Onun ismi, kimliği, inaçları, ne iş yaptığı ve nereli olduğu hiç önemli değil. Kendisini “mistik bir dünyalı” olarak kabul ediyor. Biz de onu onun istediği isimle... “Mistik” diye anlatalım.
Mistik kendisinin Maya uygarlığını oluşturan insanların genini taşıdığına inanıyordu. Sadece inanmıyor bir de çok önemli bir misyonu olduğunu söylüyordu. Sadece söylemiyor kendisine inanan insanlara misyonunu kanıtlamaya çalışıyordu. İnanmak istemeyenere ise sadece acıyor. Çok içten acıyor ve çok üzülüyordu.
Mistik on yıldan beri dünya üzerindeki diğer mistik gruplarla iletişim halinde idi. Dünya mistikleri Başlangıçta telefonla iletişim halindelerdi. Son yıllarda interneti kullandılar ve 2011 yılı noel akşamından sonra interneti de çok hantal bularak tamamen telepatik iletişim ağı kurarak zaman ve mekan dışı iletişime başladılar.
Dünya üzerinde 212 noktada yapılan uzay gemilerinden birisini de Mistik ve grubu hazırladı. Geminin toplam kullanım alanı 2012 metre küp idi. Gemiyi tamamen doğal ahşap malzemelerden yapmışlardı. Bir tek metal çivi çakılmamıştı. Penceresi yoktu. İçinde hiçbir elektronik cihaz yoktu. Uzay giysileri yoktu. Yatak, masa, koltuk yoktu. Aydınlatma sistemi yoktu. Ve en önemli bölümü olan gemiyi hareket ettirecek bir motor ve ya roket sistemi de yoktu. Gemi tek girişi olan büyük oval bir “uçan daire” şeklinde idi.
Tam doğal ahşap, oval ve devasa bir tahta fıçı olan geminin üzerinde TR.34.2012.00 yazıyordu. TR geminin inşa edildiği ülkeyi, 34 o ülkenin şehir kodunu, 2012 de göreve başlayacağı yılbaşını ve 00 da görev başlangıç yerel saatini ifade ediyordu.
İnsanlar Mistik’e gülüyorlardı. Yerel radyolarda, ulusal televizyonlarda, gazete ve dergilerde her gün onları hafife alan mizahi haberler veriliyordu. Mistik hiçbir eleştiriye kızmıyordu. Hiçbir haber programına katılmıyordu. Kendi internet sitelerinde çok ciddi çalışmalar yapıyorlar, çok ciddi açıklamalarda bulunuyorlardı. Kendisine ve kendisine inanan grubuyla alay eden tüm insanlara şöyle sesleniyordu.
“Sizin atalarınız çölün ortasında gemi inşa eden Nuh’a da gülmüştü. Fakat son gülen Nuh ve Nuh’a inananlar olmuştu. Siz 2012 saat 00’da yılın ilk saniyesinde yaşayacağınız dehşeti kabul etmiyorsunuz. Dünya foton kuşağına girdiği ilk anda içinde metal ve elektronik teknoloji bulunduran tüm cihazlar devre dışı kalacak. Beyinleriniz bizim beyinlerimizle telepatik ağa bağlanmadığı için o anda akıl ve zekâ düzeyiniz taş devrine dönecek. Aynı dünyada yaşamaya devam edeceğiz fakat sizler henüz ateşin keşfedilmediği karanlık çağlara döneceksiniz. Kurduğunuz uygarlığın tüm yapıları birkaç yüz yıl içinde yok olacak. Kalan bir kaç yapıya da tanrıların eserleri diye tapınmaya başlayacaksınız. Biz ise yaptığımız bu geminin içine gireceğiz. Penceresiz gemiye bineceğiz. Bizim pencereye ihtiyacımız olmayacak çünkü beyinlerimiz foton kuşağının enerjisiyle temas kuracak ve tüm madde gözlerimizin önünde şeffaflaşacak. Görmek için gözümüzü değil beynimizi kullanacağız. Duymak için kulaklarımızı değil beynimizi kullanacağız. Beslenmek için midemizi değil beynimizi kullanacağız. Masa, koltuk, yatak kullanmayacağız çünkü biz katı madde bedenden enerji beden boyutuna gireğiz... oturmak, yatmak ve uyumak gibi hayvansal ihtiyaçlarımız olmayacak. Gemimizi doğanın canına okuyan kirli enerji kaynaklarıyla değil beynimizin sınırsız gücüyle ışık hızının üzerinde bir hızla zamanda ileriye ve geriye ışınlayacağız. Gemimizin ahşap yapısı beynimizin enerjisiyle bütünleşeceği için evrenin en sağlam elementi haline dönüşecek. Belki bir gün sizin boyutunuza inerek sizi ormanlarda avlanırken ve toplayıcılık yaparken ziyaret edeceğiz ve sizler “tanrıların arabaları”nın gökten indiğini zannederek TR.34.2012.00’a secde edeceksiniz. Biz de sizi Yüce Öğretmenler, Yüce İnisiyatörler (ruhsal tebliğciler, ruhsal üstadlar) olarak eğitebildiğimiz kadar tekrar eğitip insanlığa doğru evriminizi sağlamaya çalışacağız...”
Mistik bu tür tebliğlerini her gün yinelerken... ve insanlar Mistik ile dalga geçerken mistiklerin beklediği ilk an 2012’ye birkaç gün kala aniden gelmiş ve dünyanın manyetik alanı ile foton kuşağının manyetik alanı ilk teması gerçekleştirmişti. Güneşin rengi solmaya başlamış ve dünya karanlıklara gömülmüştü. Çağ Mistik’in ve mistiklerin Altın Çağı idi artık.
İnsanlar acı acı feryad ediyorlar ve Mistik’den af ve merhamet diliyorlardı. Fakat yapılacak bir şey yoktu. Foton çağının alâmetleri başladığı anda daha önce beyinlerini telepatik ağa bağlamamış olan inançsızlar için hiçbir şey yapılamazdı. Bu yıllardan beri söyleniyordu ve herkes buna gülüyordu, alay ediyordu. Mistik zifiri karanlıkta kalan dünyada ellerinde çıra ateşiyle çaresizce koşturan insanlara baktı ve çok üzüldü. Çok üzüldü ama elinden bir şey gelmezdi. Nuh’un da elinden bir şey gelmemişti.
Mistik gözlerini kapattı. Kafasını gökyüzüne çevirdi. Evet inandığı gibi gözsüz görüyordu. Güneşin, yıldızların ve galaksilerin manyetik alanlarını ve sonsuz renk tonlarına bürünen auralarını görebiliyordu. Kulaklarını kapattı. Nefesini tuttu ve evreni dinledi. Evet kulaksız duyuyordu. İlk duyduğu ses dünyanın dönerken çıkardığı uğultu oldu. Dünya her zaman olduğu gibi hiçbir şeyi umursamadan kendi dilince kendi şarkısını söylüyordu. Ayı’ın, gezegenlerin, Güneş’in, galaksilerin ve her bir uzay kütlesinin ayrı ayrı dönüş uğultuları vardı. Evren sanki kulakları duymayan büyük müzisyen Ludwig van Beethoven şefliğinde konser veriyordu. Evrenin müziği çok harikaydı.
Günler sonra dünya karanlıklardan kurtuldu. İnsanlar sevindiler, ümitlendiler. Foton çağının yalan olmasını dilemeye başladılar. Fakat işler hiç de umdukları gibi gitmiyordu. İçinde metal, elektrik ve elektronik teknolojisi içeren tüm cihazlar devre dışı kalmıştı. Hiçbir şey çalışmıyordu. Mistik’in ezoterik kehanetleri birer birer gerçekleşiyordu. Akıl ve zeka düzeylerinin taş devri seviyesine dönmesine bir gün kalmıştı. Evet sadece bir gün kalmıştı ve bir gün sonra herkesin soyadı adeta Moloztaş ve Çakmaktaş olacaktı. Fakat Fred Çakmaktaş’dan ve Barni Moloztaş’dan bile on binlerce yıl daha geriye... daha ilkelliğe döneceklerdi
Bu esnada... Mistik, hesapta ve astronomik kehanette olmayan bir manzara gördü gökyüzünde. Her şey inandığı gibi değildi demek ki! Sonsuz uzayın sonsuz olasılıklar evreninde hesap ve ezoterik kehanetler dışında başka planlar tasarlayan başka güçler de olmalıydı.
Mistik “Beyni” ile kanatları tüm uzayı kaplamış bir melek gördü. Samanyolu uzunluğundaki parlak ellerinde uzun bir boru tutuyordu. Boruyu yavaş yavaş ağzına yaklaştırdı. Derin bir nefes aldı. Nefesin çekimine kapılan galaksiler saman çöpü gibi darmadağın oluyor ve karadeliğe çekilir gibi meleğin ağzına giriyorlardı. Hiç inanmadığı halde Mistik’in ağzından “Aman Tanrım! Bu elinde sur ile İsrâfil olmalı. Kıyamet kopuyor olmalı!” sözleri döküldü. Ve şaşkınlığı bir kat daha arttı. İsrafil’in yanında daha büyük bir melek gördü. Ve iki meleğin konuşmalarını “beyni” ile algıladı. Daha büyük melek olan Cebrâil İsrâfil’e; “Henüz kıyamet kopmadı ki niçin sûra üfürmeye hazırlanıyorsun?” diye sordu. İsrâfil safça omuzlarını silkti ve çocukça; “Hiiç!.. canım prova yapmak istiyor” diye yanıtlayarak sûra hafifçe üfürdü.
Foton çağı ve kıyamet tabloları birbirine karışmaya başladı. Yeryüzündeki anti mistikler şaşkınlıklar içinde sağa sola koşuştururken İsrâfilin prova niyetiyle üfürdüğü sûrun sesini duyan ölüler mezarlarından dışarı fırladılar. Mistikler manzaranın dehşetine daha fazla dayanamayarak uzay gemilerine bindiler. Gemiyi beyin enerjisiyle atmosferin üst katmanlarına doğru yükseltmeye başladılar. Tam atmosferin son katmanını terk etmek üzereydiler ki dördüncü büyük melek Azrail ile karşılaştılar. Azrail her birisi katır büyüklüğündeki akreplerden örgülenmiş Ay büyüklüğündeki kanatlarını iki yana açarak geminin önüne gerildi ve; “Hiçbir canlı ölmeden dünyanın çekim alanı dışına çıkamaz” dedi. Ağzını açtı ve gemiye doğru üfürdü. Geminin ahşap duvarları gerçekten evrenin en sert elementi haline dönüşmüştü. Azrâilin ağzından çıkan cehennem alevlerine bana mısın dememişti. Fakat alevli nefesin şiddetiyle tekrar kalktığı noktaya düştü. Mistik ve mistikler enerji boyutunda oldukları için çarpmanın şiddetini hissetmediler. Gemide kalıp karışık manzarayı seyre devam ettiler.
Birkaç saat içinde tüm yeryüzü ölülerle dirilerin iç içe kaynadığı bir mahşer meydanına dönüştü. Mistik hayli geniş algılama yeteneği sayesinde iki kıtayı ve kıtaların kesiştiği yeryüzü bölgesinin tümünü görebiliyordu. Mezarlardaki ruhlar yeniden bedenleniyordu. Batının mezarları açılıyor içlerindeki ruhlar Haçlı üniformalarıyla zırhlı atlarına şövalyeler halinde binip ellerinde kılıç ve mızraklarla doğuya doğru dev adımlarla yürüyorlardı. Doğunun mezarları açılıyor içindeki ruhlar yeşil sarıklı ve beyaz cüppeli mücahitlere dönüşerek batıya doğru dev adımlarla ilerliyorlardı. Batı ve Doğu ölüleri Anadolu yarım adasında karşılıklı olarak savaş düzeni şeklinde karşı karşıya mevzilendiler. Her iki tarafın arkasında ateşli silahların kullanıldığı zamanların ölüleri de bedenlenerek gelip yerlerini aldılar. Tüm kıtalarda, tüm ülkelerde, tüm şehirlerde, tüm mahallelerde, tüm sokaklarda, tüm evlerde tüm insanlar mutlaka iki safa... iki tarafa ayrılıp savaş düzenine girmişlerdi. Son kez bir dünya savaşı daha olacaktı. Birbirine düşman olmayan iki birim kalmamıştı... Mistik ve mistikler hâriç. Onlar sistem dışıydılar. Ne kıyametin mahşer yasalarına ne de Foton kuşağının Altın Çağ’ına tabiydiler. İki arada bir derede kalmışlardı. Evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Henüz daha ortalıklarda görünmeyen tanrı herkese yine sürpriz yapmış tüm hesapları alt üst etmişti.
Anadolu yarım adasında Asurlulardan, Bizanslılara, Doğu’nun Çiftçi uluslarından Batı’nın sömürgecilerine kadar herkes “bu topraklar bizim” diye çığlık atıyordu. Batının Hellen (antik Yunan) ve Bizans savaşçıları Homeros’dan destanlar okuyarak bu toprakların asıl sahibi biziz diye bağırıyorlardı. Onların da arkasında Batı’nın 12 yıldızlı bayraklarını ellerinde tutan siyah takım elbiseli dirileri vardı. Orta Asya bozkırlarından kopup gelen ince bıyıklı, deri kalpaklı Alp Eren Türk savaşçıları Hakanların arkasında ellerinde yeşil sancaklarla bir kez daha şehid olmayı ve bir kez daha Diyâr-ı Rum’u fethetmeyi bekliyorlardı. Onların arkasında Mehteran eşliğinde ağır ağır yerlerinde sayan Osmanlılar vardı. Ve arkalarında takım elbiseler, şalvarlar, cüppeler, çarşaflar, kotlar, montlar giyinmiş rengâ renk modern tek bir ulus duruyordu.
İsrâfil yine prova niyetiyle sura üfürdü. Surun sesini savaş borusu olarak algılayan ölüler ve diriler siperlerinden ileriye fırladılar. İleriye fırlayan insanların hızı birden ağır çekim filme benzer hale geldi. Bir dakikada ancak bir milim ilerleyebiliyorlardı. Mistik korkmaya başlamıştı. Acaba rüya mı görüyordu? Yoksa aklını mı yitiriyordu? Kendine bir çimdik attı. Hayır rüya değildi canı yanmış ve uyanmamıştı... rüyada da değildi. Gördüklerine inanamadan geniş algı alanını seyre devam etti.
İleriye fırlayan ölülerin ve dirilerin üzerlerindeki elbiseler lif lif ayrıldı... sonra moleküllere ve atomlara dönüşerek toz zerreleri halinde yere aktı. Herkes çıplak kalmıştı ama ellerindeki silahları bırakmıyorlardı. Biraz sonra silahlar da yavaş yavaş toz haline dönüşerek yeryüzüne döndü. Ölülerin ve dirilerin derileri de tozlaşmaya başladı. Etleri, kemikleri de toz oldu ve yeryüzündeki çukurları doldurarak düzleştirmeye başladı. Dağlar, taşlar, binalar, araçlar, ağaçlar, hayvanlar... her ne var ise her şey yavaş yavaş toz olup aşağıya doğru akıyor yeryüzünü doldurmaya devam ediyordu. Kıtalar, okyanuslar, denizler, göller ve tüm yeryüzü şekilleri de toz oldu ve yere yapıştı ve dünya cam kadar pürüzsüz bir küre oldu.
Kıtalar, okyanuslar yoktu artık. Kıtaları ve okyanusları vatan ve ülke olarak bölen hayali sınırlar da yoktu. Ülkeler üzerinde yaşayan kutsal kişiler, normal kişiler, krallar, kraliçeler, reisler, först leydiler, zenginler, fakirler, dindarlar, ateistler... hiç kimse yoktu. Sadece mahşerî düzlüğün çekim alanına mıhlanıp kalmış şekilsiz ruhlar vardı... milyarlarca ve milyarlarca. Kimliği, ırkı, milleti, vatanı, yurdu cinsiyeti, anası, babası, evladı olmayan ruhlar vardı... bir de TR.34.2012.00 numaralı uzay gemisi içinde şaşkın şaşkın bakınan Mistik ve grubu...
Yerler ve gökler ve tüm evren yok olmuştu... tüm hayallerini bağladıkları ne Foton Kuşağı kalmıştı ne de Altın Çağ. Mistik’in başı dönmeye başladı. Evrendeki son kütle olan kendisi, gemisi ve 212 mistik arkadaşı da yavaş yavaş tozlaşıyordu. Beyinlerine yüklendiler. Beyinleriyle; “Toz olmayı durduralım arkadaşlar!” mesajlarını yaydılar. Mesaj tozlaşmayı durduracağına iyice hızlandırdı. Beyin de bir işe yaramıyordu artık. Mistik son kez kendisine ve çevresine mahzun gözlerle baktı... “Çok acımasızsın tanrım! Dünya hepimize yeterdi” dedi ve yok oldu. Her şeyden geriye en başta tek başına var olan tek ve yüce tanrı kalmıştı yine... ve üstü cam kadar düzgün bir dünya.
Sessizlik... sessizlik.... sessizlik hüküm sürüyordu artık. Ne olduğu nereden geldiği belli olmayan ilâhî ve oratoryo karışımı bir ses duyuldu; “Mutlu yıllaaar Mistiiik! Mutlu yıllaaar Mistiiik!”
Mistik bu gece de yılbaşı şampanyasını biraz fazla kaçırmış ve koltuğunda sızıp kalmıştı. Gözlerini açtı televizyon ekranındaki Hoş Geldin 2009 yazısını tozlaşıyormuş gibi zar zor okuyabildi... “Oh be 2012’de değilmişim... ben hiçbir hazırlık yapmadım... hepsi hayal ” dedi ve yeniden sızdı.
(Not:
1-Hikayemiz Foton Kuşağı ve Foton Çağı ile ilgili teknik-bilimsel veriler ve Foton Kuşağı-Foton Çağı ile ilgili çalışmalar yapan düşünürlerin mistik fikirlerini içermemektedir.)
2-İsrafil’in sura üfürmesi ve Dünyanın tozlaşarak düzleşmesi tasviri ISAAC ASIMOV’un Kızılderili-Amerikan toprak mücadelesini anlattığı “Dünya Hepimize Yeter” isimli hikâye kitabından esinlenilerek adapte edilmiştir. )