Dostan Kalbe Yansıyanlar ( 17 )
Resmı Tıklayın Ülkü Özgür un özel sayfasında evelki yazılarını OKUyun

18.Eylül.2008 // Ülkü Özgür //     ( pervaneyem@hotmail.com )

22-)  DOSTLUĞU  YÜRÜTEN,  FEDAKARLIKTIR !..
 

Resulullah Efendimiz (SAV) ;


“İman etmedikçe cennete giremezsiniz" diye “içsel huzuru imana bağlarken…”  ;    zahirdeki uygulanışını  "birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş sayılmazsınız!" sözü ile yine imana döndürüyor.  “Özündekini karşındakinde gör” misali..

"Mü'min, seven ve sevilen, dost olan ve dostluk kurulandır, sevmeyen ve sevilmeyende, dost olmayan ve dostluk kurulamayanda hayır yoktur!" diyor.

O halde ; “hakiki Dost Allah’tır.” sözünü kalbimize tam yerleştirip , şu hadise de bakalım ; “Kişi dostunun yolundadır. O halde sizden her biriniz dost edineceği kimseye iyi dikkat etsin.”

Toplumdaki ilişkiler, tahammül ve sabır ile ayakta duruyor genellikle. Anne, baba, yakın akraba ilişkilerinde bile ciddi algı farklılıklarından kaynaklanan uyuşmazlıklar varken, arkadaşlıkların dostluk kıvamına gelmesi ise çok ender. Ancak öz sevgisine sahip insanların birbirini çekmesi neticesi gerçek dostluklar gelişebiliyor.

Fedakarlığın özü sevgidir. Katlanma ile dostluk olmaz. Katlanmanın olduğu yerde sevgisizlik vardır. Çeşitli sebeplerden ötürü katlanır insan. Sevgiyi bilmiyoruz, biliyormuş gibi yapıyoruz. Gerçekten bilsek koruruz dostlukları. Çünkü eğer bir haz, mutluluk veriyorsa beraberlikler, korunma yolları bulunmalıdır. Dostluk öğrenilmelidir. Burada asıl amaç ise, sevgiyi korumak ve çoğaltmaktır. Özümüzün yansımasıdır; sevgi. İçsel barışımızın teyididir.

Malzemelerin tam da olsa yine de yemek yapamazsın bazen. Bu da bir sanattır. İşe ruhunu,  sevgini katman lazım. Her şeyin ruhu olduğu gibi her işin de bir ruhu vardır. Varsaymakla, geçiştirmekle hiçbirşey kıvamını bulamaz. Dostluğu yürüten de istidattır kabiliyettir. Toplum  ilişkilerinden, kesret bakışından tutalım da ; Allah için, Allah ile, Allah’a olan dostluğa kadar..


“Zuhur bulmuş fedakarlık fiili”, tekamül etmiş bir bilinçtir.
Dost bilincidir.
Dost yansımasıdır.


Ülkü Özgür
Kişi ne yaparsa kendine yapar. İyilik te, kötülük te. Gerçek dostluğa giden yola girilmiştir fedakarlıkla. İsterse tek taraflı olsun, bu da fark etmez. Birisi var ve o başka birisine dost, ya da iki kişi birbirine dost gibi anlamayalım. Dost olanın fiilidir fedakarlık. Dost olanın fiilidir, halidir vericilik. Dost olan herkese dosttur. Kısımlara ayırmaz, bölmez, parçalamaz. Bu yüzden fedakarlık ; derin düşünebilmekten, kapsamlı bakabilmekten, yapılması gerekeni görebilen basiretten kaynaklanır. Öz den kaynaklanır.












İnsan farkındalığın getirisi fedakarlık sayesinde incinse de, acı da çekse derin düşünebilmeyi öğrenmiştir. O kendisi Dost ‘ tur. Karşıdan beklemez. Çünkü öğrenmiştir ki dış dünya diye bir şey yoktur.


Sevgi mutlaka yankılanıp geri dönecektir. Yeter ki dürüst olalım kendimize ve fedakarlık zannettiğimiz şeyi sevgiden yoksun yapmayalım . O’ nun adı riya, ikiyüzlülük, münafıklıktır. Belki bizim beklediğimiz suretten değil, ama mutlaka evren cevap verecektir; gerçek fedakarlığın yaydığı enerjiye. Sürekli olan vericilik en azından içsel huzuru getirecektir. İçsel huzur; huzurda olmaktır. Amacımız Allah dostluğunu yaşamaksa, gerisi mühim değil.


Biz dost isek bunu karşımızdakine de veririz. Ne istiyorsak onu buluruz. İçtenlik, içtenlik verir. Güven güven olarak geri gelir. Fedakarlık fedakarlıkla karşılık bulur.


İnsan kendi  içinde ne  kadar derinlere inip te kendini tanıyabilirse zahire aksettirdiği fedakarlığının türü, kalitesi de yüksek olur. Çünkü fedakarlıkta karşındaki kişinin de özüne inebilmek vardır. Özler tektir. Ne kadar derin duyabiliyor isek o kadar derin, o  kadar içten olabiliriz.


DOST  OLARAK  ALLAH’ I  İSTEYEN  HERŞEYİNİ  FEDA  ETMEK  ZORUNDADIR


Dostluk ve fedakarlık sahnelerle “Resulullah Efendimiz’ in” hayatından öğrenilmeli.
Çünkü hiçbirimiz O nun gibi yaşamadık.
Hiç birimiz O nun gibi sevmedik. 
O bir tekti.
O ilkti.
Temel attı ve bir bina yaptı ; “yaşamın Kuran oluşu”ndan.
Bizler sadece ondan yansıma olma niyetindeyiz; “istidadımızla, kabiliyetimizle ve Dostta hiçlenebilirliğimizce.”


İçselliğinde duyduğu hakikati aramak, bulmak, açığa çıkartmak uğruna Yakup gibi özündeki Yusuf ‘una hasretle bıraktı her şeyi .
Bıraktı ve gitti , feda etti kendini öz kabri misali Hira’ da .
Maksat dinmeyen özleminin ne olduğunu bilmek !..
Maksat o kokuyu duyan kalbin götürdüğü yere ulaşmak !..


Özüne hasreti…  Dost’a hasreti…   O en yüce refikine kavuşabilmenin halini…   aşkla, acıyla, fedanın her çeşidiyle öğretti bize.   Ve yaşattı hissedebildiğimiz ölçüde.


Ölmeden önce ölmek nedir?

Ölümü özlemek nasıl bir zevktir ki istenir?


Neden bir insan o ıssız dağda tek başına oturur?


Hıra mahremdir. Derinliktir Hıra. İç sancımızdır Hıra. Hıra sırdır.  Hıra özlemektir.


Neden varım?


Neyle varım?


Nasıl bir akıştır ki ; içini ısıtır, kavuşturur, diriltir, yine öldürür özlemle, yine diriltir. Sonsuz kere sonsuz kavuşmalar yaşatır kendinde.
Feda etmişliğin hediyesi “hiç” liğin ortasında tenezzül buyurur “Dost Vechi” nden . En güzelinden.  En Sevgiliden !..


Kokun gelir; su gibi gelirsin, gözyaşlarım gibi, hüzün kuyusundan fışkıran coşkunluk gibi, cem etmişlik gibi tüm vasıflarınla seni..


Ya duyamazsam..   ya fark edemezsem seni..    ya anlayamazsam…


Şah  ve  mat !..


Zat  AH ad !..


Ellerimi  uzatırım ; “ tamam, işte şimdi” diye… yakalayamam ki seni ..


Yetişmiyor elim…


Tutsana ..


Özlemin zirvesinde sel olup secdede Dost gönlünde kıvrılıp iki büklüm.


Dinmeyen istiğraklardan ;


La mevcude illa Huuu !..


Gecenin ortasında Aişe yi uyandıran o inleyişten bir duyuş olabilmek mi ?


Feda edişin, terkin şükredişi mi “AH ad” daki mana izi ?


Ehadiyet'i ilâhî'de, mutlak "BEN"lik kavramı dahi yok olur ve "HİÇ"lik oluşur!..

"HİÇ"lik yani "â'mâ"dan ne bir mertebe olarak sözedilebilir ne de hâl olarak."Allah â'mâ ’dadır" hükmü bu nokta ile alâkalıdır!..

Allah için, daha doğrusu "ALLAH isminin işaret ettiği mânâ” için, zaman bildiren geçmiş, hâl, gelecek kavramları kullanılamaz!.. Allah, bu kavramlardan münezzehtir!.. Bu sebeple, Arapça’da, "Allah â'mâ 'da idİ" denilmişse dahi, bu muhâtaba olayı anlayışına göre izah etmek için kullanılmış bir ifadedir. Biz dahi kitaplarımızda bu ifadeyi böylece naklettik.

Ancak doğrusu ve gerçeği odur ki; Allah, zaman kavramı ile kayıtlanmaktan münezzeh olduğu için, ".....idi" veya ".....cek" kavramlarından beri olarak, süreklilik mânâsı içinde anlaşılmalıdır!..

Bu yüzden de hadîs-i şerîfte geçen mânâyı ehlullah, "Allah â'mâ ‘dadır" olarak müşahede eder. Ezelen ve ebeden!.. Ve hattâ ezel-ebed kavramından münezzeh olarak!..

İşte bu durumda FAKRIN FAKRININ FAKRI meydana gelmiş olur!..
(A.H.)



SAHABEDE  FEDAKARLIK

Ülkü Özgür
Resulullah (SAV) Efendimiz’ e mal ve canlarıyla fedakarane destek veren sahabe ;  imanlarının tezahürleriyle bizler için her asırda tek örnektir. Resulullah’ ı (SAV) kendi nefislerinden önde tutmuşlardır ki ; gerçek imanın getirisi bu olmalıdır. İnsanın içinde genetik yolla taşıdığı ve şartlanmalarla şekillenmiş olan yapısını , bilincine ördüğü duvarları; zahiri görüntüsüyle baskı ve zorlamaları iman gücüyle yenmesidir bu. Resulullah (SAV) ın fetih halini beraber tek bir nefs, tek bir bilinç olarak yaşamanın zuhurudur. O gün tek bir nefs olarak Hz.Muhammed’in (SAV) Rabbi olan Allah a urucumuzu her an o risalet ve o kulluk bilinciyle dillendiririz fiillerimizle, sadakat ve fedakarlığımızla.. O’ nun kulluğunu yaşıyoruz yapabildiğimizce. Dost’ ta hakikatimizi hatırlayabildiğimiz ölçüde.

















“Rabbimiz, doğrusu biz, diye imana çağıran münadiyi işittik ve hemen iman (tanıdık, tasdik ve şahadet) ettik... Rabbimiz mağfiret et günahlarımızı, kötülüklerimizi keffaretle/sil ve bizi EBRAR ile beraber vefat ettir”.(Ali İmran 193)


Ümm-i Ümare Nesibe Binti Kab


Çocuklar ve yaşlıların yanı sıra, Resulullah (sav) döneminde ihlas, cesaret ve fedakarlıklarıyla öne çıkan bir diğer kesim ise mümin kadınlar olmuştur. Bu örnek kadınlardan biri “Ümm-i Ümare Nesibe binti Kab” 'dır. Gazilere su dağıtmak ve yaralarını sarmak göreviyle katıldığı Uhud Savaşı'nın şiddetli bir anında, Resulullah'a saldıran bir kimseye karşı fedakarca bir mücadele vermiştir.


"Kendilerini, hanımlarını ve çocuklarını korudukları gibi Allah Resulünü de koruyacaklarına" dair Akabe'de Allah Resulüne biat eden Nesibe binti Kab, savaşın bir anda Müslümanların aleyhine dönüştüğünü ve düşmanların Allah'ın Resulü'nün etrafında yoğunlaştığını görmüş ve kılıca sarılarak Resulullah (sav)'ı korumaya çalışmıştır. Diğer sahabelerle birlikte Resulullah (sav)'ın etrafını çevirerek vücutlarını ona kalkan yapan kişilerden biri olan Nesibe binti Kab, pek çok yerinden yaralanmıştır.


Semmas B. Osman El Mahzumi


Sahabe-i Kiram her olayda "Allah Resulü (sav), müminler için kendi nefislerinden daha evladır..." (Ahzab Suresi, 6)   ayetiyle bildirilen ahlakı yaşamış, Allah Resulü 'nü korumak için kendi canlarını ortaya koymuşlardır. Bu ahlakı yaşayan müminlerden biri de “Semmas b. Osman” 'dır. Uhud Savaşı esnasında Resulullah (sav) ' ı arkadan vurmaya çalışan bir kimsenin önüne atılarak kendisini O’ na siper etmiş ve aldığı ağır yara ile şehit olmuştur.


Talha Bin Ubeydullah


Hz. Ebubekir ve Hz. Osman'ın ardından Resulullah (sav) ' a  tabi olarak ilk Müslümanlardan olma şerefine erişen ve bundan dolayı işkenceye uğratılan “Talha bin Ubeydullah” da Uhud Savaşı'nda Resulullah'ı koruyabilmek için büyük kahramanlıklar gösteren sahabelerdendir. Resulullah  (sav)' ın yanında bulunan bütün sahabelerin şehit düşmesiyle birlikte  O'nu koruyabilecek tek kişi Talha bin Ubeydullah kalmıştır. Pek çok kılıç darbesi almasına rağmen büyük bir cesaretle savaşmaya ve Resulullah'ı korumaya devam etmiştir.


Malik bin Zübeyr adındaki çok keskin bir nişancının Efendimiz (sav) 'e attığı oklara karşı koyabilmek için oklara elini tutan Talha bin Ubeydullah'ın eli parçalanmış ve parmakları bu yüzden çolak kalmıştır. Bu savaşta seksene yakın yara aldığı, hemen her yeri kılıç, mızrak ve ok darbeleriyle yaralandığı halde Resulullah'ın yanından ayrılmamış, O'nu korumaya çalışmıştır. Hz. Ebû Bekir ve Sa'd bin Ebî Vakkâs, Resûl-ü Ekrem Efendimiz (sav)'in yanına yetiştiği sırada kan kaybından bayılan Talha bin Ubeydullah'ın ayılır ayılmaz sorduğu ilk soru ise kendisine değil, yine Resulullah'a yönelik olmuştur. Bu olay rivayetlerde şöyle anlatılmaktadır:


Resulullah Efendimiz (sav), Hz. Ebûbekir'e, hemen Hz. Talhâ'ya yardıma koşmasını emrettiler. Ebû Bekr-i Sıddîk, Hz. Talhâ'nın ayılması için mübârek yüzüne su serpti. Talhâ bin Ubeydullah Hazretleri ayılır ayılmaz;


- Yâ Ebâ Bekir! Resûlullah nasıl?


- Resululah iyidir. Beni O gönderdi.


- Allah’ a sonsuz şükürler olsun. O sağ olduktan sona her musîbet hiçtir.


Abdullah Bin Zübeyr


Abdullah bin Zübeyr ise henüz “on iki” yaşlarındayken Yermük Savaşına, bundan dört sene sonra ise Mısır'ın fethine katılarak küçük yaşta gösterdiği şevk ve cesaretiyle tüm Müslümanlara örnek olmuştur.


******

Asıl fedakarlık; Resulullah ‘ ta hakikatimizi bilmek, bulmak için nefsimizden fedakarlık etmek, bağımlılık yapan, bizi “nesne bilincinde tutan” yanlarımızı terketmektir.

Bunlar, kendimizi bilmemizin de konusu olan ; tutkularımız, eş koşmalarımız, ön yargılarımız, sabırsızlığımız, dikkatsizliğimiz, mal mülk, iş, toplumsal statü, itibar, bilgi, eğitim, fiziksel görünüm, özel yetenek, kişisel ve ailesel geçmiş, ırkçılık ve vehmin varettiği her şeydir.

Hz.İsa (AS) ; “Ne mutlu nefste fakir olanlara; çünkü, melekut onlarladır.” demiştir.

Dünya ortamında toplu halde yaşıyoruz ve ister istemez toplumsal kurallara uymakla mükellefiz. Yaptığımız işler ve beşeri ilişkilerimiz etrafında şekilleniyor yaşamımız. İçselliğimiz bu şekilde zuhur buluyor. Sürekli aşama kaydetmemiz gereken koşullarla iç içeyiz. Rahatımızdan, aklımızdan dikkatimizden vermemiz gerekiyor ; “ Bu konuda ne yapabilirim? Nasıl davranabilirim?”

Yaşamın sırrı “ölmeden önce ölmek” ve ölüm diye bir şeyin olmadığını bilmektir.

Allah için yaşamanın önemini kavramış olan ; her türlü dünya isteklerinden fedakarlık gösterip vazgeçer. Bunu Allah için yapar.

Hakiki Dost Allah tır.

Tüm boyutsallığıyla terk edebildiklerimizle, uluhiyetiyle, ahadiyetiyle kendi algısının mahalli haline gelebilmek..

Fedakarlık ve terk ile başlayan bu yolculuk etrafımıza yaydığımız mana ile , enerji ile, içsel ve dışsal bir aydınlığa dönüşür. Bütün hikmetler ve varlık alemi kulun yanan gönlünde erir, biter, yokolur.

Bütün isteklerimizi ve benliğimizi oluşturan her şeyi feda edip Dost’ un hakikatinde Allah kulu olarak yaşamak Dost’ luğu yürüten ve bilincimizi  ileriye taşıyan tek şeydir.

Resulullah Efendimiz (SAV) Hz. Ebu Bekir (RA) hakkında şunları söylemiş;

“ Bu mescidde Ebu Bekir (r.a.)’in kapısı müstesna¸ her kapı kapanmıştır. Sohbet ve arkadaşlıkta¸ Ebu Bekir (r.a.)’den daha faziletli hiçbir kimseyi tanımıyorum. Ben Allah’ın kullarından birini dost edinecek olsaydım¸ hiç şüphesiz Hz. Ebu Bekir (r.a.)’i dost edinirdim”

Hz. Aişe (r.a.) Rasulullah (s.a.v)’ın son dakikalarını anlatarak şöyle diyor:

“ Rasulullah (s.a.v)’ın önünde¸ içinde su olan büyük bir kab vardı. Elini suya sokuyor¸ ıslak elleriyle yüzünü meshediyor ve sonra da şöyle diyordu:

En yüce Dost ‘a¸ en yüce Dost ‘a !...”

******


Allah’ın rahmeti ve selamı O ’nun Dost ‘ luğunu yürütenlerin üzerine olsun.