Dostan Kalbe Yansıyanlar ( 23 )
10. Kasım. 2008 // Ülkü Özgür //


28-) GÖZLERİNİZİ KAPADIĞINIZ ANDA MADDE ÖTESİNE GEÇEMİYORSANIZ, BİLİNİZ Kİ ÇİLENİZ SÜRECEK !..
Resmı Tıklayın Ülkü Özgür un özel sayfasında evelki yazılarını OKUyun

Tasavvufta çile ; insanın “dünya ve maddeye gözlerini kapaması” için “riyazat veya nefs terbiyesi ile” kendisine zor gelen çeşitli deneyimlerden geçmesidir. Nefsin halleri , maddeden madde ötesine geçiş aşamalarıdır.


Madde donmuş enerjidir. Enerjinin yoğunlaşmasıyla çeşitli şekillere bürünmüş olan eşyayı görüyoruz. Asıl olan ise manalardır diyoruz. Manaları değerlendirecek bir duyumuz olsaydı, O nun da hakikatini  araştırma yoluna gidecektik. Bu bizi mana okyanusuna taşıyacak, bütün tekil enerjiyi bulunca yine diyecektik ki ; bunun da daha latif bir hali algılanabilir olmalı. 


İmam Rabbani der ki ;
"O mevhum daire, “hayal”de resmedilir. O resmedildiği mertebede de görülür. Ama hayal gözü ile. Fakat dışarıda baş gözü ile görüldüğü sanılır. Ne var ki durum öyle değildir. Dışarıda onun ne ismi vardır ne de izi. Böyle bir durum yoktur ki orada, görülsün. Aynaya yansıyan bir kişinin yüzü dahi, bu şekil üzeredir. Zira onun dışarıda bir sabitliği yoktur. Elbette onun sabitliği ve görüntüsü : Her ikisi birden HAYALDEDİR. En iyi bilen Sübhan Allah' tır."


Beynimiz kafatasımızın içindedir ve kafatası ışığı içeri geçirmez. “Karanlıktır”. Karanlıkta sonsuzluk hissi veren gökyüzünü, masmavi denizleri, yemyeşil doğayı, rengarenk çiçekleri, güneş ışınlarının verdiği sıcacık yansımaları görebiliriz. Karanlık bir noktada oluşan üç boyutluluk ve derinliktir bu. Algılama merkezleri, fark etmek, görmek, duymak, tanımlamak içindir. İnsanın yapabildiği ; beyne elektrik sinyalleri olarak ulaşan etkileri seyretmek ve isimlendirmektir.  Beyin üç boyutlu, renkli, derinlikli ve canlı bir görüntü algılar. Sonuçta gerçek sanıp oyalanıp durduğumuz bir dünya oyunu çıkar ortaya. Gerçeğimizin tek bir karanlık noktadan projekte  olduğunu bildiğimiz ve bu farkındalığın keskinliği ile okuyabildiğimiz oranda değişik şekiller oluşur. Bilincimizde ne kadar “hiç” lenebilirsek o kadar evrenimizi yani boyutsallığımızı genişletebileceğiz.


David Bohm ;
 “Hepimiz çok büyük bir  ‘holomovement’  in parçasıyız.”    diyerek ;
 bizi maddenin, bilinçliliğin ve hem görünen hem de görünmeyen evrenlerin her yönüne ‘holografik’ olarak bağlar. Diğerlerinden ayrı olma gerçekten bir illüzyondur. Bohm’a göre ; biz esasında ayrı olduğumuz illüzyonunu taşımamıza rağmen, hepimiz “bölünmez olarak” birbirimize bağlıyız.   Bu bağlılık görünür evrenimizin yapısının kompleks, ama ince/zarif görülmeyen cephesinin çok geniş alanına birleştirir. Bu evrenin geri planı baştanbaşa sonsuz boyutlarda dönen bir “ağ/doku”  içindedir. Bu “ağ/doku”, tüm varoluşun yaşam gücü ile “kalp gibi atan” , hiç sonu olmayan bir zincir gibi çok boyutlu olan bu yapıyı birleştirir.


İnsan dış dünya olmadan da algıları yaşayabilir.  Durugörü, duruişiti, durusezgi gibi yetenekleri  madde algısını azaltabildiğimiz durumlarda kullanırız. Öyle zenginliklerle doludur ki insan beyni ; rüyasında uçan bir insan, kuş hafifliğini ;  yüksekten düşen de bunun acısını hisseder. Oysa yatağında kıpırdamadan yatmaktadır. Rüyadayken uçan bir arabamız olabilir, başka gezegenlere, cennetlere gidebiliriz, çok güzel bir şeye sahip olmanın gerçekliğini hissedebiliriz. Daha önceden hiç bilmediğimiz bilgileri öğrenmiş olarak uyanabiliriz. Bilmediğimiz başka bir dili öğrenebiliriz, eskiden yaşamış velileri görebiliriz. Bütün bu gördüklerimiz yorum gerektirir. Aynen yaşadığımız ve gerçek sandığımız dünya rüyamızın da yoruma muhtaç olması gibi. Neden bunu görüyorum? Neden böyle algılıyorum? Bunu bu şekilde yaşamama sebep olan asıl şey nedir?


Gerçekte madde yoktur!. Algılama vardır.
Algılama da bulunduğu boyutu “madde” diye değerlendirir; hangi boyutu algılarsa algılasın!.
 (A.H)


Özleyen, gören, işiten, bir müziği dinlerken başka yerlere, boyutlara taşınabilen, vehim dalgalarıyla savrulan kendi ruhunu ve halini izleyebilen, bir bebeği gördüğünde şefkat duyan, hatıraları olan, üzülen, çile çeken, acı içinde kıvranan, yediği meyvenin tadından zevk alan, bağlılık, vefa duyan, hedefleri ve tutkuları uğrunda tüm gayretiyle çabalayan, bir dostunu gördüğünde sevinen  bir varlık ..


Göze ya da duyulara ilişkin algı çok dar kapsamlı algıdır. İnsanın bakış açısı ve şartlanmaları bu darlığı oluşturur. Aynı mekanda, aynı şeye bakan iki insan değişik şeyler hissedebilir ; aynı konu birisine sıkıntı verirken, diğerini sevinçten uçurabilir.


Dünya ortamında bir insan madde algısını azaltabildiği oranda, kayıtsızlığı ve sınırsızlığı ölçüsünde farklı kişiliklere bürünebilir, karşısındaki kişiye göre şekil alabilir. Aynı birim ailesine başka, arkadaşlarının hallerine göre başka kişilik özellikleri sergileyebilir. Oysa ki kendi gerçeği daha da farklıdır. “Her AN su gibi olduğu için” kabın şekline bürünebilir. 


Gözlerimizi uykuda iken de kaparız, hipnozda iken de kaparız, bedeni ölen biri de gözlerini kapar. Ama her seferinde yine maddeyi algılarız. Maddi kazanç ve kayıplarımızla boğuşuruz.  Madde sanısının verdiği çile, ızdırap, acı duyguları..  Cehennem .. 


Bir çocuk doğduğunda bir bilgisi yoktur ve gözler dışa doğru açık olduğu için dışarısı dediğimiz şeyi görür, dışarıdakine dokunur, dışarıdakini işitir. Herkes bir şey kattığı için de   boşluk iken, doluluğa dönüşür. 


Bilip, hissettiğimiz bir “sessizlik” vardı. Çocukken öyle çok olurdu ki..  Her şey sanki düşer, önemini yitirir ve “saf bir sessizlik” kalırdı. Çoğumuz hatırlarız belki. Öyle “AN” larda korkardık. Çünkü şunu yaparsan öcü gelir, hayalet çıkar vehim bilgisini mutlaka etraftan birisi yapıştırmıştır bize. O sessizliği ilk önce “hayalet” ile kirletiriz ve sonra edindiğimiz “ben maddeyim” duygusallığıyla tümden gürültü olur hayatımız.  Sessizliği biraz olsun hissedebileceğimiz ortamlara çekiliriz, O’ nu ararız. Çaba gösteririz  Çile ve ızdırap gibi gelir herşey. Geçilmesi, kaçılması gereken bir menzil gibi.  İşin ilginç yanı ; Her AN bizle olanı arıyoruz .  Ve bu taşınmaz hale gelir birgün.  “O değil”,  “bu değil”,  “şu değil” diyerek ararken. Toplumsal ve kişisel şartlanmaların saçmalığını, gereksizliğini fark edip ; bu darlıkta yaşayamaz olur insan. Sürekli yeni sorunlar üretilip, yeni çareler bulunması döngüsü içinde gidilip gelinen bir doluluktur dünya hayatı..


Madde ötesine ait arzularımız, beklentilerimiz bile madde algısına dönüşür. Madde her şeye hemen sahip çıkar.  Manayı dikkate değer bulduk ve kafamızda kalıplaştırdık diye. Manaya yüklediğimiz anlam maddede zuhur bulup yine surete girer.
Çileyi yaratıp kendi birimselliğini bitirir insan. 
Çünkü şirk olan her şeyden arınmak istedik. 


Yaptığımız bütün şikayetler, sızlanmalar, kendi birimselliğimizi birilerine karşı savunmalar, çilemizi arttırmaktan başka bir işe yaramıyor. Birimliliğe yönelik ne düşünüyor ve ne yapıyor isek bu şeytanın vasfıdır. Madde dünyasında yapılan haksızlıkta ya da hakkını alamama durumlarında “gözlerimizi olaya kapatabildiğimiz ölçüde” karşılığını mana boyutundan fazlasıyla alacağız. O AN ki bize zor gelen çilemiz de işlevini yapmış ve gitmiş olacak. Hz. Ebubekir’in (RA) durumundaki gibi ..

Hz. Ebu Bekir, Resulullah (sav) ile oturuyordu. Bir adam Ebu Bekir’e sövüp saymaya başladı. Hz. Resulullah ta gülerek hayretle onları seyrediyordu. Adam çok ileri gidince, Hz. Ebu Bekir onun bazı sözlerine karşılık verdi. Bunu duyan Resulullah kalkıp gitti. Ebu Bekir’de arkasından yetişti. “Ya Rasulallah, adam bana küfrederken siz orada oturuyordunuz. Ben adama karşılık verince kalkıp gittiniz. Neden böyle yaptınız?” diye sordu. Resulullah (SAV) : “Sen o adamın karşısında susarken, senin yerine ona bir melek karşılık veriyordu. Sen ona cevap vermeye başlayınca, araya şeytan girdi. Ben ise şeytanla bir arada bulunmam,”

“Ya Ebu Bekir, üç şey vardır ki Allah asla onları karşılıksız bırakmaz. Kim zulme uğrar da Allah’ın rızasını kazanmak için mukabelede bulunmazsa, Allah o kimseye yardım ederek yükseltir. Her kim Allah a yaklaşmak için herkese ihsanda bulunursa Allah o kimsenin zenginliğini arttırır. Her kim de zengin olmak için dilencilik yaparsa Allah o kimseyi fakirleştirir.”

İsteyen, kendi göreselliğinde dışında son derece ürkütücü, korkunç, savaşlar ve kötülüklerle dolu bir dünyanın varlığını varsayabilir.  Ya da tam tersiyle güzelliklerle dolu cennet gibi dünya. Oysa ki duygusuz bir boşluğun içine yazıyoruz bunları.  Varediyoruz, yok ediyoruz, çok kaptırıyoruz, az kaptırıyoruz ..  Dünyanın oyun ve eğlencesi bizim zihnimiz.  Maddeyi madde yapan bizim görüşümüzdür.  Yapılması gereken kendimizi kaptırdığımız zihnimizdeki düşünce akışını ve oluşan duyguları  kapatabilmektir..


Elinden gelen her şeyi yapmışsındır, hırsla (!) aramışsındır ; “daha ne yapılabilir ki ?”  der ve ölüm sessizliği gibi bırakırsın her şeyi.  Arayış bittiği gün biter herşey. Aramaktan vazgeçersin. O AN biter. Çünkü gayret olmadan ; ZATen yok, arzu olmadan, istek olmadan ; ZATen yok, tutunabileceğin bir çilen yoksa ; ZATen yoksun !..  Gözlerini kapadın gitti !..


“Noktamızın sessizliğinde kendimizi bulabilmek için” ; gözlerimizi kapatmamız gerekiyor. “Maddeyi gören gözlerimizi” , “dünya ve ahiret beklentileri oluşturan gözlerimizi”,  “kıyasla değer verip, değer alan gözlerimizi”, “fiillerimizin hakikatini gören mana gözümüzü” ve “her şey Hakk, ben de O’yum” gözümüzü de.!..  “Kelimelerle ifadesi mümkün olmayan” gözümüzü de !..  Her şeyden kapatmak !..   “A’ma” !..


“Nokta” bilincinde olabilmek kolaylaştırıldı ise ;  dünyadan uzaklaştırılacak insan.
“Nokta”  dan habersiz olacak ise ;  sebepler silsilesi, dünya çilesi, acılar, çabalar, arayışlar, hayaller içinde süregidecek yaşam.    Çilemiz ve rüyamız sürdüğü için gözümüzü kapatamıyoruz her şeye.  Sebeplerimiz var, yargılarımız var, kalıplara sokmuşuz kendimizi..


Hz. Resulullah (SAV) diyor ki ;


İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar !..


İşte bütün bu madde yanılgısının getirisi olan çileye gözlerimizi kapattığımız AN görülecek olan  “Huzur”  var. 


Sessizlik yaşamımız olsun !..