkü kullanıcısı vehim dir. Kendini yücelttiğini sanırken, etrafını küçümseyici tavırlar sergiler.

Emanet diye tanımlanan her şey şükür şuurundan çıkılıp ta açgözlülükle kullanılır olunduğunda; insan da, toplum da mekr halini yaşıyor demektir.


Allah ile olma, Allah için yaşama niyetinden çıkıp tam tersi Allah ı kendine uydurmaya başladığnda mekrdir bu.


Kendi fikrinin doğruluğunu kabulde diretmek, zorlamayı vericilik sanmak, dini nefrete dönüştürmek mekrdir.


Din adına dincilik yapmak mekrdir.


Burada ruhundan uzaklaşmış din, cimrilik, hırs, bencillik, israf, şımarıklık ön plandadır.

Menfi çıkarlara dini ve toplumu uydurmak ana niyet olduğu için dine hizmet sanısı da tutmaz.


Sahiplik ya da mülkiyet kavramı vehmi benliğin kendi varsanısını sürdürebilmek için uydurmasıdır.


İster dini kullansın ister başka vasıflarla kendini isimlendirip aldıklarına yenilerini ekleyip duvarlarını kalınlaştırsın, ne olursa olsun bu kendini köreltmedir, basitliktir. 

Vehmi benlik, gerçekte alamadığı için veya hayali kavramları alıyorum diye nitelendirdiği için verici olamamaktadır.
Evrensel olan tabi akış vehim engeline takılır ve tıkanıklıklar başlar, yanlış anlamalar, hastalıklar…


Kaos !!!!..


*******


Din=sistem ilmi insanın içinde yaşamakta olduğu ve yaşayacağı boyutları farkedip  değerlendirebilmesi içindir...Yani ilim tahsili bu ikisine dönük olur...

Ancak bu ilimlerle uğraşanların amaçları farklı farklıdır...

Kimi bu ilimlerle uğraşır, para kazanmak için... Kimi isim yapmak nam    kazanmak için...Kimi de varlığın ve kendinin hakikatını anlamak için...

“Din ilmi”, bildiğimiz bütün ilimleri kapsamına alan genel isimdir.

 Kişi içinde yaşadığı sistem ve düzeni ne kadar tanırsa, bu sistem ve    düzenden yararlanması o kadar mümkündür…
Hangi ilimle uğraşılırsa uğraşılsın, sonuçta Allah adıyla işaret edilenin   yaratmış olduğu SİSTEM ve DÜZEN ile ilgili birşeyler öğrenilmektedir...

Şimdi varlıktaki canlıları bir düşünün... hepsi birbirinin yararına dönük   olarak çalışmakta ve yaşamaktadır, ister bunun farkında olsun ister olmasın...

Bu mahlûkat içinde istiyerek verme özelliği olan tek tür ise İNSAN  türüdür...O başkalarına bir şey kazandırmak için karşılıksız verebilmek yetisine   sahiptir...

İnsanın bu karşılıksız verebilme özelliği, Allah için verme diye  tanımlanmıştır...

Bir insan, ilmini insanlarla karşılıksız olarak paylaşmıyorsa; para, pâye,  ünvan, saygı vs. vs. bekliyerek onlara açıklıyorsa o kendi hakikatına yazık   ediyordur!.

Gerçek ilim adamı, yağmur gibi herkesin üstüne yağar... Bir kısım   insanları kendine seçip onlara açıklayıp, diğerlerinden esirgemez...               

Yalan söylemez; dedikodu yapmaz, insanları arkalarından çekiştirmez;    gıybet etmez; iftira kavramını bilmez!.
İlim sahibi bilir ki, herkes her şeyi FITRATI kadarıyla değerlendirebilir;  dolayısıyla kimseyi kınamaz, küçük görmez!.
Dini dedikodu; dedikoduyu din edinmez!.

İlim, insanın öncelikle kendi araştırmacılığını ve gerçeği bulma arzusunu    tatmine yönelikse, çıkar için tahsil edilmiş olur..

Ben 35 yıldır bu ilimle uğraşıyorsam ve daha yaşadığım kadar   uğraşacaksam nasipse; bunu sırf kendim için yapıyorum; öğrendiklerimi de    kendime saklamayıp, karşılıksız olarak tüm insanlıkla paylaşıyorum..

Bunlar doğru veya yanlış olabilir ama benim çalışmalarımın mahsulü    budur işte!.

Ama bir kişi elde ettiği bilgileri nakde tahvil ediyorsa bir kişi bu onun için   biraz sorun getirecek demektir sistem gereği!.

Şimdi bir kişi kendini bilgili görüp, âlim sanıp, diğer yandan da yalan    söylüyorsa, dedikodu yapıyorsa, insanlarla uğraşıyorsa, gıybet ediyorsa, pâye    bekliyorsa, o kişi ilim yollu MEKRE uğramış demektir!.

 İlim sahibi SİSTEMİ ve FÂTIR’ı bildiği için bunların hiç birini yapmaz!.   

Birleştiricidir; parçalayıcı-bölücü değil!.

Hoşgörülüdür; azarlayıcı değil!.

Herkesi inancı gereği davranışlarda serbest bırakır; zorlayıcı değil; iş ki başkalarına zarar verici olmasın!.

Evet dostlar... Yaşamımıza bakalım...

Hayatımızda, hiç yalan söylemediğimiz kaç kişi var?

Hiç dedikodusunu yapmadığımız kaç kişi var?

Hiç gıybetini yapmadığımız kaç yakınımız var?

Öyle ise soralım kendimize ne kadar dürüstüm, diye...

Kişisel çıkarları için yaşayan ve en yakınlarına bile yalan söyliyecek kadar enteresan bir yaşam süren bizler...

Alim miyiz?... Evliyadan mıyız?... Mertebemiz nedir?... Ne bekliyoruz hayattan?...

Gerçekçi olmak çok zordur!...

Kendini aldatmamak ise hiç kolay değildir!.

Kim olursanız olunuz, lûtfen gerçekçi bir şekilde mercek altına koyup seyrediniz kendinizi... Ne kadarıyla kendiniz için yaşıyorsunuz; ne kadarıyla    çevrenizdekilere birşeyler kazandırmak ve bunu karşılıksız yapmak için    yaşıyorsunuz?

“Mekr”i kesen tek şey kişideki “tevbe-i nasûh”tur!.

Bunun da işareti, kişinin, “Allah Rasûlü”nün yolunda yürümeye başlamasıdır…(A.H)


Aldıklarınız kadar basitliğe, verdikleriniz kadar yüceliğe....


“nifak   ve   infak”


Nifak kelime olarak, dışarıya içindekinin zıddını yansıtmak, olduğundan başka türlü görünmek demektir.
 
Münafıklar ‘müslüman’ görünürler.


Bir konuda münafıkça ahlaka sahip olup da, bir başka konuda müslümanca ahlaka sahip olunamaz. Mesela namaz kılmayan münafıklar aynı zamanda vermeyi de bilemezler.


Çünkü çoğunlukla namaz ve zekat aynı ayetlerde geçiyor.


“Namaz”, Hakk’a urûc , “Zekât” ta Hakk’tan aldığını halka dağıtmak ise ve bu iki fiil bir bütünlük oluşturuyorsa,  bu ; daimi namazın yaşamıdır.


Onlardan bir fakir için bir şey istense, “Eğer Allah kereminden bize verirse biz de onlara sadaka veririz, böylece biz de salihlerden oluruz!” derler. Fakat zengin olduklarında  sözlerinden dönerler ;

Onlardan kimi de Allah’a muahedede bulundu (şöyle and içti): “Eğer bize fazlından verirse, andolsun ki  kesinlikle tasaddukda bulunacağız ve elbette salihlerden olacağız”.(Tevbe-75)


Ne vakit ki onlara (Allah) fazlından verdi, onunla (o verilenle B sırrınca) cimrilik ettiler ve yüz çevirerek döndüler. (Tevbe 76)


“Mal sahibi, mülk sahibi!
Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk te yalan,
Gel birazda sen oyalan!!”
Y.Emre

*******


Cennet Bahçesinde rızıklananlardan olalım !..


Yaşam Rabbülalemiyn i bilme, tanıma sanatıdır.


Her şeyden arınıp Dost a çevirmek gerek özümüzü.

Özümüz şirk kabul etmez.

O bir güneştir ki kudret ışığıyla eksiklikler tamamlanır, parçalanmışlıklar bütüne döner.


Özünü bilene yaşam rahmettir.

Basitçe verir.

Kendi şükrünü kendi ortaya koyuyor, kendi vericiliğiyle, kendinden kendine..


“Evimle minberimin arası Cennet bahçelerinden bir bahçedir ve minberim de Cennet bahçelerinin üzerindedir”(Hadis)

Cennet bahçesi olan, özümüz olan Dost sinesinden alalım rızkımızı ; Kalbimizden   dilimize, elimize, …


Zat evimizden; sıfatımıza, esmamıza….. nüzul edip yankı olsun Dost minberinde….


Dağıtalım tüm insanlara sevgiyle..


Cennet bahçesinde daimi secdede kalabilmek dileğiyle..


Selam yaşamımız olsun..