SAFİ YORUM:
Bu ayete “som, sırf,…” yapıyı fark etme açısından bakacak olursak… “O gün” yani “som, sırf…” yapı indindeki AN(sınırsız hız dolayısıyla tek AN; sıfır hız ve sıfır an olarak hissedilen)ın şuuruna erdiğinde, “Arz” yani madde ve “dağların” yani madde boyutunun dayandığı, maddeye destek olan, maddenin var algılanmasını sağlayan boyutlar, “sarsılır” yani şuurda bunların varlığı yok olmaya yüz tutar. “Dağlar” yani maddeyi destekleyen, maddenin dayandığı, maddeyi var kılan(örneğin atom, kuant, takyon gibi boyutlar...) boyutlar, heyelana uğramış bir kum yığını olur” yani bunların algıya göre var oldukları anlaşılıp, gerçek varlıklarının olmadığı fark edilip şuurda akıp gider yok olurlar(La ilahe). Ve var olanın sadece “som, sırf,…” yapı olduğu şuuruna varılır(illaHU).
Dünya üzerindeki kara(toprak…) denen maddeyi bir arada tutan, kökleri sayesinde çivi görevi gören dağların da özlerindeki boyutlarla, onların da esmalarla, “sızırsız-sonsuz, sırf-som” yapının sergilediği bir ilimle var olduğu anlaşılınca; bilincimizi oluşturup, bilincimizdeki fikirleri bir arada tutan, çivi görevi gören veri tabanımızın yanlışlığının fark edilmesi sonucu, şuura sıçrama yapılır, bilinç ve verileri “heyelana uğramış bir kum yığını gibi akıp gider”. Ve bu şuura eren; esmalardan irsal olunduğunun, esmalarla inzal olunduğunun farkına varır, maddenin bilincine dönük algıya dayalı olarak var olduğunu anlar, firavun gibi Rablik iddiası gütmez.. Şahit bir Rasulü ve irsalini, dışında değil, şuurunda bulur. İrsal olan bu şuur, onun Rasulü/arındırıcısı olur.
15-) İnna erselna ileyküm Rasûlen şahiyden `aleyküm kema erselna ila fir`avne Rasûla;
Muhakkak ki biz, fravun’a bir Rasûl (hakikatına hidayet edici, arındırıcı) irsal ettiğimiz gibi size de, sizin üzerinize şahid bir Rasûl irsal ettik.
16-) Fe`asa fir`avnurRasûle feehaznahu ahzen vebiyla;
Fravun o Rasûl’e asi oldu da onu çok sert/ağır bir yakalayışla yakalayıverdik.
SAFİ YORUM:
Yeryüzüne gelmiş geçmiş fravun bilinçli insanlar da kendilerini yeryüzünü bir arada tutan dağlar gibi görüp, Rablik iddiasında bulunmuşlardı, dağlar gibi büyük benlikleri vardı. Bilincin ötesine geçip şuura erememiş, varlıktaki tekliği müşahede edememiş, birimsellik ve madde batağında boğulmuşlardı. Firavun “büyük ev” anlamında olup “büyülenmek” manasına gelir. Bu ayette “Biz” ifadesiyle kastedilen esmalardır. “Rasulü ve irsalini” Allah’a erdiren şuursal/şuura dönük esma yayını olarak değerlendiriyoruz.
“Muhakkak ki biz” yani esmalar “firavuna” yani büyüklenen o bilince “bir Rasul” yani Allah’a erdirici bir esma yayını “irsal ettiğimiz gibi” yani yayınladığımız gibi; “size de, sizin üzerinize şahit bir Rasul irsal ettik” yani size de bu esma yayınından yayınladık ki ulaştığınız şuur hali buna şahittir. Yani; her an, herkese enfüsünde/içinde ve afakında/dışında O’na/Tekliğe erdirici bir ilim(Aliym) yayın(Rasul) yapmakta(irsal), büyüklenen firavun bilinç kendini Rab gördüğünden, Rab arayışına girememekte ve gerçek Rabbı tanıtan bu genel esma yayınını değerlendirememektedir. Şuuruyla bu yayına şahid olan için ise; kainat her an “La mevcuda illaHU”, “La ilahe illaHU” diye haykırmaktadır, bilim de bunu haykırıyor, holografik bakışıyla.
“Fravun o Rasûl’e asi oldu” “firavun” yani büyüklenen bilinç “o Resule asi oldu” yani kendini Rab sandı gerçek Rabbi göremedi, “som-sırf” yapıya yönelten O’na erdirici şuursal yayını alamadı, tekliğin gereğini hissedip yaşayamadı. “ da onu çok sert/ağır bir yakalayışla yakalayıverdik.” yani firavun bilinç madde, birimsellik batağına saplandı, bu bilinç halinde kaldı, gerçeklere ulaşamadı, hakikatte yer alamadı diye anlıyoruz.
17-) Fekeyfe tettekune in kefertum yevmen yec`alulvildane şiyba;
Eğer küfr (nankörlük) ederseniz, vildan’ı (çocukları, gençleri) saçı ağarmış ihtiyar kılan o günden/o günde nasıl korunursunuz?.
18-) EsSemau münfetırun Bihi, kâne va`duHU mef`ula;
Sema onunla (o günle, o gün sebebi ile B gerçeğince) yarılır (ayrılır)... O’nun va’di (hükmü) mef’uldur (fiile çıkmıştır, olmuştur).
19-) İnne hazihi tezkiretün, femen şaettehaze ila Rabbihi sebiyla;
Muhakkak ki bu bir tezkire’dir (öğüt, hatırlatmadır)... Dileyen Rabbine (erdiren) bir yol edinir!.
SAFİ YORUM:
“Eğer küfr ederseniz” yani bilincinizi örtüp O’na erdirici bu şuursal yayını(la ilahe illaHU) alamazsanız, “çocukları saçı ağarmış ihtiyar kılan o günden” yani uzun süre düşünüp ihtiyarlıktan başka bir getirisi olmayan bu halden nasıl korunursunuz? Yani; büyüklenerek, kendinizi var sanarak O’na erdirici varlıktaki bu yayına bilincinizi örterseniz, istediğiniz kadar düşünün, gerçeğe eremez, hakikati göremez, birimsellik batağından kurtulamaz, korunamazsınız. Bilincinizde birimsel varlığınız olduğu sürece “La ilahe illaHU” şuuruna varamazsınız, birimsel bilinciniz olduğu sürece kaybetmenin acısını tatmaya mahkumsunuz.
Bu ayeti şöyle de değerlendirebiliriz; eğer şuurunuzu örterseniz(eğer küfr ederseniz) anlaşılması o ağır(çocukları saçı ağarmış ihtiyar kılan/anlaşılması zor) sözü(la ilahe illaHU) nasıl anlarsınız ve kendinize varlık verdiğiniz o andan(o günden/ o günde) ve kaybedeceklerinin acısından nasıl korunursunuz? “La ilahe illaHU” ağır sözü anlaşılması zor bir sözdür, saçları ağarttıracak, insanı yaşlandıracak kadar düşündüren en temel sözdür, Şuurunu bu söze örten, birimsel varlık batağına düşer, kaybedeceklerinin acısını tatmaktan korunamaz. “O günden/o günde nasıl korunur sunuz?” ifadesini O’nun indindeki “AN”ı fark ettiğinizde gerçek varlığınızın olmadığını anlamanız sonucu, korunacak varlığınızın olmadığının şuuruna erersiniz, şeklinde dahi yorumlanabilir.
“Sema Bi-onunla yarılır/ayrılır” yani sema/bilinç O hakikatle/AN şuuruyla paramparça olur. Şuur kendini AN’da bulduğunda hız-zaman-mekan algısından arınır. “Sınırsız-sonsuz, sırf-som” olanın indindeki AN’da(sıfır zaman) sema/bilinç ortadan kalkar.”O’nun hükmü olmuştur” yani “sınırsız-sonsuz,sırf-som” yapı gerçeği fark edildiği için kendini AN içinde bulan şuurda sema/bilinç dağılır. Maddeyi var sandıran bilinç, “O’nun” yani “sınırsız-sonsuz-sırf-som” yapının şuuruna erilmesiyle, AN’ı farkedip parçalanır. Zaman-mekan algısıyla oluşan bilinç insandaki yanıltıcı hükmünü kaybeder.
Özden dışa yöneldiğimizde ise; “sema” bilinçlerin kaynağı olan orijin haldeki şuur, “onunla” yani zaman algısı oluşturarak “yarılır” yani bilinç parçaları yansımaları oluşturur. Ve “O’nun” yani “sınırsız-sonsuz-tek”in “hükmü” yani sınırlı-sonlu-çokluk olarak algılanması “meful” yani fiile çıkmış, oluşum gerçekleşmiş olur. Yani nerden bakıldığına bağlı olarak iki değişik sonuca ulaşabiliyoruz.
Çokluktan kurtulup tekliğe yönelimin gerçekleşmesi(dıştan-öze yönelim) ve tekliğin çokluk olarak algılanması sebebi(özden-dışa yönelim). Bizden O’na/öze uruç(miraç) ve O’ndan/özden bize inzal(nuzul); yani varlığımız/şuurumuz uruç ve inzal halindedir. Bu 18.ayete uruç yönüyle yönelirsek çokluğun özü olan tekliği fark eder; inzal yönüyle yönelirsek tekliğin çokluk olarak algılanma sebebini anlamış olursun.
“Muhakkak ki bu bir tezkire’dir”. Muhakkak ki bu bir zikrolunandır. Allah esmaları her an zikrolunmaktadır, anılmaktadır, her şey esmalar ile var olmaktadır. “Dileyen Rabbine bir yol edinir” yani Rabbi olan esmalar ile var olduğu şuuruna yönelir. Bunun dışında kendinde ayrı bir varlık görmez, firavun gibi Rablik iddiası gütmez. “Muhakkak ki bu bir öğüttür. Dileyen Rabbine bir yol edinir”, muhakkak ki bu şuursal bir fark ediştir, şuurda yaşanacak bir olaydır, bunu fark etmenle varlığın gerçek manada ortadan kalkmaz, Rabbin hükmünde olan esmalarla var olmaya devam edersin. “La ilahe illaHU” sözünü kendine yol edinir, “sınırsız-sonsuz-sırf-som” yapıyı hatırlar da gerçek manada kendinde varlık görmez, O’nun(sınırsız-sonsuz-som-sırf-tek yapı) yanı sıra kendini var görüp, firavun gibi Rablık iddiasında bulunmazsın.
20-) İnne Rabbeke ya`lemu enneke tekumu edna min sülüseyilleyli ve nısfehu ve sülüsehu ve taifetun minelleziyne me`ake, vAllahu yukaddirulleyle vennehar* `alime en len tuhsuhu fetabe `aleyküm fakreu ma teyessere minelKur`ân* `alime en seyekûnu minküm merda ve aharune yadribune fiyl`Ardı yebteğune min fadlillahi ve aharune yukatilune fiy sebiylillâhi, fakreu ma teyessere minhu, ve ekımusSalate ve atuzZekâte ve akridullahe kardan hasena* ve ma tukaddimu lienfüsiküm min hayrin teciduhu `ındAllahi huve hayren ve a`zame ecra* vestağfirullah* innAllahe Ğafurun Rahıym;
Muhakkak ki Rabbin senin gecenin üçte ikisinden daha azını, yarısını ve üçte biri kadarını kalktığını/kıyam ettiğini biliyor... Seninle beraber olanlardan bir taife’nin de (kalkıp kıyam ettiğini biliyor)... Gecey’i ve gündüz’ü (o tecellileri) Allah takdir (izhar) ediyor... (Allah) onu asla ihsa (zabt, muhafaza) edemeyeceğinizi bildi de tevbenizi kabul etti... Kur’an’dan (insan’ın ikizinden size)kolaylaşanı okuyun (izhar ve idrak edin) !... (Allah) sizden hastalar (itikatları doğru ve net olmayanlar, sülük’e yeterli olmayanlar), Arz’da gezip-dolaşıp Allah’ın fazlından talep eden (amel-ibadet eden) başka kimseler ve Allah yolunda savaşan (mücahade eden) diğer kimseler olacağını da bilmiştir... Artık O’ndan (size) kolaylaşanı okuyun, salat’ı (farz olan namaz’ı?) ikame (müşahade) edin, zekat’ı verin ve Allah’a karz-ı hasen yapın (güzel bir ödünç verin; infak edin?)... Nefsleriniz/kendiniz için (önceden) hayırdan ne takdim ederseniz, indAllah’da onu daha hayırlı ve ecir bakımından daha büyük bulursunuz... Allah’dan mağfiret dileyin... Muhakkak ki Allah Ğafur’dur, Rahıym’dir.
SAFİ YORUM:
“Muhakkak ki Rabbin….biliyor” yani gerçekten, kesinlikle esmalardan oluşmuş esma terkibinle var olursun; “senin gecenin üçte ikisinden daha azını, yarısını ve üçte biri kadarını” yani senin şuuruna hepliğiyle “gece” hükmünde olup “sınırsız-sonsuz” esmaları olan “som-sırf” yapının örtme işlevi ile esma terkibi oluşturmasıyla, “kalktığını/kıyam ettiğini biliyor...” yani var olmakta, var algılanmaktasın. Yani sen ilmi bir suretsin, sergilediğim bir ilimsin, gerçek varlığın yok. Kime deniyor? Sistemin dillenmesi olarak ele alırsan ilk yaratılan Hakikati Muhammediye denen boyut, insana sesleniş olarak alırsan Hz.Muhammed(sav), üzerine alınırsan sen.“Muhakkak ki Rabbin…biliyor” ifadesindeki “Rabbin bilmesi” bizim insani yaklaşımla anladığımız birisinin bir şeyi bilmesi manasının ötesinde bir manadır.
“Rabbin bilmesi, Aliym olması” o şeyi esmaları ile yaratması, o şeyin esma terkibi ile var olması anlamına gelir. “Rabbin bilmesi” kuru bir bilmek değil; o şeyi, o şeyin hakikati olarak, esmaları ile var etmesidir. Ve o esma terkibi de o şeyden açığa çıkacakların Rabbi hükmünü alır. Bu fıtri(fıtratı dolayısıyla) manasıyla; kul(esma terkibinden açığa çıkan) Rabbin(esma terkibinin) dışında var olamaz.
Aliym demek, kuru bir bilmek değil, o şeyi esmalarıyla var etmeye devam etmesi demektir. “Ve Huve Bikülli şey’i Aliym”in manası sadece O her şeyi biliyor manasıyla sınırlı olmayıp, O her şeyi, her şeyin hakikati olan esmalarıyla sergilediği ilimle var ediyor, her şey hakikati olan ilimle(Aliym), esmaların sergilendiği ilimle var oluyor manasına da gelir. Yani her şey esmalardan var oluyor, yani sergilenen bir ilimle varlar, “sınırsız-sonsuz-som-sırf” yapı yanında gerçek yapısal vücutları yok.
“Seninle beraber olanlardan bir taife’nin de (kalkıp kıyam ettiğini biliyor)...” Yaratılış Sisteminin dillenişi olarak bakarsak; “seninle beraber olanlar” yani Hakikati Muhammediye denen boyuttan açığa çıkan “taife” yani boyutlar da aynı şekilde yaratılmış olunuyor, bu sefer Hakikati Muhammediyedeki örtme işleviyle algılanır oluyorlar, her boyut örtme işlevi ile diğer boyutun oluşmasına sebep oluyor. Örtme işlevin temelinin ise hız algısına dayanıp, “som-sırf” yapıda “sınırsız-sonsuz” halde olduğundan sıfır hız olarak değerlendirilen esmaların sergilediği ilimle hız yavaşlatılmış gibi algılandırılarak zaman ve mekan algısı oluşturuyor. Her boyutta kademeli olarak hız yavaşlatılmış olarak algılatılarak boyut ve canlılarını oluşturan zaman-mekan algısı meydana geliyor.
“Seninle beraber olanlardan bir taife’nin de...” ayetini Hakikati Muhammediye’yi bir nokta olarak değerlendirdiğimiz de onunla beraber olan sayısız noktadan oluşan evren yanı evrenlerdeki… evren içre evrenler… olarak değerlendiririz. Bize göre sınırsız-sonsuzmuş gibi değerlendirilen bu yapıların da ayetteki “bir taife/grup” ifadesiyle ALLAH indinde o halleriyle dahi çok sınırlı bir yapı hükmünde olduğu anlaşılıyor. Gerçek varlıkları açısından bakacak olursak eğer, tüm bu yapıların gerçek varlıkları yok, algıya göre, esmaların algılatmasıyla varlar, gerçekte var olan sadece “O/HU”(La ilahe illaHU), O’nun dışında, hiçbir şey yok.
“Gece’yi ve gündüz’ü Allah takdir ediyor...” Gece’yi ve gündüz’ü” ifadesinde dikkatimizi çeken incelikler şunlardır: Gerek “gece”, gerek “gündüz” tekil kullanılmış, yani “geceleri ve gündüzleri” denmemiş! Ve “Geceyi ve gündüzü” denmiş, yani iki kavram var! “ALLAH” ismi kullanılmış, yani zat, sıfat, esma ve efaline işaret var! “Takdir ediyor” denmiş, yani miktar/ölçülendirme sistemiyle yaratımına işaret var!
Bu ayette ALLAH genel ismi kullanıldığı için; “gece” ifadesinin “sınırsız-sonsuz esmaların örtülen”, açığa çıkmayan kısımlarıyla “som-sırf…” yapının algılanmayan yönleri; “gündüz” ifadesiyle de “sınırsız-sonsuz esmaların örtülmeyen”, açığa çıkan kısımlarıyla “som-sırf,…” yapının algılanır olan yönleri kastedildiği sonucuna varıyoruz ki efal/fiiller alemi algıya dayalı olarak böyle yaratılmış olunuyor, ALLAH sınırsız-sonsuz esmalarından bu şekilde(örtme işleviyle) ölçülendirmeyle esma terkipleri şeklinde algılar/algı mekanizmaları oluşturmuş ve “sınırsız-sonsuz-tek…” yapısını mevcudat, kainat görüntüsünde “sınırlı-sonlu-çokluk” olarak algılatmış oluyor. Yani sergilediği ilim sonucu yapısının farklı algılanması söz konusu oluyor…
“Onu asla ihsa edemeyeceğinizi bildi de tevbenizi kabul etti...” “İhsa” bilebildiğimiz kadarıyla en nihayi manasıyla hallenmek, açığa çıkarmak anlamlarına geliyor. Efendimiz(as)de ALLAH’ın sınırsız-sonsuz esmalarını sınırsız-sonsuz şekilde açığa çıkarma acziyetini, bu durumun imkansızlığına işaret etmek için, bu şuurun farkına vardıkça "Ben, günde yetmiş defa istiğfar ederim." diyerek, bu halini itiraf eder, insan için en büyük mevkinin ALLAH’a kulluk olduğunu dile getirir. Çünkü insanın ALLAH’a kul olmaktan öte bir varlığı yoktur, kulluktan yüksek bir hedefi de olamaz.
ALLAHUEKBER olanın yanında nokta kadar yeri olmayan alemler, ALLAH’ın esmalarını sınırsız-sonsuz şekilde açığa çıkaramaz, zaten esmalar sınırsız-sonsuz haliyle alemleri tümden örter, yok eder. Yukarıdaki ayetteki bu ifade anlayabildiğimiz kadarıyla bu gerçeğe işaret etmektedir. “Tevbenizi kabul etti” ifadesini de esmaları sınırsız olarak açığa çıkaramayacağınızı biliyor, esmalarınızın sınırlılığını biliyor, sınırsız esmadan esma terkibiyle sizi var ediyor. Tevbe, ALLAH’a dönüştür, O’nun esmaları ile var olduğunu biliştir, esma terkibinin sınırlılığını itiraf, sınırsız esmalara yöneliş, kendindeki her türlü varlık zannından vazgeçiş, var olanın O olduğu bilinciyle O’na dönüş, yokluğunu hissediştir.”Sınırsız-sonsuz-sırf-som” yapı yanında ayrı bir vücut olamayacağını fark ediştir.
Ayette geçen “Ve” bağlacı “ve” den önce açıklanandan sonra “ve” den sonra açıklananın meydana gelmesi anlamı da taşıyor. Örneğin “gece ve gündüz” gece ve gündüz şeklinde iki şeyin varlığına işaret etmekle birlikte, geceden gündüzün açığa çıkarılması manasını da taşıyor. Başka bir örnekte “Sema ve Arz” iki şeyin varlığına işaret etmekle birlikte Semadan/sema ile Arzın var olması manasını da taşıyor. Semayı şuur, Arzı madde olarak ele aldığımızda şuur ile var olan, var algılanan madde, şuurun algılamasına göre var algılanan madde anlamı açığa çıkıyor. Semayı boyutlar olarak değerlendirdiğimizde de boyutlar ile var olan, var algılanan Arz/madde alemi manası oluşuyor…
“Kur’an’dan kolaylaşanı okuyun !... Sizden hastalar, Arz’da gezip-dolaşıp Allah’ın fazlından talep eden başka kimseler ve Allah yolunda savaşan diğer kimseler olacağını da bilmiştir... ” İnsan dahi esma terkibi olarak var olduğundan OKU’ma ile vardır, varlığı her an esma terkibinin açığa çıkardıklarıyla yani esma terkibinden OKU’masıyla devam etmektedir ve bu OKU’ma ile var olan varlığıyla da yine esma terkibi sonucu mevcudatı var algılamakta, var olarak OKU’maktadır. Yani Kur’an denen OKU’nan; aslında esmaların terkip şeklinde okunması ve efal olarak algılanıp mevcudatı, fiiller alemini oluşturmasıdır. Her şey her an bu OKU’ma ile vardır ve bu OKU’ma ile var olmaya devam etmektedir. Bu OKU’manın farkına varabilmek için de ayetin teklif yönünü de değerlendirip Kur’an mushafını da okumamız gerekir ki Kur’an Mushaf bilgisi Hz.Muhammed(as)in OKU’duklarından oluşturduğu teklif görünümlü tespitler bütünüdür.
Evet her boyut canlıları da Kur’an’dan kolaylaşanı okumaktadırlar her an. Ve algı sınırları içine girenleri değerlendirerek varlığı algılamaktadırlar. Bizim de örneğin gözümüz belli frekans aralığındaki dalgaları alır, beyne iletir, görme merkezinde görüntü oluşturur. Diğer duyu organlarımızda benzer şekilde çalışır. Böylelikle dalgalardan maddeyi okumuş oluruz, yani madde algımıza göre var olmuş olur. Algı sınırımız değişse maddeyi algımız değişecek, bambaşka bir yapıyı algılıyor olacaktık. Yani yaratım algılama mekanizmasına dayalı olarak OKU’nmaktadır. Algı sınırımıza giren dalgaların yapımızda değerlendirilmesi neticesinde madde bizim için, bize göre, bizimle var olur. Dalga boyutundan bakarsak madde yoktur, anlarız ki madde algıya göre var olur, gerçekten ayrı bir yapı olarak mevcut/vücut sahibi değildir, yani sergilenen bir ilim vardır.
“Kolaylaşan” ifadesi Hz.Muhammed(as)’in kader ile ilgili hadislerinde de geçmektedir. “Madem, her şey kader iledir, öyleyse niye ibadet ediyoruz, ameli bırakalım mı?” benzeri sorulara “herkes kendisi için kolaylaştırılanı yapacaktır. Cennetlik amelleri işlemek cennet ehline, cehennemlik amelleri yapmakta cehennem ehline kolay gelecektir” şeklinde cevaplar vermektedir. Yani herkes esma terkibinin oluşturduğu, varlığının gereğini açığa çıkaracaktır. Cenneti yaşayacak olan için terkiplenmiş olan cennetlik amelleri, cehennemi yaşamak için terkiplenmiş olan cehennemlik amelleri bu şekildeki kolaylaştırma mekanizmasıyla yapacaktır.
Ve bu anlamda herkes kendisine kolaylaştırıldığı şekliyle yani esma terkibinin işleyişi yönünde doğru-yanlış kainatın sistem kitabını okumaktadır. Ayette “Kur’an’dan kolaylaşanı okuyun” diyor ve artık biliyoruz ki tespit yönlü değerlendirme sonucu her şey her an Kur’an’dan/OKU’nandan (esma terkibinin oluşturduğu bakış açısıyla) hayat kitabını doğru-yanlış okumaktadır. Tabiî ki bu okuma sadece klasik manada Kur’an mushafını eline alıp okuma değil, hayat kitabını, kainattaki sistemi, esmaların el verdiği ölçüde OKU’madır, doğru OKU’yan korunmuş olacak, yanlış okuyan ise korunmamış olacaktır.
“Artık O’ndan kolaylaşanı okuyun” diyor ve her şey esmalardan kendine kolay geleni yani esma terkibini okuyor ve kainat kitabını esma terkibi yönünde okuyor, fiiller açığa çıkarıyor. “Salat’ı ikame edin” salat “yöneliş” manasına gelip herkes esmalarına yönelişiyle/esmaların yönlendirmesiyle(salat) varlığını devam (ikame/kaim/devamlı/sürekli) ettirmektedir, Namazlarda okunan Fatiha Suresi’ndeki “iyyaKE na’budu ve iyyaKE nesta’iyn” ayetlerini hatırlayalım. ”Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz...” yani esmalarından oluşan esma terkibden açığa çıkanlarla varız ve bu varlığımızın devamı da esmalarına bağlıdır.
“Salatı ikame edin ve zekatı verin ve Allah’a güzel bir ödünç verin”. İfadeler arada “ve” ile devam ediyor. “Salatı ikame edin” esmaların size yönelmesiyle varlığınız oluşur ve devam eder. Ve “zekatı verin” bu yöneliş ile oluşan esma terkibi varlığınız ALLAH’ın esmalarının size bir zekatı hükmündedir. Ve “ALLAH’a güzel bir ödünç verin” yani size verilen, var olmanızı sağlayan esmaların yönelişi ile oluşan zekat hükmündeki esma terkibinizin, ALLAH’ın esmalarından oluşturulduğunu ve bu oluşumun devam edeceğini bilin.
“Allah’a güzel bir ödünç verin” sözündeki “güzel” ifadesi varlığınızın esma terkibine, esma terkibinin de ALLAH’ın esmalarına dayandığını görme halinin güzelliğine, bunun dışında kendine varlık vermeme durumuna işaret eder. “Ödünç” ifadesi ise, bu güzel bakış sonucu, esma terkibi ile esmalardan oluşmanın fark edilmesiyle, varlığının ortada kalkmayacağı, var olunmaya devam edileceği, bu fark edişin şuurda yaşanılan bir hal olduğu açıklanmak istenmektedir. Yoksa insani manada anladığımız şekliyle kimse ALLAH’a bir şeyi ödünç veremez, kimsede ALLAH’a bir ödünç verecek bağımsız bir varlık yoktur ve ALLAH bu klasik manadaki ödünç almaktan beridir.
“Nefsleriniz/kendiniz için hayırdan ne takdim ederseniz, indAllah’da onu daha hayırlı ve ecir bakımından daha büyük bulursunuz...” Tabiî ki insan; bu ayetleri diğer ayetler gibi tespit yönünün yanında ve tespit edilenler sonucu varlığın doğal, bilinçsiz olarak, yalın manasıyla gerçekleştirdiği bu fıtri kulluğu, teklif yönüyle değerlendirip bilinçli bir kulluk sergilemeli, salatı ikame etmeli, zekatı vermeli, hayır işlemelidir. Bu tespitlerle elde edilen bilgi kişiyi teklif yönünü değerlendirmeye yönlendirmelidir, yoksa bu tespitlerin kuru lafını etmek kişiye pek fayda sağlamayacaktır.
Teklif yönünü değerlendirip hayır yoluna yönelenler, amellerinin karşılığını ALLAH’ın indinde daha büyük hayırlı oluşumlar olarak alacaklardır. Rabbi hükmünde olan esma terkibinin sergilediği hayırlarla, bu terkibin hükmü altından çıkacak, “alemlerin Rabbi olan ALLAH” indinden varlığa bakacak, bilincinin sınırlılığından şuurunun sınırsızlığına yol alacak, Abdullah/ALLAH’ın kulu olarak(esmaları kendilerinde dengelemiş olarak) geniş ve dengeli bir esma alanına sıçrama yapacaklardır. Ve böylelikle “onlar ALLAH’tan razı, ALLAH’da onlardan razı olmuş” denen hale ulaşacak, sıkıntı ve üzüntü hallerine takılıp kalmayacaklar, cennet halini yaşayacaklardır.
“ Allah’dan mağfiret dileyin...” ALLAH’ın sınırsızlığını fark ederek, ondan ayrı birimsel varlık anlayışınızdan arının. ALLAH’ın esmalarını sınırsız bir şekilde açığa çıkaramayacağınızı da bilin. ALLAH’ın esmalarını kendinizde dengeleyerek açığa çıkarabilirsiniz ama sınırsız-sonsuz olarak açığa çıkaramazsınız, çünkü esmaların sınırsız-sonsuz halinde sizin varlığınız ortada yoktur, siz esma terkibi olarak, ölçülü esma bileşimi olarak(takdir) var olur, var algılanırsınız.
“Muhakkak ki Allah Ğafur’dur, Rahıym’dir.” Teklif yönlü değerlendirmede muhakkak ki ALLAH günahları örtücüdür, merhamet edicidir diye anlarız. Tespit yönlü değerlendirişte ise; muhakkak ki ALLAH, ÖRTÜCÜ ve örtme işleviyle ÜRETKEN, var eden, var algılatandır. Evet, bu süre “Ya eyyühel müzzemmil (ey örtüsüne sarınıp bürünen; ÖRTÜNEN)” ile başlıyor ve “innAllahe Ğafurun Rahıym(Muhakkak ki ALLAH Gafur’dur, Rahiym’dir)” ifadesiyle biterek, girişteki açıklamayı sonuca bağlıyor ve örtmenin kaynağının “Gafurun Rahiym” esma bileşimi olduğunu açıklayarak bu suresinde bir bütünlük oluşturuyor.
“Gafurun Rahiym” Rahiym olan(esma terkibi oluşturarak mevcudatı var kılan, rahiym sahibi, esma terkipleri oluşturma şeklinde üretme işlevi olan) Gafur(Örtücü, örtme işlevi sergileme). Sınırsız esmalarını ÖRTME işleviyle sınırlandırarak yani esma terkibi oluşturarak, “sınırsız-sonsuz-som-sırf-tek” yapısını sınırlı-sonlu-çokluk olarak mevcudat ismi altında algılatan… Yani biz her an “sınırsız-sonsuz…” yapıdaki sınırsız esmaların sınırlı esmalar oluşturacak şekilde örtünmesiyle sergilediği ilim sonucu, “som-sırf…” yapıyı mevcudat olarak algılıyoruz.
Halbuki “La ilahe illaHU”; mevcudata uygularsak “La mevcuda illaHU”; mevcudat yoktur, sadece O(sınırsız-sonsuz-sırf-som-tek). Mevcudat O’nun esmalarının sergilediği bir ilimle, esmalarıyla var olur, Ve O Adem olarak Alemlerini bilir, “sınırsız-sonsuz…” vücudunun yapısal özelliklerini, yapısını bozmadan, parçalanmadan esma terkipleri/ilmi suretler olarak tanır.
Çok ŞÜKÜR, şüphesiz eksiklikleri olsa da yazımızı tamamladık…