Dostan Kalbe Yansıyanlar ( 18 )

26.Eylül.2008 // Ülkü Özgür //     ( pervaneyem@hotmail.com )

23- CAHİL İDRAKTAN NASİBİ OLMAYANDIR  ..
 

Resmı Tıklayın Ülkü Özgür un özel sayfasında evelki yazılarını OKUyun

Diğer tüm mahlukattan insanı ayıran özelliği ; “bilgi edinebilme, veriler arasında bağlantılar kurarak idrak edebilme ve bunu yaşamda kullanabilme” farkıdır .


“Kendini bilme” yolunda olan, “idrak kapasitesi” olan insan, cahillikten uzaktır. Yeniye açık olduğu için idrake de açıktır. Burada “İdrak” ten beklenen ; özgürlüğe götürücü olmasıdır . Tüm cehalet duvarlarını yıkmasıdır.
Kendi derinliklerini yaşayıp tanıyabilmeyi , fıtri akışta Rabbine teslimiyetinin huzurunu “bilinçli şekilde” bulmaktır.


Cahilliğin idrake dönüşümü ; “gayriyet hissinin gitmesi” ve yaşamın “B gerçeğince” okunmaya başlanmasıdır.


Cahillik ; yaşamı “belli kalıplara sokarak” kendisine olduğu kadar çevresine de zarar verir.


Cahil, kendine bakmaz, kendini sorgulamaz.
Karşısındaki vardır ve suçlar, eleştirir.
Cahil hep haklıdır ve başka fikirlere yer yoktur hayatında.
Birlikte akabilmeye, cem olabilmeye tahammülü yoktur.
Birilerinin ilimlerini ya da varlıklarını, payelerini kullanır, ezer geçer, kırar döker ..
Herkes kullarıdır o ise eşsiz Tanrı !..


Basiret lazım görmeye ..


İsa lazım ilmi kudret etmeye ..


Ashab-ı Bedir olmak lazım ki ; ebediyen  cehaleti öldürmeye ..


Cahil olan eşsizdir (!), mükemmeldir (!), yargılama merkezidir (!), tanrıdır (!).


Kendi egona verdiğin bütün payeler cahilliğinin göstergesidir.


Bu cehalet biraz daha şişirilirse “Ben yeryüzündeki Tanrınızım !..” diyecektir ki zaten diyor ..


“Onlar dünya hayatının sadece zahirini bilirler..”  buyuruluyor ;  olayları , olup bitenleri değerlendirirken zahiri itibariyle görürler. Tam değerlendirebilme işlevini oluşturmaz..


Gerçek idrak ehli ; “kendini ilan etme” ve “bir şeylerle öne çıkıp kendini gösterme” çabasında değildir.


Her idrak haktır; ama kişi hangi mertebedeyse, idraki sadece o mertebenin sınırları içinde haktır; idraki yükseldikçe, basireti keskinleştikçe bir önceki idraki değişir. Daha geniş bir perspektiften görüş açılır. Fıtri kulluğunun bilincine varmış, fiil olarak bunu ortaya koyabilen olmuş, Rabbinin yansıması idrakin güzelliğinde tüm esmasını düzene sokmuştur; Rabbül alemiyn’ i okumak niyetiyle.


Cehalet en süfli boyutundan dini kullanır. Yaşamı kullanır. Açıkça “ben senin Tanrınım” der, tavırlarıyla sürekli vurgular.
En zayıf en cahil olduğumuz konudan çıkan.
İçimizden çıkan.
Dışımızdan korkutan.
Zaaflarımızı kullanan.
Vehim ile, zan ile hitap eden.


Esma işlev bozukluğu yaşar, karışıklık yaşar. İdrak bulanır.


İç’ te ve dış’ ta deccal !..


İdrak ise tam tersine herkesi dinler, herkese değer verir. Beklenmedik yerden olmadık güzelliklerin doğacağına inanır. Mümin ümitsiz değildir ki cehaletin ve vehmin oyuncağı olsun.


Bir dost’ un  çok sevdiğim ifadesiyle ;


İnsan kendi kendinden hiç korkar mı ?


İdrak sahibi yabancı görmez, düşman görmez.


Bilmeyen korkar, her şeyden korkar, O korunmalıdır. Benlik korunmalıdır ; çünkü elden gitme ihtimali var. Ve silahı dışa doğru tutar, düşmanlarına doğru tutar. Dostluk, yakıyn, kurb kavramları korkusundan dolayı zuhur bulmaz, bulamaz. Düşmanları vardır. Dışarısı vardır.


Biraz olsun idrakten nasibi olan, kendini tanıyabilme yolunda olan, idrakten nasibi olan kimse ise “cahilliği” kendine verir. Korunacağı tek kişi kendisidir. Tanıyamadığı yanlarıdır. “Ya bu şekilde öte tarafa gidersem ?...” düşüncesidir. Ama levm etmek öğrenilir mi bilmiyorum, içten gelmesi lazım. “Eyvah yangın var !..”  misali .. “Ben ne yapıyorum?..”  misali..


Deccal diyor ki ;


Hadi yaa her şey Hak !..


Hidayet nuru Mehdi diyor ki ;


O zaman incinmesene ..   


Küsüp kaçmasana .. 


İdrakinle Hak fiili ortaya koysana ; sistem gereği “B gerçeğince” .. 


“O zaman Hak” sın..


Sistem var, sistem içinde varedildik ve sünnetullah kuralları geçerlidir.


İdrakten nasibi olmayan “  EBU  CEHİL  ”  nasıl  davranıyor ?

Nüfuzlu ve servet sahibi bir aileye mensup olduğundan, elindeki imkanları “mazlumları ezmede” araç olarak kullanan biri olarak tanındı. İslamiyet’in doğuşu ile birlikte, Resulullah (SAV) ‘ ın en azılı düşmanlarından biri olarak nam saldı. “KİBİR, GURUR, KAVMİYETÇİLİK” gibi kötü özellikleri Resulullah Efendimize tabi olmaya engel teşkil etti. Açık bir şekilde, kendi  “kabilesine mensup” olmayan birisini kabul etmeyeceğini bildirdi.

İman edenlere engel olmak için her yolu deneyen Ebu Cehil, yoksul ve güçsüz olanları döverek, işkence yaparak engellemeye çalışırken, zengin ve ticaretle uğraşanları iflas ettirmek, toplumda itibar sahibi ve değer görenleri ise, saygınlıklarını yok ettirmekle tehdit etti.

İslamiyet’i kabul edip iman eden Ammar bin Yasir ile babası ve annesi Sümeyye’ ye çok ağır işkenceler uyguladı. Bu işkencelerden sonra Sümeyye şehit oldu.

Hicret edenleri engellemeye, gitmiş olanları türlü hilelerle geri getirtmeye çalıştı.

Ebu Cehil, Risaletin altıncı yılında adamlarıyla birlikte, Safa Tepesi civarında bulunan Resulullah (SAV) Efendimizin yanına giderek türlü hakaretlerde bulundu. Ağır sözler sarf ederek rencide etti. Üzerine toprak ve pis şeyler attı. Efendimiz’ e işkence yapıp olay yerinden ayrılan Ebu Cehil ve adamlarının yaptıklarını duyan ve henüz Müslüman olmayan, Allah Resulü’ nün amcası Hamza yapılanlara çok sinirlendi. Ebu Cehil ve arkadaşlarının yanına gitti. Omzunda bulunan yayı Ebu Cehil’in kafasına vurup yardı. Müslüman olduğunu, gücü yetiyorsa bundan sonra karşısına çıkmasını söyledi. Ebu Cehil hiçbir şey yapmadığı gibi adamlarına da karışmamalarını söyledi.

Hac mevsiminde, Resulullah ile yapılacak görüşmeleri engellemek isteyen Ebu Cehil, adamlarıyla birlikte Mekke’nin giriş ve çıkış noktalarını kontrol altına aldı.Kabe’de namaz kılan Efendimiz’ in üzerine deve leşi attırdı.

Efendimiz’ in öldürülmesinin herhangi bir kabile veya şahıs üzerine mal olmaması için, her kabileden güçlü bir kişinin seçilmesini, seçilenlerden oluşacak kişilerin öldürme işini gerçekleştirmesini söyledi. Bu gençler ellerindeki hançerlerle hep birlikte Efendimiz’ e saldıracak ve böylece kimin tarafından öldürüldüğü bilinmeyecekti. Böylece, Efendimiz’ in kabilesi ile doğabilecek bir kan davasının da önüne geçilmiş olacaktı. Bilindiği gibi, hicret gecesi yapılan hücumda, Resulullah’ ın evine giren saldırganlar, yatağında Hz. Ali’yi görünce şaşkına dönmüş ve planları boşa çıkmıştı.

Ebu Cehil, sadece Müslümanlara değil, gücü yettiği herkese zulmetmeyi alışkanlık haline getiren bir kimseydi. Mekke’ye gelen yabancılara ve tüccarlara son derece merhametsiz davranarak ellerindeki malları değerinin çok altında satın alma yoluna giderdi. Verdiği fiyatı, kendisinden çekinildiği için kimse arttırma yoluna gitmezdi. Mekke’ye gelen Zübeyd kabilesine mensup bir tüccar aynı muameleye muhatap oldu ve malına çok düşük fiyat biçildi. Ebu Cehil’den çekinen diğer tüccarlar da fiyat arttırmadılar. Durumu Resulullah (SAV) Efendimize bildiren tüccarın malının değerinde satılmasını sağlayan Efendimiz, Ebu Cehil’in tepkisiyle karşılaştı ve kendisi ile kavga edildi.

Ebu Cehil’in bütün saldırı ve hakaretlerine rağmen, defalarca imana davet eden ve Müslüman olmasını isteyen Efendimiz, onun veya “Ömer bin Hattab” ’ın iman etmeleri ve bu şekilde İslamiyet’in kuvvetlenmesi için dua etti. Bir süre sonra Ömer (ra) Müslüman oldu.

Bedir Savaşı için yapılan harcama ve ihtiyaçların karşılanması için gereken maddi desteğin büyük bir kısmını “Ebu Cehil” karşıladı. Bizzat “Bedir Savaşı” na katıldı. Bu savaşta Medineli “ Muaz ve Muavviz ” kardeşler tarafından öldürüldü. Kendisi ile birlikte yetmiş müşrik öldürüldü. Ölümüyle birlikte müşrik ordusu büyük bir bozguna uğradı.

Muhakkak ki biz onların boyunlarında ağlal (halkalar, kayıtlar, bağlar?) oluşturduk... O (ağlal) çenelerine kadar (dayanmış) dır... Artık onlar (boyunlarını çeviremedikleri için; yani, boyun eğme-hakikatlerine itaat-teslimiyet-fena’dan engellendikleri için) başları yukarı doğru kalkıktır (dik başlılardır).  (Yasin 8)

Onların önlerinden bir sed ve arkalarından bir sed oluşturduk da böylece onları (gece karanlığı gibi) bürüdük (her yönden perdelenip kapatıldılar)... Artık onlar görmezler.   (Yasin 9)

Onları uyarsan da uyarmasan da onlara birdir; iman etmezler!. (Yasin 10)

ayetlerinin inmesine sebep olarak, Ebu Cehil’in gösterildiğine işaret edilmektedir. Çünkü, Ebu Cehil yemin edip ; “Ben secdede Muhammed'i görsem, bu taşla onu vuracağım,” demiş. “Büyük bir taş alıp gitmiş. Secdede gördüğü vakit kaldırıp vurmakta iken, elleri yukarıda kalmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namazı bitirdikten sonra kalkmış; Ebu Cehil'in eli çözülmüş.” ve hiçbir şey yapamamıştır..


Şeytan Ebu Cehil ‘ lerle , Deccal’ larla , Firavun kafalarla aramızda ..
Dikkat edelim en iyi kullandığı silah ; “hile”  ..
Olmadığı bir şeymiş gibi gösteriyor kendini ve her şeyi ..
Paye veriyor ki payeyi kuşansın  ..


Cehalet ‘ e  tavrımız nasıl olmalı ?


Hz. Âişe der ki :


Bir gün içeri girmek için birisi geldi.
Resulullah Efendimiz (SAV),  “Müsaade edin, içeri girsin! O kabilesinin en kötüsüdür..”  buyurdu.
O kimse, odaya girince, gülerek karşılayıp iltifat etti. O kimse gidince merak edip sordum :
- Ya Resulallah, kötü biri dediğiniz kimseye iltifat etmenizin sebebi nedir?


Buyurdu ki:


“- İnsanların kötüsü, zararından korunmak için kendisine ikram edilendir...” [Buhari]
 
Resulullah Efendimiz (SAV)’ in bu farklı hareketine çifte standart değil, “müdara” denir. Müdara sünnettir.
Müdara, dini zarardan kurtarmak için dünya menfaatinden vermek, güler yüz göstermek, İslamiyet’in dışına çıkmadan, gönül almaktır.


“- Allahü teâlâ, farzları yapmamı emrettiği gibi, müdara etmemi de emretti..” [Deylemi]


Bu meseleleri iyi öğrenip müslümanlara suizan etmekten, onlara kâfir, münafık gibi çirkin kelime söylemekten sakınmalıdır!


Çünkü hadis-i şerifte buyuruldu ki:


“- Mümine kâfir diyenin, kendisi kâfir olur..” [Buhari]


Hz.Mevlana Celaleddin demiştir ki ;


Cahil olanların, merhameti ve lütfu azdır. O yüzden cahil kimsenin yanında kitap gibi sessiz ol.  


*****


Levm edebilmenin farkındalığıyla ;  “kendimizin gözlemcisi” olabilmek yolunda adım atabilirsek ; 


öfkeyi yutamadığımızda ..


kıskançlığı eritemediğimizde ..


içsel kimyasal tepkimelerle ; insanlar bana saldırıyor zannettiğimizde ..


Kendi çeşitli tatminsizliklerimizle ; şeytanın bizi kuşattığını hissedebildiğimizde ..


Özümüz bize der ki ; 

 “KUL”... Fark et, algıla, kavra, hisset ve sonunda dillendir ki...


“Euzü bi–rabbil felak”... Bilincimin algılayamadığı karanlıkları yarıp beni aydınlığa çıkaran varlığımdaki rabbanî (esma) kuvveye sığınırım...


“Min şerri mâ halek”... Yaratılmışların şerrinden...


“Ve min şerri gâsikın izâ vekab”... Basan karanlık dolayısıyla algılayamadıklarımın şerrinden...


“Ve min şerrin neffasâti fiylûkad”... Beyin dalgalarını iplikteki düğümlere yönlendirerek büyü oluşturanların şerrinden...


“Ve min şerri hâsidin izâ hased”... Hased eden kem nazar sahiplerinin hasedlerinden...


“Euzü bi–rabbin nâs”... Sığınırım tüm insanların Rabbi olan Rubûbiyet boyutuna, ki o varlığımın Hakikatidir!...


“Melîkin nâs”... Tüm insanların varlığında mutlak tasarrufu geçerli olana...


“İlâhin nâs”... Tüm insanların hakikatinde yer alan Ulûhiyet hakikatine ki her birim varlığını onunla devam ettirir... Ne var ki yanlış zan ile O mertebeyi kendi dışında ilah kabul eder.


“Min şerril vesvâsil hannas”... En fark edilmez şekilde vesvese oluşturanın şerrinden..


“Elleziy yuvesvisu fiy sudûrin nas”... Ki o, insanların sadrında (şuurunda) hakikatleri hakkında vesvese oluşturur!


“Minel cinneti ven nâs”... görünmeyen varlıklardan da olabilir bunu oluşturanlar, insanlardan da!

Varlığımı oluşturan Rubûbiyet mertebesindeki esmâ kuvvelerinin, yarıp açığa çıkarma özelliğine sığınırım, bana karanlıkta kalan hususlardan, algılayamadıklarımdan, üflemeyi oluşturan beyin dalgalarıyla bana büyü yapmak isteyenlerden ve üzerimdeki nimetlere hased eden kem nazarlardan....


Tam bir “zerre küllün aynasıdır” açıklama ve uygulaması mevcuttur Nâs Sûresinde...


“Kalpler ALLAH’ın iki parmağı arasındadır”!.. Birinde tasarrufla bir milyarda tasarruf aynı şeydir!


Şöyle ki...


Tüm insanların hakikatini meydana getiren, varlığımdaki —“B”— Rubûbiyet boyutuna sığınırım; ki kendimdeki bu sığınma aynı zamanda otomatik olarak tüm insanlarda oluşmaktadır aynı anda!.. Aynı zamanda “Melîkiyet” mertebesine, ki tüm bilinçlerde hükmedendir O her an!.. Ve dahi tüm insanları kendi sıfat ve esmâsıyla yaratana (ilâha)... İnsanın şuurunda en sinsi şekilde vesveseler uyandırandan... Ki o vesveseler yüzünden insan derûnundaki Hakk’ı inkâr edip kendini et–kemikten ibaret olan bir insansı kabul edip hayvanî istek ve arzuları tatmin için yaşamak durumunda hisseder!. (A.H)
******












İnsanı insan yapan “hatasından dönüşü” dür. Şeytan ise “hatasında ısrar” edendir.

“-bi Rabbin nas..”  ; Küll olan tüm insanlığa, tek bir nefs olan tek Rububiyet ‘e .. Çünkü insan vehmiyle kendi kuvvesinden üretiyor şeytanı sonra da karşısında görünce korkuyor. İnsanın kendi sorunu bu. Bunu oluşturup oluşturmama sorunu. Sıratı müstakiym de olup olmama durumu.

Allah Resulu’ ne toplumdaki şeytan vasıflı cahiller bir şey yapamadı. O kendi doğrultusunda inandığı gibi gitti. Allah kendisine sığınanı her şeyden korur. Hem içinden hem dışından ürettiklerinden. Kişiler kendilerini değiştirmedikçe toplumlar değişmez, etrafları değişmez. Dışsal bir cihat değil bu, tümüyle içsel.

Allah “malikel mülk” tür . Bizi bize emanet edendir mülkünde.

Mülkünden verince elinden çıkmama halidir “malikel mülk”. Sağ elinden sol eline koyan gibi. Kendi boyutları arasındaki alışverişi yine kendi yapandır..

Tüm esmaya cami “İnsan-ı Kamil” malik oluşunu, muhit oluşunu sahiplik hissetmeyişinin getirisi olarak, kendiliğinden yaydığında bütüne,  bu “Allah ahlakı” ’dır. Çünkü hiç ‘ liktir. Göz senin değil, kulak senin değil, basir senin değil, semi senin değil, akıl senin değil, kelam senin değil, irade senin değil, kudret senin değil, idrak senin değil, bilgi senin değil …vs.

Böyle olduğu için her şey senin mülkün !..

Rab, Sonsuz rahmet sahibi olduğu için insanın hayatına müdahale edendir. İdrak ettirip kendiyle yürütendir.

Boyutsallığında türlü isimlerle, vasıflarla çok yönlü verici. Cehalet olan  hallerimizi giderici.

“Hannas” ; vehmimizden ürettiklerimizden korkunca, O’ na bir anlam yüklediğimiz için bizi sindiren, ürküten demek.. Ama biz O’ nun üzerine yürürsek siner yok olur. Oyunlarımızı yine biz bozacağız ki temizlenelim, tevbe hakikat olsun.

“Vesvas” ; Akli, vehmi, hayali ne üretiyorsak odur. Tüm kuruntularımızda, tüm kendimizi tehdit altında hissettiğimizde biz nasıl duruyoruz, nerde duruyoruz, birim miyiz ? Küll müyüz imanımızla ? 

Tüm bu cehaleti bize gösterebilen bir idrak mekanizması var. Kendi kendimizin tanığıyız. Hep O’ nunla ve farkındalığımız ölçüsünde.

Eğer ki biz varlık verirsek, irademizi akıtırsak şeytana, ilk olarak bizi boğacaktır. Yaptığımız tüm cahilce tavırlarımız için, kendimize ve etrafımıza zulmettiğimiz için bizim irademizi bize karşı kullanacaktır. Cesareti biz verdik. Mazeret yok. Sistem bu. O yüzden düşüncelerimizden sorumluyuz. Perde, küfür bilincimizde. Düşman gibi algılatan bizim düşman niyetimiz..

Ben’ liğin hakkı Rabbini bilmektir. Özüne teslimiyettir. Hoşgörüdür. Sevgidir. Vericiliktir. Karşıdan beklememektir. Suçlamamaktır. Uzlaşıcılıktır. Barıştır.

Özendirmeli insanı. Fanatik görünümlerle itmemeli. Sevdirmeli. Görüldüğünde Allah hatırlanmalı.

Kendine oku kitabını.

Kendini oku.

Kendindeki cehalete okuduğunun bilinciyle oku.

Gayriyet fikirlerine oku.

Küfür olan yanlarına oku.

Her şeyinle tam ve mükemmel bir halife olarak varedildiğinin farkındalığıyla fark edemediğin, gizli yanlarına oku.

Çok boyutluluğunda niyetinin altında yatan duyup bilemediğin niyetlerine oku.

Kendindeki nuru idrak anlamıyla oku.

Rabbim beni nur eyle..

Rabbim ilmimi ve idrakimi arttır.

Rabbim bu konuda benim göremediğim ne ise bana göster.

Sadece kendine oku..

Özündekiyle irtibatın sağlam olsun diye..

Birilerine hidayet olsun diye değil. Yokki birileri. Senin öz ilminin teyidi yaşamın.

Kendinden kendini gözlem ile.

Kulluğu ile Rabbine.

İman ettiği, emin olduğu özündeki Allah’ tır ki sadece O’ na anlatır. O’ nunla diyalogdadır Rububiyetinde.

Gözleyenini bilir.

Şah damarından yakındır ; bilir.

Beni benden çok düşünür ; bilir.

İmanın zevkini bulan kendini idrak edendir.

Dünya bizim içimizde  ..   Biz dünyanın içinde değiliz ki..

Herkes niyetinin karşılığını bulur.

“Allah dostluğu” nu yaşamak niyetinde olan idrakiyle dost olur her şeye.  Düşmanlığı yaşamak isteyen onu bulur
cahilane ..

Niyetler özden gelir ki saf ışıktır aslı.

Karanlık esma yoktur, sadece biz hissedemedik, algımız yetersiz kaldı diye köpürdük, kızdık ..

Allah ‘ ı sorumlu tuttuk .

Allah velisi ışığı yansıtamadı değil, biz görmedik ; çünkü meşguldük, çünkü zalim ve cahildik.


İlim bir nokta imiş ;

Cahiller çağaltmış idrakiyle.. 

İdrak hiçlenip dönmüş özüne cehliyle .


Mesela “Ricali Gayb” ’ ten bakalım.

Hiyerarşik düzen gibi değil, iç içe geçmiş bütünlük bu. Tüm aleme yayılan, hologram olan ..

Çok yüksek frekansta dalgalar yayan “merkez” dersek Rical-i Gayb’ e ; ve İnsan-ı Kamil denilen tek noktadan dalga dalga bu yayılım varsa.. Konunun çıkış noktası da hiçlikse..

Benliğinden sıyrıl bütüne katıl, akışkan ol, hiçliğine eriş ki yaşamın kulluk üzere sıratı müstakim de olsun.

Bu fıtren yayılıyorsa evrende.. Öz noktasına yönelmiş beyinler de alabildiğince alıyorsa.. Okuyabildiğince..

Belli konularda “kilitlilik”, “sahiplenme” ya da “ben özelim” bakışında olanlar bunu farklı yorumluyor, farklı okuyor ve benliğine yönelik, kişilik geliştirici eylemler içinde bulunuyorlar.

Belli vasıflarıyla kimlik yapmış ve o kimliğe sımsıkı yapışmış olan birimler “o şartlandığı hal”  yönüyle ele alıp değerlendiriyor konuyu . İradesini vehmiyle birleştirip hayali fikirlere kapılabiliyorlar. Korku oluyor, acı oluyor, bağımlılık oluyor.

Halbuki çıkış noktası aynı idi.

Allah velisi derken en azından mutmaine’ de “mutluluk yayan, hakiki imanı elde etmiş” birini anlıyoruz.

“Mülhime” ’ nin “emmare” destekli   ;  “ne yaptığı belli olmayan, dengesiz yanlarıyla veli ismini kendine etiketleyeni, birilerinin isimlerini kullanıp paye peşinde ömür tüketeni” değil..

Zati hidayet nuru olarak çıkan dalgalar zati açılıma sebeb olabilecek beyinlerde kendiliğinden hidayet oluşturuyor.

Alem’ in asli sureti  “insanı kamil” ; tasarruf edeyim de açılım olsun demiyor, hidayet edeyim de demiyor. O’ nun kendi hidayetinin yoğunluğunun  kemalini seyri oluşuyor, hiçlendiği için ve Uluhiyeti ile ; ahad yüzüyle vahidiyetine baktığı için. Vahidiyetindeki veli de O’ ndan ayrı kalıplı şekilli bir kişilik değilki. O da O nun kendisi.

İnsanı Kamilin “Müceddid” yönü de demiyor ki “yenilikler yapayım” ya da “ben bir müceddidim” demiyor, özünden fıtri olarak yenilikler çıkıyor sürekli . 

O kendi hidayetini her an boyut boyut yenileyerek yaşadığı  için hidayet yayılıyor.

Sıfatlarıyla tahakkuk derken , bazılarınca tabakalar, katlar, direktifler, emirler gibi anlaşılıyor, ama düşüncenin bile kabalığı olamaz ki o güzellikte ..  belki  en sessiz, en latif haliyle, ruhumuz bile duymadan misali ; kendiliğinden akışla  .. 

Mutmaine de ise ; iman, sevgi, mutluluk yayınına dönüşüyor bu.

Cehalet   “itici , ezici bir yönetim kadrosu gibi gösteriyor içindeki hazımsızlık ile bunları da ..Sanki Kabe içerisindeki putlar geliyor insanın aklına , çünkü letafeti yok cehaletin .. Cahiliye devrini anlatıyor  sanki..   Sözde benimserken kenara  itip kendini ön plana koyuşlar var ..Yanlışı doğru gibi göstermeler var..Yani cehalette her çeşit hile var ..”

“Üslubunda zahir ”  diyor Hakikat Nurum mesela ..  “Letafeti ya da kabalığı tanırsın özünü bilmişsen eğer”  diyor .

 Veli Allah velisidir, Allah kuludur , eli gibi, kolu, ayağı, gözü gibi “İnsan-ı Kamil” ‘ in..  El, kol, ayak gibi ifade etmişler mecburiyetten ama maddenin kabalığı cinsinden bir şey de değil. Sevginin kendiliğinden yaptırımı var mesela .. En kolay ifadesi bu olabilir belki .. İşte bu doğal, bilinçli teslimiyet  başlıyor “nefs-i mutmaine” ’de .. Resulullah’ a teslimiyet, Özüne teslimiyet, Bütünsel teslimiyet ..

Veli olan “git şu adamı öldür …” demiyor. “Kötü huylarını öldür.. , benliğinden arın…” diyor. Ama öyle anlaşılıyor ; şartlanmalı cahil beyinlerce. Hidayetin azaldığı yerde. Işığın çok kısık olduğu ya da hissedilememesinden ötürü cahilce davranışlar, kabalıklar meydana geliyor. Madde zuhur buluyor. İfadenin, fikirlerin kabalığından tutalım da  her çeşit savaşlar, her çeşit depremler, her çeşit yıkımlara kadar  ..

Nefsinle cihat et deniyor, çeşitli konularda savaşlar ve kendini öne çıkartmalar, kendi benliğini savunmalar meydana geliyor. Birimselliğin verdiği “algı kabalığı” ile  fikri, akli, fiili maddecilikle herşey fanatizme dönüyor. Din itici bir hal alıyor.

Öz varlığında bir ol, özünle birleş deniyor adam gidip zina yapıyor.

Kilitlenmiş beyinlerin algı sorunu cahilliye uygulamalarına yol açıyor.

Mehdi hidayet ışığını yayıyor güneş gibi ama pencereler kapalı sımsıkı siyah perdelerle o yüzden adı “mudil” oluyor “algılanamayışın algısı”nda .

Ya da benlik çok kuvvetli ise gelen ışığı kendi emreden nefsine bağlayıp “ben size hidayet ediyorum, ben sizin tanrınızım” diye deccal oluyor.

Cehalet bir haldir ve idrakten nasibi yoktur. 

En merkez beyinden, yani nokta enerjisinden çıkan dalga zahiren büyüyor halkalara dönüşüyor, halk ‘a dönüşüyor ama enerjisi azalıyor ; ne kadar zuhuru büyürse ..

Ne zaman ki enerji Halk’ a yayılır, insan toplulukları çoğalır, kitleler çoğalır. Anlamdan, içerikten sadece  bir iz kalırken, gölge varlık asılmış gibi algılanır.

Hem “Ahad” olan’ a “alem” iz gibi , gölge gibi kalıyor,

Hem de Halkolana “Ahad” masal gibi oluyor ; Zümrüd-ü Anka ..

Ya da hiç duyulmuyor. İzi bile yok ..

O yüzden gerçek Hak Dostları gizlidir , herkesce bilinmelerine imkan yoktur.

Allah unutturur.

Dalga göremiyor bile ne olup ne bittiğini. Dalgada kalıyorsun ve her şeyi dalga sanıyorsun.

Ama aslında dalgadan bakan da, okyanustan bakan da, noktadan bakan da aynı tek şey. Bilinç kendini seyrediyor her yerde.

Ve en cahil  ..

Tüm  bilgiler  rüya,  cahillik  ise  hakikat .

Hiç in idraki mi olur ?


“Hiç” i  bilen, bulan “cahil”dir , seyri yoktur , O’ ndan bir şey meydana gelmemiştir.  İdrak düşer , akıl gider ,  noktadan başlayan noktaya döner..


“Küfrün yargılarla betonlaşmış cehli ”  ve  “el-an ama da olan noktanın cehli ”..


Bir yerde idrak yine idraksizlik olmuş , diğer idraklerin yurdunda ..


Bir yerde idrak , idrak edilemeyeceğinden dolayı ; idraksizliğe dönmüş haşyet olmuş, erimiş gitmiş noktada ..


Susssss  !!!..

*****


İlim bir nokta idi , onu cahiller çoğalttı ..(Hz.Ali)


Allah idrakimizi daima arttırsın ..

Selam yaşamımız olsun .