Bu ayetleri bir de şu bakışla değerlendirmeye çalışalım: “Muhakkak ki gece kalkışı” yani “sınırsız-sonsuz, som-sırf” olandan, “gece uykuda görülen rüya misali” algıya göre var olma anlayışı, hakikate isabet bakımından daha güçlü ve daha doğru bir düşüncedir. Çünkü; “sınırsız-sonsuz(Ahad), som-sırf(Samed)” yapısı dolayısıyla O’nun parçalanması, O’ndan bir şeyin çıkması veya O’na bir şeyin girmesi imkansızdır. Bundan dolayı; var olanlar algıya göre var sanılırlar. Yani; ortada sergilenen bir ilim vardır. Hayy, Aliym, Kadir, Mürid, Kelam, Semi, Basir olması dolayısıyla çokluk algısını oluşturacak özellikler O’nda mevcuttur.
Ve bu “som, sırf…” yapı, çoklukta hayatı/canlılığı oluşturacak hayat/can(Hayy) sahibidir. Ve bu yapı, çoklukta bilmeyi oluşturacak ilim(Aliym) sahibidir. Ve bu yapı, çoklukta gücü oluşturacak kudret(Kadir) sahibidir. Ve bu yapı, çoklukta iradeyi oluşturacak irade(Mürid) sahibidir. Ve bu yapı, çoklukta bilinci oluşturacak kelime/manalar(Kelam) sahibidir. Ve bu yapı, çokluğun algılanmasını sağlayacak ALGI(Semi) sahibidir. Ve bu yapı, çokluğun idrakını sağlayacak İDRAK(Basir) sahibidir. Ve o yapı; ilmini, ilminde, ilmiyle seyr halindedir. Her şey ilminde olmaktadır, misalen şuurunda/düşüncesinde olmaktadır. Mevcudat varlık kokusu almamıştır; çünkü O “sınırsız-sonsuz, som-sırf” olandır, varlıklar O’nun ilminde var olmuştur. İlmi de hakikatinden olup; ilmi ile yarattığı “Semalar ve Arz yani her şey HAK olarak yaratılmış” olur.
Ayette “gündüz” ile ifade edilen çokluğun/mevcudatın var olmasının cevabı, çokluk içinde aranırsa gerekli isabetli, güçlü, doğru sonuca varılamaz. Çünkü çokluğun var olup varlığını her an devam ettirmesi için, dağılmadan bir arada durması için özde tekliğe ihtiyaç vardır. Bu teklik ise, her noktada sınırsız-sonsuz şekilde olmalı, noktalardan yansıyanları her an sürekli olarak değiştirmeli ki çokluk ve hareket mümkün olsun.Yani çokluğun var olması için sınırsız-sonsuz-tek bir yapıya ihtiyaç var. Bu kaçınılmaz bir gerçek. Sınırsız-sonsuz yapı da ancak som-sırf bir yapı şeklinde bulunabilir. Bu da diğer bir gerçek. Som-sırf yapıdan bir şeyin çıkması da muhal, olmayacak bir şey. O halde mevcudat olsa olsa bu yapının sergilediği bir ilimAliym)…
“La ilahe illaHU” ağır/anlaşılması zor sözün şuuruna varıp, bunu anlayabilmek, bu sözü taşıyabilmek. Tek bir VÜCUD vardır; “HU”. Yani; “som, sırf, orijin, sınırsız-sonsuz-tek, dopdolu, büsbütün…” YAPI vardır. Ve O yapı/vücud bu hepliği dolayısıyla hiçlik halinde olduğu, bilinmez olduğu için “var” kelimesiyle dahi sınırlanamaz. Evet O vücud vardır, “som,sırf…” yapısıyla hiçlik halindedir, bu halinden dolayı “var” sözü ile dahi ifade edilemez. Bunun için “La ilahe illALLAH / La ilahe illaHU/ La ilahe illaENTE/ La ilahe illaENE” ifadelerinde “var” kelimesi geçmez.”Yok ilah, ancak/sadece ALLAH/Yok ilah, ancak/sadece O/Yok ilah, ancak/sadece SEN/Yok ilah, ancak/sadece BEN” kelimeleri geçer.
“Ben gizli bir hazineydim, bilmekliğimi istedim Ademi, bilinmekliğimi istedim alemi yarattım” kutsi hadisinde “som, sırf,…” vücudu/yapısında, bu haliyle “kendisine gizli bir hazine olduğunu” açıklıyor. “Gizli” yani hiçlik halinde; ama “hazine” yani heplik durumunda. Hepliği yapısının “som, sırf, sınırsız-sonsuz…” olması; yani yapısı HEP. Yapısının HEP’liğinden dolayı hali hiçlik.Yapısı HEPLİK; hali HİÇLİK. Yapısının HEPliğinden dolayı HİÇlik halinde olan. Yapısı bir hazine; HEP/sınırsız-sonsuz-sırf, som. Bu ORİJİN yapısı dolayısıyla HİÇlik halinde. Yapısının ve halinin sonucu, hazinesini(Hepliğinin içeriğini, tefsilatını, detaylarını…) bilememekte. Ne zaman ki(zaman algısı oluşturarak) Ademi ve alemi yaratmış(esmalarıyla algıya dayalı yaratım), o an Adem ismi altında(Adem olarak) alem ismi altındakini(alem olarak), yani gerçekte kendisi kendini(esmalarını/yapısal özelliklerini) tertil üzere(ağır, ağır, tefsilatli olarak…) bilmiştir/bilmektedir(Kur’an/OKU’nan).
8 ve 9. ayetleri kapasitemiz yettiği kadarıyla 2. yazımızda yorumladık. Şimdi diğer ayetleri yorumlamaya çalışalım…
10-) Vasbir `alâ ma yekulune vehcurhüm hecren cemiyla;
Onların dediklerine sabret ve onlardan güzel bir ayrılış ile (nefsani değil) ayrıl!.
SAFİ YORUM:
“Onların dediklerine sabret”; çünkü “onlar ve sözleri” de yapısal özelliklerin(esmaların) açığa çıkmasıyla(algılanır olmasıyla) varlar, bunların dışında varlıkları yok. Yani O’nun yapısı ve özelliklerinden açığa çıkma(algılanır olma) dışında bir varlıkları yok(La ilahe/ilah yok). Onlar ve dedikleri de bu “som, sırf,…” yapıdan algılanır olan özellikler(illaHU).
Bundan dolayı “onlardan güzel bir ayrılış ile ayrıl”. Yani; onları da “som, sırf,…” yapıdan algılanır olan özellikler olarak gör(illaHU), onların dediklerine kafayı takarak, onları O’nun dışında varlıklar olarak görme(La ilahe). Çünkü onların O’ndan ayrı ne bir varlıkları var, ne de onların O’ndan ayrı bir iradeleri var(La ilahe), sadece/ancak O(illaHU).Ne algılıyorsan, ne görüyorsan, ne duyuyorsan hepsi O’ndan(La ilahe illaHU).
Hatta; her şey sadece algıya göre var,tertil üzere okunduğu için varlar, sınırsız-sonsuz OKU’ma üzere yoklar(Adem/yok), sadece O (var)(La ilahe illaHU). O’nun “som, sırf,…” yapısı dolayısıyla gerçek manada var olacak varlıklar olamaz. Bunun içindir ki; onlara varlık vererek dediklerini kafana takma. Kendini AN’da bulursan anlarsın ki sadece “som, sırf,…” olan var, başka hiçbir şey yok, gerisi var sanılıyor, zan ise gerçekten bir şey ifade etmez.
11-) Ve zerniy velmükezzibiyne üliynna`meti ve mehhilhüm kaliyla;
Beni ve o ni’met sahibi yalanlayıcıları (başbaşa) bırak... Ve onlara mühlet ver.
12-) İnne ledeyNA enkalen ve cahıyma;
Muhakkak ki bizim yanımızda enkal (güçlü bağlar, zinzirler) ve cahıym (cehennem, yakıcı ateş) vardır.
SAFİ YORUM:
“Beni ve o nimet sahibi yalancıları baş başa bırak”; bir yanda “Ben” yani “sınırsız-sonsuz-tek, sırf-som-hep…” yapı; diğer yanda “sınırlı-sonlu-çokluk”. Olsa olsa bu “sınırlı-sonlu-çokluk”, “sınırsız-sonsuz-tek…” yapının özelliklerinden “algılanır olma” prensibiyle var olabilir. Sınırlı-sonlu-çokluk bunun dışında, “gerçek varlık olarak” var olamaz; çünkü, yoktan var olunmaz ve dahi mevcudat varlık kokusu dahi almamıştır.
“Nimet sahibi yalancılar” özlerindeki bu “sınırsız-sonsuz-tek, sırf-som-hep” yapıyı(nimet) kendilerine örterek(yalancılar), kendilerine varlık verenler,”Yalancılar” ifadesi çoğul; “nimet” tekil yazılmış.” Nimetler sahibi yalancılar” denmemiş. Tek bir nimet(sınırsız-sonsuz-tek… yapı) ve yalancılar(sınırlı-sonlu-ÇOKLUK). Sınırsız-sonsuz-tek yapıyı sınırlı-sonlu-çokluk olarak algılayıp bu şekilde sahiplenen, böyle işleyen bir mekanizma var.
“Ve onlara mühlet ver”; acele etme, hızlı davranma, onlara zaman ver; hızı yavaşlat onlarda zaman algısı oluştur.”Tespit” yönteminde fark edelim ki; ALLAH sistemiyle konuşuyormuş gibi edebi bir yöntem kullanarak hakikati/gerçeği açıklıyor, sisteminin işleyişini, çalışmasını dillendiriyor. Olmasını istediğini değil, her an olanı, derinde, özümüzde işleyen sistemi dillendirerek, konuşuyormuşçasına açıklıyor. Bu yöntemin bir sebebi de “teklif” yönünü de göz ardı etmememizdir. Kur’an’da bazı ayetler “teklfi-tespit”, bazı ayetler “teklif”, bazı ayetler de “tespit” yönü içerebilir. Teklif yönlü açıklama bir çokları tarafından açıklandığından, o yönteme pek girmeyip, kapasitemiz yettiği kadar “tespit” yöntemli açıklamamıza devam ediyoruz.
“Ve onlara mühlet ver”; acale etme, hızlı davranma, hızını kes, yavaşlat, yavaşlatılmış hız algısı ile zaman algısı oluştur. Ve “sınırsız-sonsuz-tek…”i mühlet verme/zaman algısı oluşturma yöntemiyle, sınırlı-sonlu-çokluk olarak algılat. Yani; sınırlı-sonlu-çokluk algıya dayalı var olur. Sınırsız hız, algıda yavaşlatılır; zaman algısı oluşturulur, zaman algısıyla birlikte mekan algısı oluşur ve sınırlı-sonlu-çokluk var olmuş olur. Sistemin dillendirilmesinden anlayabildiğimiz kadarıyla bu tespitlere ulaşıyoruz.
“Muhakkak ki bizim yanımızda güçlü bağlar ve yakıcı ateş vardır”. “Bizim yanımızda” ifadesi esmalar indinde anlamına gelip, her şeyin esmalar ile var olduğu gerçeği “güçlü bağlar” ifadesiyle açıklanmıştır. Yani her şeyin varlığı esmalara/O yapının özelliklerine bağlıdır, her şey varlığını bu esmalardan alır, bu esmalarla var olur. “Yakıcı ateş” ifadesi ise; esmalar dışında var olunmaması; bunun dışındaki varlığımızın olmaması, yakıcı ateşin içinde yanışı, yok oluşu misaline benzetiliyor.
Hatta bir adım daha ilerlersek; “som, sırf,…” yapıdan algılanır olma prensibiyle, sergilenen bir ilimle(esma suretleri olarak,” ilmini ilmiyle ilminde seytretti” denen hal) mevcudat var olur, mevcudatın varlığı bu yapının özellikleriyle, ilmiyle var algılatmasıyla var olunur. Gerçekte ise mevcudat varlık kokusu dahi almamıştır, çünkü “som, sırf,…” yapı yanında mevcudat “yakıcı ateştekinin yok olması” misali yokluktadır(Adem), mevcudat gerçek manada vücud sahibi değildir. “La mevcuda illaHU”.
Tabi ki bu gerçeği fark edemeyip, nimet sahibini görmeyip, kendine bir varlık veren, birimselliğine ve benliğine manevi zincirlerle bağlı olarak manevi cehennemi tatmaktadır, birimselliğine bağlanıp benliğiyle yanmaktadır her an…
13-) Ve ta`amen za ğussatin ve `azâben eliyma;
Boğaza tıkanan bir yemek ve elim bir azab (vardır).
14-) Yevme tercuful`Ardu velcibalu ve kânetilcibalu kesiyben mehiyla;
O gün Arz ve dağlar sarsılır... Dağlar heyelana uğramış bir kum yığını olur (akıp gider).
SAFİ YORUM:
Kendisini et-kemik bir beden sanması sonucu; yemesi dahi bu yanlış anlayışını güçlendirmekte, et-kemik beden olduğunu sandırmakta, şuur boyutunda ona fayda değil zarar vermektedir. Böylelikle birimselliğine bağlanışı artmakta, güçlenmekte; benliğiyle yanışı devam etmektedir, manevi azabı tatmaktadır. Çünkü eninde sonunda bu et-kemik bedeni terk edecek, gerçekle yüzleşecek, fakat birimselliğinin ve benliğinin bilincine kaydettiği zincirlerden ve yanışlardan kurtulamayacaktır.
“O gün” yani ölümü tattığı gün, “Arz” yani bedeni ve “dağLAR” yani tüm organları sarsılır, ruhun bedenden çıkma anı. “Dağlar” yani organları, “heyelana uğramış bir kum yığını olur” yani dağılmaya, çürümeye, yok olmaya yüz tutar. İşte o an bedenine bağlılığı dolayısıyla birimsellik bilincine bağlandığından, zincirlerinden kurtulmadığından, maddi ve manevi tüm kaybettiklerinden dolayı, bunlara olan özleminden dolayı, alışkanlıklarından dolayı, bunları bir daha tadamayacağından dolayı manevi bir ateşin, manevi bir azabın içine düşer. Çünkü; yalnız ve tek başınadır ve arınmak için geriye dönüş şansı yoktur, bu arınmayı sağlayacak beyni de elden gitmiştir, ruhuna yeni kayıt yapma şansı yoktur, ruhuna kaydettikleri ile idare edecektir.
Bu ayete “som, sırf,…” yapıyı fark etme açısından bakacak olursak… “O gün” yani “som, sırf…” yapı indindeki AN(sınırsız hız dolayısıyla tek AN; sıfır hız ve sıfır an olarak hissedilen)ın şuuruna erdiğinde, “Arz” yani madde ve “dağların” yani madde boyutunun dayandığı, maddeye destek olan, maddenin var algılanmasını sağlayan boyutlar, “sarsılır” yani şuurda bunların varlığı yok olmaya yüz tutar. “Dağlar” yani maddeyi destekleyen, maddenin dayandığı, maddeyi var kılan(örneğin atom, kuant, takyon gibi boyutlar...) boyutlar, heyelana uğramış bir kum yığını olur” yani bunların algıya göre var oldukları anlaşılıp, gerçek varlıklarının olmadığı fark edilip şuurda akıp gider yok olurlar(La ilahe). Ve var olanın sadece “som, sırf,…” yapı olduğu şuuruna varılır(illaHU).
Hatalar bendendir, isabet kaynaktan… İnşaALLAH devam edecek…