“Edep” ve “Yazarlık”
kemal Gökdoğan

 30.Mayıs.2008 //Kemal Gökdoğan


“GÖR ZAHİDİ KİM SAHİBİ İRŞAD OLAYIM DER, DÜN MEKTEBE VARDI BUGÜN ÜSTAD OLAYIM DER.” (Rûhi)



Üç-beş yaşındaki çocuk der ki, “Her şeyi ben yapacağım”.

Çocuk biraz büyür sekiz-on yaşına girer ve, “Her şeyin en iyisini babam ve annem bilir, ben fazla bilemem”..

Ardından ergenlik ve delikanlılık çağı gelir. Çocuğun değer yargıları da yeni bir çağa girmiştir. Ve şöyle der; “ Annem ve babam eski kafalı olmaya başladı, her şeyi bana sorsalar ben en iyisini tarif edeceğim”.

Orta yaş çağında tekrar anne ve babanın düşüncelerine saygı başlar.

Ellili yaşlarda anne baba 70’e, 80’e merdiven dayamıştır. Çocuk anne ve babasının tecrübelerine, hâtıralarına saygı duyup onlardan dersler çıkarmaya başlar. Kendi çocuklarına da anlatır…

Bizim de yaşımız elliye doğru ilerliyor. Elliden sonra neler düşüneceğimi şimdiden kestiremiyorum. Ama şunu söyleyeceğime eminim:  “Keşke yaşasalardı da her şeyi onlara da sorup sonra kendim karar verseydim”. Çünkü çevremdeki büyüklerim bunu söylüyor.

Bu yaş dilimlerini anlatmaktaki amacım, tasavvuf ve dinin gerçekleri hakkında öğrendiklerimizi dilimizin döndüğünce yazmak konusuna bağlamaktır.

Yazarlıkta da; çocukluk, delikanlılık (hem erkekler için hem kızlar için), olgunluk, yaşlılık gibi dönemler vardır. Yazarların eserlerinden bu dönemleri anlayabiliriz. Mimar Sinan’ın Şehzâde Camii’ne çıraklık, Süleymaniye’ye kalfalık ve Selimiye’ye ustalık eserim dediği gibi yazarların da bu aşamaları mutlaka olur.

İlk eserinden son eserine kadar tarzını ve gücünü hiç değiştirmeden yazanlar çok azdır. Onlar gibi olmak “Allah vergisi”dir. Başka bir açıklama aklıma gelmiyor. Örneğin “Tecelliyat” isimli kitabın üzerinden dile kolay “kırk” yıl geçmiş. Mânâlar ve ifâdeler hâlâ aynı tarz ve aynı güçte. Değişen bilim ve kültür ortamına göre “değişmeyen öz” zamanın idrâkine en güzel şekilde sunuluyor.

Her yazarın aradığı, olmak ve ulaşmak istediği örnek model budur. Fakat biraz önce de değindiğim gibi “Allah Vergisi” dışında söyleyecek bir şey aklıma gelmiyor. Kişisel azim, gayret, irade ve çalışma gibi yönleri ve “taşlanmalara sabretmek” unsurlarını “Allah Vergisi”nden ayırmak da mümkün değildir. Doğum sancısı çekmeden mutluluk gelmez …

“Her şeyin en iyisini biliyorum” çağlarından kalma “deneme defterlerimi” kırkımı geçtikten sonra tek kibritle yaktım. Yaklaşık beş yüz sayfalık üç metod defter üç dakikada yandı bitti.

Yirmili yaşlarımda tasavvufu ve felsefeyi değerli hocam Prof. Nihat Keklik’e tarif ediyordum (???). Aklı ve ilmi ile  “İslâm Düşüncesi Tarihi”ne çok büyük hizmet vermiş olan hocam sadece şunu söylerdi : “Ben altmış yaşındayım ve hâlâ talebeyim… Evlâtlarım siz de hiçbir zaman öğretmenliğe terfi etmeyin… TALEBE olarak kalın fakat TABELA olmayın”.

Talebenin sürekli öğrenen, tabelanın ise havalarda askıda kalan sabit yazı tahtası olduğunu izah eder ve Fakülte odasında kendi eliyle demlediği kahveyi bizlere ikram ederek kapısına kadar arkamızdan uğurlardı.

Ne zamanki yaşımız kırkını geçti… talebe olduğumuz aklımıza geldi. Ve havalardaki askılarımızdan, tabelalıktan kurtulmaya çalıştık. En büyük ilim hazzının “her zaman bir üstâda talebe olmak” olduğunun tadını, damağımız yeni yeni hissetmeye başladı.

Bu değerli ortamda yazmaktaki amacım daha iyi öğrenmek ve daha iyi “öğrenci” olmaktır. Yazdıklarıma sonra bakıyorum… ve diyorum ki; “Burada bu hatayı nasıl yapmışım?… anlam boşluklarını nasıl bırakmışım?… bir günde yazdığım bu makaleyi bir hafta mayalanmaya bıraksaydım daha iyi olurdu, köpüklerini temizlerdim, imlalarını düzeltirdim…” Fakat o zaman da hiç yazı çıkmaz hâle geliyor. Yazılanı yayınlamazsan öğrenciliğin ilerlemiyor. Amacım yazdıklarımı yayınlamak ve öğrencilik zevkine devam etmektir. Hedefim ise Allah’ın taktir ettiği son nefese kadar “talebe olarak kalmak”tır.

Aşağıya NEO rumuzu ile yazılmış güzel bir yorumu olduğu gibi “kopyaladım” ki “öğrencilik” sıfatımı sürekli hatırlatsın…
Daha aşağıya değerli şâirlerimizin “incileri”ni dizdim ki onlar da bana uyarıcı olsunlar.

YORUMSUZ BLOG’un “ücretsiz yazarlık sanatı ve ücretsiz okurluk sanatı” ortamına katıldığım için çok mutluyum. Ortama yeni katılacak olan arkadaşlarımızla aynı sınıf sıralarında yâni internet ekran sayfalarında “sürekli” öğrencilik yapmayı heyecanla bekliyorum.

*  *  *

Neo Yazmış:
29 Mayıs 2008 20:12
Ben anlamadım Yorumsuz Blog`u.. Bazıları BİLGİ`nin hamallığını yapıyor; bazısı Ego`sunu tatminden öteye gitmiyor; bazısı kedi-fare peşinde; bazısı sırf TEK`lik üzerine düşünce sistemini anlamaya çalışıyor; bazısı Bilgi`li olduğu halde perdeliliğinden dolayı mukallit olarak, Muhakkik olduğunu SAN`ıyor; bazısı Piliç-Kaz metoduyla gün tüketirken de; seyr halinde olup ta yalnızca olanlara MANA yüklemeye çalışanlar ve bu yönde tutum sergileyenlere ne MUTLU!..
Mukallitlere bakıp ta , mukallidan sınıfına biri girince, ‘Welcome to mukallidan class’ diye demesi içten değil!.. Neyse denecek bir çok şey vardı da; Susalım..
esSelam !

*  *  *

ŞÂİRLERDEN İNCİLER:

Dene altunu mihenk taşında
Dahi insanı bir iş başında
-Nerde gölgen, Ey Osman’ın o büyük
Çınarından kalan zavallı kütük. (A. Nihat Asya)

*  *  *

-Padişahı âlem olmak bir kuru kavga imiş
Bir veliye bende olmak cümleden âlâ imiş. (Yavuz Sultan Selim)

***

-Güden çoban sürüyü döndürünce ters yöne
Geçmez mi sürüdeki topal koyun en öne.(Lâ Edri)

*  *  *

-Söz bilirsen söyle senden ibret alsınlar
Söz bilmezsen sükût eyle seni insan sansınlar.
-Muradını anlarız ol gamzenin izanımız vardır,
Belî söz bilmeyiz ama biraz irfanımız vardır.(Nedim)

*  *  *

-Pek tabi olmaya gelmez terbiyesiz derler
Pek samimi olmaya gelmez saygısız derler.(C. Şehabeddin)

*  *  *

-Mecnun ile bir mektebi-i aşk içre okuduk
Ben Mushafı hatmettim, o Leyli’de kaldı. (Fuzuli)

*  *  *

-Sür çıkar ağyarı dilden ta tecelli ede Hak
Padişah girmez saraya, hane mâmur olmadan
-Harâbât ehlini hor görme zâhid
Hazineye mâlik ne virâneler var…(Râgıp Paşa)

*  *  *

-İlim bir hucce-i bî sahildir
Anda âlim geçinen cahildir. (Nabi)