Fusûsu'l Hikem (15/10) Bölüm
kemal Gökdoğan
İSÂ KELİMESİNDEKİ YÜKSELTİLMEK HİKMETİNİN ÖZÜ (10)

***
…uyarı…
…tüm örneklemeler
 beş duyu mantığının
 dört boyutlu evrenine
 hitap etmek için
oluşturulmuş mecazlardır,
zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…
 


118-) İn tüazzibhüm feinnehüm ıbaduKE, ve in tağfir lehüm feinneKE entel Azîyzül Hakiym;


“Eğer onları azablandırır (birimliliklerine terkeder, tezkiye etmez) isen, muhakkak ki onlar senin kullarındır... Ve eğer onları mağfiret edersen (yakine erdirir isen), muhakkak ki sensin sen Aziyz, Hakiym”. (Mâide, 5/118 ;B Meal)


Allah’ın azabında gizli bir merhamet ve gizli bir ödül vardır. Mesela bir baba söz ile uslanmayan evladını döver, canını acıtır. Baba vurmaktan, ceza vermekten dolayı sakinleşir ve görevini yerine getirmiş olur ve haz duyar. Evlat ise dayak yemekten haz duymaz acı duyar. Canı yanar. Fakat bu cezanın içinde evladı kötü yoldan men eden bir merhamet ve bir ödül gizlidir. Evladın bu gizli merhametten ve gizli ödülden haberi olmaz ve olması da gerekmez. (((Bu örnek Ahmed Avni Konuk şerhinden özetlenmiştir.)))


Ziya Paşa söz ile uslanmayanın halini şöyle anlatır:


“Nush [nasihat] ile uslanmayanı etmeli tekdir [azarlamalı], tekdir ile [azar-uyarı ile] uslanmayanın hakkı kötektir [hakkı dayaktır].” 


İsâ’ya tanrılık isnad etmek düşüncesinin ne tür bir azablandırması olabilir? Romalıların Hıristiyanları işkencelerle öldürmesine Allah’ın Romalılar eliyle azablandırması diyebilir miyiz? Hayır diyemeyiz. Çünkü Roma işkencesinin içinde gizli bir merhamet ve ödül yoktur. İçinde gizli merhamet ve ödül olan azaplandırmaya/cezalandırmaya Allah’ın azabı/cezası diyebiliriz. Fakat Romalılar da elleriyle işledikleri işkencenin karşılığını (cezasını) Hıristiyan sayısının artması ve sonunda İmparatorluğun resmi dini olmasıyla almışlardır.


Bazı insanların varoluş programları gereği bazı insanlara ilahlık ( insan bedeni ile tanrılık yaptığına inanmak), rablik (sınırsız gücün sınırlı bir beden tarafından kullanılacağına inanmak) ve ölümsüzlük (bedeni madde kabul ederek madde bedenin ebediyen bozulmayacağına inanmak) vermesi ve bu bilinçle ebediyen sabitlenmeleri) ebedî cehennem, ebedî azaptır. Çünkü bu inançta olanlar  Allah’ın kullarıdır ve kul varoluş gayesinin dışında fiiller ortaya koymaz. Hz. İsâ kendisinin tanrı olduğuna inananları : “Eğer onları azablandırır (birimliliklerine terkeder, tezkiye etmez) isen, muhakkak ki onlar senin kullarındır...”  vahiy sözleriyle tarif etmiştir. Bu durumda İsâ’ya tanrılık isnad edenler de tanrılık isnad etmeyenler de muhakkak “kul”dur ve “kulluk” yapmaktadırlar.


“…Ve eğer onları mağfiret edersen (yakine erdirir isen), muhakkak ki sensin sen Aziyz, Hakiym”.


İsâ’ya tanrılık, rablik ve (bedensel) ölümsüzlük verenler bu yanılgılarından kurtulup da tüm varlığın aynı öz, aynı yapı olduğunu idrak ederlerse ve  “ötedeki, içteki, dıştaki tanrı” zannından arınırlarsa “mağfiret” edilmiş hükmünü alırlar.

MaĞFiret kelimesi örtü (setr) kökünden türemiştir. Savaşta askerin başını düşmanın kurşunundan koruyan, başı örten/setreden zırhın adı da yine aynı kökten türetilmiş “miĞFeR”dir.


Bir insanı ya da bir canlıyı ya da sınırları belirli bir şeyi tanrı kabullenenler azablandırılabildikleri gibi, mağfiret  de olunabilirler… korunabilirler de… azaba karşı örtü altına alınabilirler de. Nasıl?... Şöyle;


Kur’an’ın anlatım tekniğine ve amacına uyarak âyetin sınırlarını genişleterek anlamaya çalışmalıyız. Kur’an bir olayı, bir insanı, bir toplumu örnekleyerek anlatır. Fakat o örnekte takılıp kalmamızı arzu etmez. İsâ’ya tanrılık isnad edenleri Hıristiyanlar (ehli kitab, Nasara) olarak tanımlar. Hitap sadece “örneğe/ehli kitaba-Nasara’ya” değildir… kendi nefsine ya da başkasına Rablik  kapsamına giren her tür düşünceyi veren tüm insanlaradır.  Bu durumda İsâ’nın (yani Hak’kın / vahyin) hitabını sadece İsâ’ya tanrılık verenlerle sınırlayamayız. Allah’ın gücünden başka güç, Allah’ın iradesinden başka irade ve Allah’ın varlığından başka varlık kabul eden düşünceyi; “Allah’dan başkasını Rab edinmek” olarak anlayıp âyetin işaret sınırları içine dahil etmek zorunda kalırız. Ve mağfiretin sınırlarını da âyetin işaret ettiği sınırlara kadar genişletiriz.


Hakikati… tanrının hakikati, tanrısallık taşıyanların hakikati ve ikisi dışında kalanların (tanrı ve tanrısal olmayanların) hakikati olarak bölüp parçalayanlar bu inançlarının doğru olduğuna inanırlar. Hatta bu inanç ve imanlarıyla iftihar ederler, övünürler, kendilerini şanslı ve seçkin bir zümre olarak düşünürler. Kendilerinde var zannettikleri “Hak’dan başka varlık, irade, ilim, hayat…” gibi değerlerden dolayı kendilerine farkında olmadan Rablik verirler ve bu Rabliği veren zanlarındaki “Yaratıcı”ya şükrederler. Onlar hallerinden memnundurlar ve tanrının (–Allah kelimesini kullanamıyoruz-) da kendilerinden memnun olup cenneti hazırladığını tefekkür ederler. İşte bu “düşünce” onların koruma örtüsüdür. Çünkü onlar öz isimleri ve esmâ terkibiyetleri (varlıklarını oluşturan ağırlıklı isim ve diğer isimler) gereği ancak ve ancak o kadar “düşünebilirler”.


Aziz ismi onlardaki bu düşünce ve imanı “mutlak galip düşünce ve iman” haline dönüştürür. Onlara “sınırlı düşünme programı” yerleştirerek Aziz ismi ile koruması altına alır. Aziz isminin koruması altına girenler “azîz” kılındıkları için Hak Teâla “mu’izz” (izzet ve ikram edici, ağırlayıcı) ismi ile de isimlenmiş olur.


Aziz isminin koruması altında bulunan kullar yâni varoluş programları gereği ahadiyeti tanrı, tanrısallar ve tanrısal olmayanlar diye parçalayanlar küllî iradenin bir boyutunu temsil ettikleri için Müntakim (zarar verene zarar vererek karşılığına ulaştıran) ve Muazzib (azab, acı oluşturan) isimlerinin etkisinden korunurlar.


Eğer ki gerçek Allah’dan başka varlıkların da var olması şeklinde olsaydı, Allah ahad varlık değil de sınırları belli bir tanrı olsaydı ve onlar da o tek tanrıdan başka bir varlığa ve ya varlıklara tanrılık ve tanrısallık isnad etselerdi… işte o zaman Hz. Allah (c.c.)’nün MAĞFİRETİ ile korunma yerine inandıkları tanrının dehşetli gazabına uğrarlardı. Çünkü tanrı kendisinden başka ikinci bir tanrı oluşturulmasına kızardı ve gazaba gelirdi. Halbuki Allah ismi ile işaret olunan AHAD’ın; sınırsız tecelliyatının sınırsız inançları da AHAD’ın kendisine ait yarattığı bir boyuttur. Ve kendi boyutunun her türlü inancını kendi üzerine alır ve böylece MAĞFİRET etmiş olur. Bu sistem ancak ve ancak Ahad varlığın Azîz (kendi boyutuna izzet ve ikram edici) ve Hakîm (kendi boyutunda her şeyi tam yerine koyan) olması ile mümkündür.


Allah’ın gazabından rahmetine/mağfiretine sığınmak, Allah’ın rahmetinin gazabını aşması, Allah’dan yine Allah’a kaçmak gibi işaret yollu cümleler de bu gerçeği anlatır.


Âyette geçen Hakîm isminin anlamı:


Hakîm sözlükte; bir değeri ve ya bir şeyi hakettiği yere koyan kişi anlamındadır. Hakîm zâlimin zıddıdır. Zulm (zulüm) sözlükte bir şeyi konulması gereken yerin dışında başka bir yere koymak anlamına gelir. Bu ise cahilliğin (cehlin) gereğidir.


Allah’ın sisteminde yerli yerinde olmayan bir şey, bir durum, bir değer mevcut değildir. Tam bu noktada şu soru sorulur:


“Başkasına zulüm yapan, kötülük yapan ve kötü olan her şey de mi Allah’ın sisteminde yerli yerindedir. O zaman zulme ve kötülüğe kişisel ve/veya devlet çapında niçin engel olmamız isteniliyor? Hiç dokunmayalım, karşıdan bakalım…”


Çok sık sorulan  bu tür sorulara burada teferruatlı cevap vermeyeceğiz. Öz bir cevap vererek açılımını okuyucuya bırakacağız.


Evet… zulüm, kötülük, kötü olan her şey Allah’ın sisteminde tam yerindedir. Ve… tam karşısında yine tam yerinde olan zulmün karşıtı Adalet, kötülüğün karşıtı iyilik, kötünün karşıtı iyi vardır.


Zulüm ve adalet, kötü ve iyi sonsuz bir çatışma (mücadele) halindedir ve çatışma olması tam yerindedir… eğer çatışma olmasaydı o zaman Allah’ın sisteminde yerinde olmayan ve yerine konmayan “bir şey” olurdu.


Zulüm ve kötülükle çatışmayan âdil kişi ve iyi kişi olamaz. “Zulüm ve kötülük Allah’ın yarattığı bir değerdir sadece izleyelim” demek Allah sistemini anlamamaktır. Fakat çatışmanın (kötülüğe engel olmanın) İslâm hukukundaki en temel hükmü kişilerin ve devletin görevlerini birbirine karıştırmamaktır. Kötülüğü cezalandırma devletin eli ile yapılır. Kişinin kötülükle mücadelesi o kötülüğü işlememek ve kötülüğe karşı dili ve kalbi ile karşı gelmektir.


İslâm cezalandırma işini her toplumun kendi devlet hukukuna ve örfüne bırakır.


***

Hak teâlâ cehilden (cahillikten-ilimsizlikten) münezzehtir. Her şeyi yerli yerine koyar. Her şeyin hakikatı ve sıfatı neyi gerektiriyorsa kuşatıcı olan ilmiyle onu yerine koyar (Hakîm olduğu için)… ve onu başka bir yere koymaz (zâlim olmadığı için).


Aslında burada tarif edilen Hak… ötedeki Hak değil. Ötedeki Hakîm değil. Ötedeki Azîz değil. İyinin ve kötünün hakkını veren tarif ediliyor. Bu tarife tam uyana Abd’ul-Hakîm, Abd’ul-Azîz… kısaca Abd’ul-Hak denilir.

***


Muhyiddin Arabî (r.a.) Mâide/118. âyetin Hz. İsâ’ya âit olan sırlarını anlattıktan sonra Hz. Muhammed a.s.’a âit sırlardan (sırdan murad… dikkatli düşünce ile idrak edilen hikmetlerden) bir miktar bahseder.


118-) İn tüazzibhüm feinnehüm ıbaduKE, ve in tağfir lehüm feinneKE entel Azîyzül Hakiym;


“Eğer onları azablandırır (birimliliklerine terkeder, tezkiye etmez) isen, muhakkak ki onlar senin kullarındır... Ve eğer onları mağfiret edersen (yakine erdirir isen), muhakkak ki sensin sen Aziyz, Hakiym”. (Mâide, 5/118 ;B Meal)
 
Rasulullah a.s.’a bu âyet nâzil olduğu gece tan vaktine kadar uyumamıştır. Sürekli bu âyeti duâ olarak okumuştur. Eğer ilk okuyuşunda duasına icabet olsaydı devam etmezdi, bırakırdı.


O gece zamansız ve mekansız olarak ümmetinden her ferdi teker teker görmüştür. Ve her ferdin her tür günahlarına teferruatıyla şâhid olmuştur. Ve tüm ümmeti için bu âyetle Rabbine iltica etmiş ve Hz. İsâ gibi (yukarıda açıkladığımız mağfiret, Aziziyet ve Hakîmiyet sırlarıyla) fakat Hz. İsâ’dan daha farklı olarak bu yönelişini sonuçlandırmıştır.


Hz. İsâ bu âyetin hükmünü sadece… kendisine tanrılık (ilahlık-uluhiyet) ve tanrısal güçler (rablik- rububiyet) veren “ümmeti” için geçerli kılmıştır. Hz. Muhammed a.s. ise âyetin önce kapsamını genişletmiş hatta sınırlarını kaldırmış ve gelmiş, geçmiş, o anda mevcut ve o andan sonra mevcut olacak olan tüm insanları “Muhammed ümmeti” olarak belirlemiştir. Ve “ümmet”inin (sadece müslümanlar değil tüm insanlığın) âyet hükmüne girmesini sağlamıştır.


Hz. Muhammed a.s.’ın VELÂYET kalbinin nûru(ilmi) ve RİSÂLET aklının nûru(bilgisi) ile her bir insanın günahını görmesi, ayrıntılarıyla şâhid olması nedir? Bizim işleyeceğimiz ayıpları, günahları mı izlemiştir? Bu izleme görüntüsel bir seyir midir?


Muhyiddin Arabî’nin Fususu’l-Hikem’deki temel tezine göre  tüm bu sorulara cevap vermemiz gerekir.


 Muhyiddin Arabî’ye göre (özetle); Allah’ın zatı, sıfatları, esmâsı (isimleri/mânâları) ve fiilleri Allah’dan AYRI da değildir, AYNI da değildir. Allah’dan başka zaman ve mekân mevcud olmadığı gibi Allah’da mevcud olan sonlu-sonsuz diye bir zaman da mevcud değildir.


Rasulullah a.s. o gece Rab’bine yönelmiştir demiştik. Rasulullah a.s.’ın Rabbi Rabbul âlemin olan Allah’dır. Bu nedenle o geceki seyri de zamansız ve mekansız bir boyuttan yani Allah isminin tam tecellisine mazhar olduğu Rabbi Has’ından tüm esmâyı (sonsuz isimleri) ve esmâ terkibiyetlerini (esma/isimler/mânâlar bileşikleri olan ve olacak olan insanların özlerini) müşahede etmiştir.


(((…Bu tezi daha anlaşılır kılmak için bir örnek verelim. Elbette ki bu örnek: beş duyu mantığının zamanla birlikte dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş bir mecazdır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değeri yoktur… )))

Meselâ günümüzde yaşayan bir insan düşünelim, ismine de Ali diyelim. Ali aslında Allah’ın (Ahad varlığın) zâtında (teklik/hiçlik/yokluk/ boyutunda) asla var olmamış ve var olmayacak bir mânâdır/âyan-ı sâbitedir. Mânâ bir isimdir (esmâdır). Her isim diğer sonsuz (sonsuz kelimesi sayısal değer değil bir kavramdır) isimlerin tümünü kendi özünde ..holografik.. olarak bulundurur. Ali diğer tüm insanları tüm özellikleri ile özünde bulunduran bir özdür (holografik ahadiyetin bir cüzüdür, bir zerresidir).


Hz. Muhammed a.s. da bir ÖZ’dür ve diğer tüm özleri kendi öz’ünde zamansız ve mekansız BULABİLEN bir ÖZ’dür.
Bizim zamanımızdaki Ali’nin öz’ünü kendi öz’ünde ..bir yazılım.. (bir bilgisayar program dosyası gibi) bulur. Ali’nin öz’ünü yâni Rabbi Has’ını ve esmâ bileşenlerini ve oradan açığa çıkması gereken her özelliği teferruatıyla birlikte seyreder. Seyir… Ali’nin bedenine ve  bedeninden çıkan günah düşüncelerine/günah eylemlerine göz ile bakması değildir. Seyir İnsan-ı Kâmil olan Hz. Muhammed a.s.’ın Ali’nin öz’ünün ne ifade ettiğini OKU’masıdır.


Bir diğer önemli konu… insan için günah kavramının ne olduğudur.  Ali’nin yalan söylemesi, zina yapması ve diğer haramları işlemesine günah denilir. Fakat bu günahlar insan doğasındaki HAYVANSAL davranış türü anlamında günahtır.  Yalan, gıybet, zina, sarhoşluk, cinayet, hırsızlık, iftira, ve benzeri günahlar insanî doğaya ait olmaması gereken ancak hayvansal doğaya ait olması gereken davranışlar demektir. Rasulullah a.s.’ın gördüğü, seyrettiği Ali’nin kiminle zina ettiği, kime kaç kere yalan söylediği, kaç defa haram lokma yuttuğu değildir. Bir insan bir kuşun, bir kedinin yediği şeylere haram mı helal mi diye bakmaz… bir insan bir kedinin, bir kuşun çiftleşmesini nikahlı mı nikahsız mı diye soruşturmaz. Aynı şekilde İnsan-ı Kâmil olan Rasulullah a.s. bir insan olan Ali’nin doğasındaki hayvansal davranışları izlemeye, keşfetmeye, seyretmeye çok değerli olan zamanını ayırmaz. Fakat insan doğasının tamamen hayvan doğasına kaymaması için bedenselliğinin hayvansallık özelliklerine kısıtlamalar getirerek Ali’nin doğasını melekiyete (hayvan üstü boyuta) ve insaniyete (meleklerden üst düzeye) yönlendirmek ister.


İnsan-ı Kâmil için “gerçek günah” sadece ve sadece “insan bilincindeki Allah’dan başka varlık/güç/irade/akıl… kabulü olan ŞİRK düşüncesidir”. Şirk düşüncesinin seyrinde ise görüntü yoktur, fikirleri inceleme vardır.


İnsanların ekseriyeti… neredeyse tamamına yakını mutlaka “ŞİRK” düşüncesi taşımaktadır. Rasulullah a.s. her insanın özünde bu şirki seyretmiş ve sabaha kadar Hak’kın bu gerçeğini kabullenmekte zorlanmıştır. Zorlanmıştır çünkü Rasulullah a.s.’ın özü doğası gereği şirk ile asla barış yapmayan bir çatışma içerir. Zorlanmadan kastımız tevhidin şirkle yanyana gelmeyi kabullenmemesidir. Bu özellik Rasulullah a.s.’ın gerçek vârislerinde de bulunur. Onların da özleri asla ve asla şirkin en küçük zerresinin kokusuna dahi tahammül edemezler ve en belirgin özellikleri şirkin en belirgin özelliği olan “zandaki tanrı varsayımı” ile “doğaları gereği  bitmeyen doğal çatışma” içinde olmalarıdır. Bu çatışmayı bitirmek, pes etmek, geri adım atmak gibi bir seçenekleri yoktur. Yoktur çünkü Rabbi Has’larında (öz’lerinde)şirk ile barış programı (yazılımı) yoktur.


Tevhid ve şirkin bu ezeli çatışmasında tevhid ehli şirk ehlini aşağılamaz, hor ve hakir görmez, hakkını yemez, gıybetini yapmaz. Kısaca tevhid ehlinin çatışmasında hayvansal saldırılara ve hayvansal düşüncelere yer yoktur. Rasullerin şirk ile savaşında ve ilim ile savaşında (özetle) bu esaslar uygulanmıştır.


(((… Son Nebî Hz. Muhammed a.s.’dan sonra tevhid ile şirkin mücadelesi sadece “ilim tebliği” olarak devam etmektedir o da kişisel gayrete, kişisel tercihe bağlıdır. Çünkü Hz. Muhammed a.s.’dan sonra Allah’dan VAHİY ile savaş veya ilim ile tebliğ görevi alınamayacaktır… Görev aldım demek, şu kişi görev almıştır demek ve ya şu zamanda falanca görev alacaktır alâmetleri şudur gibi beyanlar vermek tamamen GEÇERSİZDİR. …)))


İbn Arabî’nin rüyada Rasulullah a.s’dan Fususu’l-Hikem’i alması… Abdul Kadir Geylânî’nin Rabbine sorup Rabbinden aldığı cevapları (Gavsiye Açıklaması) beyan etmesi gibi mecazlar kendi özlerindeki Muhammedî öz’den ve Rububiyet hakikatinden ilim açığa çıkarmalarıdır. Fakat anlatımı tamamen tasavvuf geleneğinin mecazlandırmasına, soyutu somutla örneklemesine uygundur.


***

Allah sisteminde en büyük günah olan şirk ancak insan düşüncesinde bir zan olarak mevcudiyet bulabilir. Bu zan dışında sistemde Allah’dan başka (ikinci, üçüncü…) varlık olmadığı/olamayacağı için şirk muhaldir (gerçek şirk imkansızdır).


Hatta tevhid (teklik/birlik), Ahadiyet (tekillik), Ahad varlık (bütünlük/parçasızlık/cüzün olmaması) gibi kavramlar dahi Allah ismi ile işaret edilen hakikati anlatabilmek için kullanılan göreceli ifadelerdir.


Şirk (ikilik) tevhide göre var olabilir. Şirk olmasa tevhid de olmaz.


Tevhid şirke göre vardır. Şirk olmasa tevhid de olmaz.


Halbuki Allah ismi ile işaret olunan gerçek varolmak için tevhid tanımlarına ve şirk tanımlarına göreceli olarak dahi muhtaç değildir. Tevhide ve şirke göreceli olmadığını ifade edebilmemiz de yine göreceli bir kavram olan SAMED (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan) kavramıyla bir nebze anlatılabilir.  Allah sameddir, hiçbir şeye muhtaç değildir. Bu Samediyet (ihtiyaçsızlık) … “hiçbir şeyi var etmemiştir ki” var olan bir şeye ihtiyacı olsun... mânâsında bir Samedaniyettir (ihtiyaçsız olmaktır).


Hz. Muhammed a.s.’ın ne düşündüğünü, dua ile kimden ne istediğini, ne aldığını, nasıl aldığını, bu âyeti (5/118) nasıl bir hükme bağladığını tam olarak bilmek imkansızdır. Ancak âyetin işaret ettiği mânâlar ve Rasulullah a.s.’ın ifade ettiği sözler üzerinde her âlim, her velî, her bilge kendi yüksek  kapasiteleriyle TAHMİNİ değerlendirmelerde bulunabilirler. Ve bizlere de gerçeği daha iyi tanımamıza yardımcı olurlar.


***

Cenâbı Hak Muhammed Ümmeti’ni (tüm insanlığı) istisnasız şirk günahından / gerçek günahtan MAĞFİRET etmeyecek olsaydı Rasulullah’ın duâsı tekrar etmezdi ve o kadar uzun sürmezdi… hatta olmayacak, kabul edilmeyecek duaya hiç başlamazdı.


Duâ tan vaktine kadar sürdüğüne göre Allah’ın MAĞFİRETİ, AZÎZ ve HAKÎM olması “müşrik” kullarının lehine sonuçlanmış olmalıdır.


Tüm günahların affolunup sadece şirkin af edilmemesi ile buradaki tespit ters düşmüyor mu? Ters düşmüyor çünkü…


Dikkat edilirse şirk günahı diğer tüm günahlardan farklı bir özelliktedir. Tüm günahlar insanın hayvansal doğasına ait dürtüler, bastırılamayan duygular, hayvansal akla ve hayvansal ruha dayanan  bedensel istekler şeklinde iken…


Sadece şirk günahı beyine (bilgiye) dayanan düşünce hatasıdır… ve tamamen insan beyninin AHAD varlığı soyut olarak çeşitli kategorilere bölmesidir. Meselâ insan beyni/bilinci varlığı:


İkiye böler… tanrı ve tanrı olmayan ikili varlık der. Şirk… Müslümanların ve Musevîlerin çoğunluğunun ikili varlık anlayışıdır.
 
Üçe böler… 1: Tanrı/baba-öz, 2: Oğul/tanrısal tecellî,  ve 3: Baba ve oğul olmayan/üçüncü sınıf varlıklar…  Teslis… Hıristiyanların tamamının üçlü varlık anlayışıdır.


Sonsuza böler sonsuz miktarda varlık ve tanrı olduğunu düşünür. Her varlığı bir tanrının bir parçası kabul eder.  Hind kökenli  bu inanç sistemleri her zerreyi kendisini unutmuş tanrı olarak görür. Bu kabulde kendisini hatırlayan tekrar tanrı olarak KARMA’dan yani kader çarkının dönüşünden… yeniden doğuş/reenkarnasyon çilesinden kurtulur.


Bunların ve sayamadığımız diğer inanç türlerinin tamamı düşünce ile ilgili hatalardır. Bu düşüncelerden birine şartlanmış olarak ölen sonsuzca ALLAH’ın ahad varlık olması gerçeğini kavrayamayacaktır. Çünkü insan beyni ancak bu dünyada sonsuzca ne düşüneceğine programlanıyor.  “Dünyasal boyuta göre biyolojik beyin” elden çıkınca aynı anda kesintisiz devreye giren “ahirete göre biyolojik beyin” versiyonunda artık yeni bir program/yazılım oluşmuyor. Şirkin af edilmemesi bir boyutuyla budur.


Ve İnsan-ı Kâmil düşüncedeki  bu hatayı (şirk günahını) affetmez onunla ilmî olarak mücadele eder. Bedensel günahların affını ise “serîul hisâb” olan Allah sistemine bırakır.


***

Allah gerçeğini bu dünyada nasipleri kadar tanımış olanlar varlığın Ahad olduğuna dâir olan ilmi artırmaya her varlık boyutunda devam edeceklerdir.


***

Ahmed Avni Konuk İsa bölümünün sonunda diyor ki:


118-) İn tüazzibhüm feinnehüm ıbaduKE, ve in tağfir lehüm feinneKE entel Azîyzül Hakiym;

“Eğer onları azablandırır (birimliliklerine terkeder, tezkiye etmez) isen, muhakkak ki onlar senin kullarındır... Ve eğer onları mağfiret edersen (yakine erdirir isen), muhakkak ki sensin sen Aziyz, Hakiym”. (Mâide, 5/118 ;B Meal)

Rasulullah a.s. bu âyeti duâ olarak her okuduğunda onda yeni bir ilim inkişaf etmiştir (yeni açılımlar olmuştur). Bu âyet çok muazzam manalara işaret etmektedir. Okuyan ve mânâsını tefekkür eden her insan muazzam yararlar görecektir. Fakat lisanen okuyup fikren başka şeyler düşünürse yararını göremez.


Kur’an’ı Arab lisanı ile okuyan anlamasa dahi ondaki nurlardan istifade eder. Fakat kendi dilindeki anlamlarını araştırarak okumak daha çok tavsiye edilendir, hatta Rasulullah’ın ve Kur’an’ın istediği gerçek okumadır.


Duada ısrarcı olmak gerekir. Duanın hemen kabulünü beklememelidir. Fakat edilen her duanın mutlaka kabulü olacaktır.

Kişi; gören gözü, tutan eli konuşan dili, … Hak oluncaya kadar dua, okuma ve ilme devam etmelidir…


((( Bu kısımdaki tavsiyeler Ahmed Avni Konuk’un  İsâ bölümü şerhinin son sayfasından çok kısa olarak özetlenmiştir. Daha ayrıntılı okumak isteyenler için link:

http://www.sufizmveinsan.com/aksam/fususs171.html


***

Üstad Ahmed HULÛSİ’den  bölüme ışık tutacak alıntılar:

 

AZAP
 
MADDİ AZAP (Bkz. C / Cehennem)

MÂNEVİ AZAP
 
Mânevi azâbın sebebi nedir?


Mânevi azâbın temelinde ya bedenin alışkanlıkları, bağımlılıkları vardır yada şartlanmaların getirdiği değer yargılarının oluşturduğu duyguların yol açtığı azap vardır


DÜŞÜNSEL AZAP
 
Cehennem’in maddi azâbından hadsiz hesapsız güçlü olanı mânevi yani düşünsel azâbıdır!. Kişi kendisine azap veren yanlışlarından arınmadıkça Cehennem’den çıkmaz!.


Meğer ki o arada kendisine ŞEFÂAT ulaşsın!


AZAP VE MUTLULUĞUN KAYNAĞI
 
Azap veya mutluluğun kaynağı, birimlerin, birimsel varlıkları içinde birbirlerine bakmalarından; ve bu bakış açısından doğan değerlendirmelere saplanmalarından doğar!


Birimlerin, birimsel varlıklarının bilinç boyutunda mevcut olmadığını farketmeleri ve; varlıklarının, tümel aklın aksettiricisi olduğunu idrâk etmeleri nisbetinde de, azap veya mutluluk kavramı varlığını tüketir; ve bütün birimler, "eş değer" ifade etmeğe başlar.


Ancak, bu da aksettiricideki tümel aklın görüntüsü ölçüsünde olur!


Birim, kendisinde ve dışında, her şeyde görünenin tümel aklın bir eseri olduğunu farkederse, her şeyi bir gözle görür ve artık onun için tüm zıtlar yok olur...


Sadece, tümel aklın bir gözüyle diğer gözünü seyrettiği âşikâr olur.
  
İnsanın ölümötesi yaşamda gördüğü azapların sebebi, dünyadaki düşünceleri, duyguları ve kabulleridir.


Bunlar bilinç altına girer, ruha yüklenir. Beyin durduktan sonra o kişi diri diri o mezara girdiği andan itibaren kendisine yüklenmiş olan veriler istikametinde bir yaşam yaşar. Bu da büyük bir ihtimalle “kabir azâbı” şeklinde meydana gelir; yanlış şartlanmalarla


*

CÂHİL


Câhil, idrâktan nasibi olmayandır.


"Câhil", Hakikatini bilmeyen ve dolayısıyla da hakikatinin hakkını vermeyendir!

[...]


HERBİRİMİZ, BİLEMEDİĞİMİZ SAYISIZ HUSUSLARIN CÂHİLİYİZ
 
Dünya üzerinde tek tük üstün insan olarak yaşamışlar ve bu gerçeğe vâkıf olduktan sonra benzetme yoluyla temas etmişler hariç, hepiniz bu sahada çok câhilsiniz! Ancak, câhil olmak ayıp değildir! Her birimiz, bilemediğimiz sayısız hususların câhiliyiz! Yeter ki, katı ve sâbit fikirli olmayıp, sürekli kendimizi yenileyebilelim ve ilmimizi arttırabilelim.


CÂHİL SUÇLAR!
 
Câhil, suçlar... Arif, hikmetini idrâk etmeye çalışır!.


*

BUDİZM,


İSLÂM’IN VURGULADIĞI VE AÇIKLADIĞI ALLAH KAVRAMININ

CENİN HÂLİDİR!
 

Zeki insanlar artık yukarıda ötede bir Tanrının yolladığı kuralların geçersiz olduğunu; böyle bir Tanrının olmadığını; böyle bir tanrının dininin olmayacağını farkederek dinlerden uzaklaşmağa başladılar; Ateizme döndüler.


Onlardan biraz daha fazla düşünenler var. Onlar da Avrupa’da biraz daha azınlıkta, Amerika’da biraz daha çoğunlukta olarak Budizm’e yönelmeğe başladılar.


BUDİZM, İslâm’ın vurguladığı ve açıkladığı ALLAH kavramının cenin hâlidir!.


İslâm’ı 40 yaş kemâli diye düşünürsek; Budizm, İslâm’ın cenin hâlidir!


Niye?


”Allah” kavramı, “Allah” ismiyle ifade edilen varlığın ne olduğunu biraz hissedelim...


Kapasitem kadar açmaya çalışacağım... Hakkıyla açmak bana göre bir şey değil!.


“Allah” kavramını en güzel bir biçimde anlatan âyetler, hepimizin bildiği “Kul Hû vallahû ahad..” sûresidir.


Bize hitap edilir:


De ki; ALLAH AHAD’dır!


Biz de papağan gibi tekrar ederiz...


De ki, Allah Ahaddır!!!


Sana desem ki; Ahmed’e de ki yarın şuraya gitsin!

Sen Ahmed’e gidip:

“De ki Ahmed şuraya gitsin!”, der misin!!!


Ama biz hâlâ, “DE Kİ” diye tekrar ediyoruz!


”De ki“ nin mânâsı: Bunu düşün, anla!


İnsanın beyninde bir kavram oluşur...O kavram dile dökülür!


Önce dil düşünür, beyine hükmeder değil!


Önce beyin onu değerlendirir ve bu olay dile dökülür.


De ki sözü: “anla idrâk et kavra” demektir


Neyi?


Şunu anlatmak istiyor İhlâs Sûresi:

"Allah" ismiyle işaret edilen varlık, sonsuz sınırsız öyle bir TEK'tir ki Onun varlığının içi veya dışı gibi bir şey düşünülemez!


"O'nun içinde veya dışında kalan varlıklar" diye bir kavram geçerli değildir!


O'nun içine birşeyin dahil olması veya O'ndan çıkması da mümkün değildir!


O'ndan meydana gelmiş ikinci bir varlık da yoktur!.


O da bir ikinci varlıktan meydana gelmemiştir!


 Öylesine sonsuz sınırsız bir TEK ki, gerçekte sadece O vardır!


İhlas Sûresi'nin bize anlatmak istediği, "ALLAH" İSMİYLE İŞARET EDİLEN VARLIK!


Biz, bunu, bir ömür içinde tartışarak belki anlayabiliriz belki anlamayız!.


Kurân'da anlatılan "Allah" ismiyle işaret edilen mânâ, insanlığın düşündüğü Tanrı!!


-Canım ben Allah’a Tanrı ismini veriyorum!!!!


SİZ , ALLAH’A TANRI İSMİNİ VEREMEZSİNİZ!


Çünkü Tanrı kavramı ayrıdır: "Allah" kavramı ayrıdır!


Tanrı kavramı, sizin varlığınızın dışında sizin varlığınızın ötesinde sizi yönlendiren, size hükmeden sizden birşeyler talep eden bir öte varlıktır! Ve bu tarihte hep böyle gelmiştir!


Oysa "ALLAH" kavramı sizden öte bir varlığı ifade etmez!


Siz, ben ve herşey, Allah ismiyle işaret edilen bu varlığın Kendi özellikleriyle kendinden meydana getirmiş olduğu varlıklarız!


Yani, Tanrı kavramı, dışarıya- öteye yönelmeyi insana getirirken, “ALLAH” kavramı insana kendi içinde- kendi özünde- kendi vicdanında- kendi derinliğinde hakikati bulmayı öğretir!


İşte böyle bir “Allah” kavramından bahsediyor İslâm Dini, Kurân!


Yani özet bu konuda;

”Ötendeki Tanrı” kavramı yoktur; “sadece Allah” vardır! esasına dayalıdır İslâm dini!

*


EVRENSEL GERÇEKLERE
DÜNYADA İKEN VUKÛF ELDE EDEMEZSEK,
ÖLÜMLE BİRLİKTE O BOYUTLARI DEĞERLENDİRMEMİZ
ASLA MÜMKÜN OLMAYACAKTIR!
 
Bilelim ki biz, yalnızca mikrokozmozun makrosu değil, aynı zamanda makro varlıklarında mikrokozmosundayız! Makro varlıklar, canlı şuurlu öyle makro varlıklar ki bizim yaşadığımız sistemlerden bile haberleri bile yok, çoğunun!

Bunu, bakın! Din`de, Allah Rasûlü nasıl söylüyor :


"Allah`a yakîn sahibi bir takım melekler var ki, onlar dünyanın ve insanın varoluşundan bile haberdar değillerdir."

Tıpkı, senin, vücudundaki hücrelerin doğuşundan, büyüyüşünden, çoğalışından ve yok oluşundan haberdar olmadığın gibi..


Eğer biz, bu dünya yaşamında bilincimizi genişletip, hafsalamızı genişletip, hattâ bunların ötesinde Zât boyutunda kendimizi tanımak sûretiyle, bu yüce varlıklarla iletişim kurup evrensel gerçeklere vukûf elde edemezsek, "ölüm" dediğimiz olayla birlikte yeni bir takım özelliklere kavuşarak o boyutu değerlendirebilmemiz asla mümkün olamayacaktır!


İşte bu yüzdendir ki, şu dünya hayatını yaşarken, yarın zâten zorunlu olarak bırakıp gideceğimiz şeylerin kavgasıyla, derdiyle, sıkıntısıyla, üzüntüsüyle günümüzü boşa harcamayalım!


Malımızı, mülkümüzü, çocuğumuzu, her şeyimizi burada bırakıp gideceğiz başka bir âleme..


Üstelik o âlemin değer yargıları buradakilerden son derece farklı, apayrı!


Senin yapına göre bir hücre ne ifade ediyorsa; o Galaktik varlığa göre güneş sistemi ne ifade ediyorsa; gittiğin ortamda da, şu dünya ve dünyanın içinde olan her şey onu ifade ediyor! Tıpkı, uykudan uyanan bir insana, rüyada gördüklerinin bir şey ifade etmemesi gibi..


Öyleyse, bunları anlamaya çalışalım, idrâk etmeye çalışalım. Aksi takdirde,


"Bu dünyada kör olan, öbür dünyada da kör olacaktır." (17-72)


Hükmü, bizim için geçerli duruma gelecektir.


Elbette burada bahsi geçen "körlük" gözlerin değil, "basiretlerin" yani algılama ve değerlendirme kapasitelerinin yetersizliği anlamına gelen "mânevî" körlüktür.


"Kör"lükten kurtulmanın da yegâne yolu, önce bilincimizi, gereksiz ve yanlış bilgilerden arındırmaktır.


Bu gereksiz ve yanlış bilgilerden bilincimizi arındırıp, o gerçekleri idrâk edemezsek; o gerçeklerin gerektirdiği biçimdeki yaşam düzenine giremezsek, bilincimizi yarın bizim için hiç bir şey ifade etmeyecek şeylerle harcarsak, doldurursak, bloke ederek perdelersek, ölümden sonra bu perdelerden asla ve asla kurtulamayacağız..


Onun için de, Hazreti Muhammed Aleyhisselâm diyor ki :

"Kişi ne hâl ile yaşarsa o hâl ile ölür. Ne hâl ile boyut değiştirirse, o hâl ile yaşamına devam eder."


Dünyada yaşarken, bu gerçek değerleri, bu gerçek âlemleri anlayıp kavrayalım; veya hiç olmazsa o âlemleri kavrayabilecek hâle gelelim ki orada bu nimetten ebediyyen mahrum kalmayalım.. Bunu yapamazsak çok yazık olacak!


*

SALT BİLİNÇ BOYUTUNDA
OLAYLAR DİZİSİ,
“ZAMANSIZLIK”TA GÖRÜNTÜSÜZ SEYREDİLİR!
 
“Zaman”sızlıkta seyredilir, yaşanılır, olaylar dizisi; dalga dalga!.


Tıpkı peşpeşe görülen rüyalar gibi!.


Her ne kadar, rüyanın içinde olana, bir zaman kavramı varsa da, kendi hissiyatına göre; bu da, daha önceden beynine yerleşmiş verilerden kaynaklanır bir şeydir; gerçek değil!.


Bu sebepledir ki, rüyalarda görülen olaylardan zaman tespit etmek mümkün değildir! Olacağı görebilirsin; ama zamanını kestiremezsin!.


Bu gerçek, Allah Rasûlleri’nin, takipçileri olan ermişlerin boyutunda biraz daha farklıdır…


Onların algıladıkları boyutta, rüya türünden görüntü de yokmuş!.


O boyutta, yalnızca görüntüsüz bir algılama, sezgi; ve bunun idrâkta açığa çıkışı söz konusuymuş!.


Çünkü o boyut, zaman ve mekân kavramının mevcut olmadığı “salt bilinç boyutu” imiş!.


Bu boyutun altında, vizyonların söz konusu olduğu; uyanıkken rüya görme, diyebileceğimiz bir ikinci algılama boyutu daha varmış… Bunun misâli, bildiğimiz rüya imiş!.


Az önce anlatmaya çalıştığımız gerçek, yâni görüntüsüz algılama ise, Allah Rasûlleri’nde “vahiy”, takipçilerinde “ilham” denilen bir şekilde açığa çıkarmış…


O algılamanın söz konusu olduğu boyutta, algılanan olaylar, şekilsel mâhiyet arzetmezmiş… Sıralamanın getirdiği zaman kavramı da geçersizmiş o yüzden!.


Duyduk ki… Bir farklı imiş onların yaşadıkları(?) o boyut, bizim etsel dünyamızdan!.


Sanki “burak”la, “refref”le giderlermiş o şekilsizlik, zamansızlık boyutuna onlar; ve bilinçlerinde, bir anda bulurlarmış bulduklarını!.


Sonra “tenezzül” ederlermiş bizim etli dünyamıza…


*

İNSAN, "ÖZ"ÜNE DOĞRU BİR YOLCULUĞA ÇIKARSA EĞER...
 
Şuur boyutuna yönelme; "Tek"liğe, yani, Allah`ın Vahdâniyetine yönelmedir.


Bu yönelmenin neticesinde sen, maddeye ve bedene dönük istek ve arzularından arınır; hakikatın gereği ne ise onu yaşamak için bir takım çalışmalar içine girersin.


İşte bu çalışmaların içine girdikten belli bir süre sonra, bu konunun ilminin de yardımıyla, kendi varlığının gerçekte var olmadığını; tüm varlığın, O`nun varlığı olduğunu; herşeyin, O`nun kendi varlığından meydana getirdiği sûretler, mânâ terkipleri olduğunu farkedersin!.


Şâyet bir kişi, içinde yaşanılan madde âlemini ve içindekileri görerek, gerçekten var sanırsa, kendisini var sanırsa, sonra bir gün herhangi bir şekilde yok olduktan sonra Allah'ın Bakî kalacağını vehmederse, bu tamamen boş bir hayâl ve aldanıştır!.


Çünkü zaten “madde âlemi”, beş duyunun var gösterdiği bir âlemdir. Özüne doğru boyutsal bir yolculuğa çıkılırsa, bu algılanan âlemlerin "yok" olduğu, "yok"tan varolmuş bir hayâl olduğu gerçeği apaçık ortaya çıkar!.


İşte böyle olunca, insanın da, bu âlemin içinde yer alan bir ferd olarak gerçekte yok olduğu kolaylıkla görülür.


Ama gerek insanın ve gerekse âlemlerin yokluğuna karşın, ortada hangi isim ve resimle olursa olsun bir varlık vardır.
Her an yeni bir şan alan, buna karşılık her türlü kayıtla kayıtlanmaktan münezzeh bir varlık...


İşte O, Hak'tır!.


*

“EVRENSEL ÖZ” VE  ONDAKİ TÜM ÖZELLİKLERİ HOLOGRAMİK BİR BİÇİMDE KENDİNDE BARINDIRAN BEYİN!
 
Maddenin var olmadığını, evrenin bir dalgalar titreşim bütünü olduğunu; daha açık bir ifadeyle, maddenin, kesitsel algılama araçlarına göre var olduğunu; her boyutun kendine has yapısının, o yapıyı algılayan araçlara göre madde kabul edildiğini anlatmaya çalıştık...


"İnsan" da Hakikati itibariyla bu ÖZ`den gelme "NEFS"teki bilinçten ibârettir!


Evet..


"Evrensel Öz"ü, bünyesinde barındıran; ve o "Evrensel Öz"de mevcut olan tüm özellikler hologramik bir biçimde kendisinde barındıran bir tür titreşimden ibaret beyin!


Sonsuz sayısız dalgalardan, titreşimlerden ibaret, tasavvuf ehlinin "hayâl" olarak nitelendirdiği bir evren!!!


Ama, bu titreşim, insan bedeni denilen moleküler yapıda, hücre yapıda, beyin ismi altında bir birimsellik ve bedensellik hissini ve düşüncesini oluşturuyor


*

... holografik gerçeklik bu sistemi anlatır.


Allah Rasûlü’nün “zerre külün aynasıdır” cümlesiyle özetlediği gerçek kanaatimce bunu anlatır.


Zerre itibariyle, zerre ve külden söz edilirken; İlm-i ilâhide, hepsi tek bir nefs olarak yer alır.


Buna, “TEK BİR NEFS OLARAK GELİRLER” ayeti işaret eder.


Yani, ilm-i ilâhide “zerreler” yoktur “tek bir yapı” sözkonusudur. Bunun idrak edilmesi herkes için kolay olmayabilir.

Evren tek bir canlı gibidir sanki tüm boyutsallıklarıyla; ya da evren içre evrenleriyle!!! “Ruh-u Â’zâm” da demişlerdir buna...


Peki ya bu muazzam yapıda, “insan”ın varoluşunu, özelliklerini ve işlevini idrak edebilecek miyiz?..


*

ŞİRK


Şirke düşmemek için, şirk kavramından kurtulmak gerek!.


Nedir ŞİRK düşüncesi?.


TANRInın varlığını düşünmek, TANRI vardır zannı ŞİRK düşüncesinin temelidir!..


Düşünülebilen, hayâl edilebilen her noktada, tüm özellikleriyle; ve «ZÂT»ıyla ve dolayısıyla tüm özellikleriyle ancak ve ancak, sadece ve sadece KENDİSİ, yani, "AHAD" olan “ALLAH” mevcuttur!..


"O"nun dışında, ikinci bir varlığın vücudundan sözeden ise, tümüyle derin düşünce yetersizliğinden doğan yanılgı içerisindedir!.. Ki bu durumun dindeki adı da «ŞİRK»tir!.


Senin dışında; yukarıda; ötede; seni uzaktan, duyan, gören; kâh senin yaptıklarına karışan, kâh müdahele etmeyen; senin yaptıklarına bakıp, ona göre seni tanıyıp, hakkında karar verecek olan; kızdırırsan seni cehenneme atacak; bir punduna getirip onu kandırabilirsen cenneti sana ikrâm edecek olan; kâh celâlli, kâh da çok tonton merhametli büyükbaba gibi bir TANRI var sanmak!.. İşte “şirk” denen olayın tâ kendisi budur!..


Ve tabîidir ki, buna bağlı olan “tanrılık” ve “tanrıya tapınma” kavramları, şirkin detaylarını teşkil etmektedir.


“Şirk” yani “TANRI’ya inanma” suçu asla bağışlanmaz. Çünkü Allah vardır, TANRI YOKTUR!..


Tanrı kavramı, asla Allah isminin mânâsının karşılığı değildir.


Olmayan "ŞEY=TANRI"nın güçlerinin, seni bağışlaması da elbette sözkonusu olamaz!.. Bu sebeble, öncelikle ve âcilen, Allah isminin işaret ettiği mânâyı öğrenmek ve yaşamımıza ona göre yön vermek MECBURİYETİNDEYİZ.


Aksi halde, “Allah yanısıra tanrı edinenler”den olma tehlikesi bizim çok yakınımızdadır. Böyle bir riske girmek çok büyük hatadır.
 

 GİZLİ ŞİRK  (ŞİRKİ HAFÎ)


 "Gizli şirk" nedir?..


Mutlak ilim, irade, kudret ve kuvvet, yaratan Allah olduğu halde; kişinin Allah'tan ayrı varlıkları var kabul edip, "CÜZİ" kelimesi eşliğinde, onlardabir irade, kudret, kuvvet, yaratıcılık tevehhüm etmesidir...


Bazı okuyucularımız soracaktır, “tevehhüm etmek” ne demektir diye; hemen onu da açıklayalım...


Gerçekte öyle bir şey olmadığı halde, çeşitli sebeplerden dolayı o şeyi varmış gibi kabul etmek...


İşte kişinin, Alim, Mürid, Kadir, Muktedir, Mütekellim isimlerinin mânâlarını, birimlerin kendi asli vasıfları şekilde kabul etmeleri, "cüzi ilim", "cüzi irade", "cüzi kudret", "cüzi kuvvet" var sanmaları "gizli şirk"tir!..


Çünkü sonsuz-sınırsız AHAD olan ALLAH "cüziyet" kavramını kabul etmez..."Cüziyet" müşahedesi ise "gizli şirk" haline yol açar!..


Avâmın, cüziyet görüşü "gizli şirk"tir...


Havâsın ise "gizli şirki" görüşü veya kabulü şirktir... Yani, "şirk" görmek "şirk"tir!..


Fail olarak Allah'ı görmediğin anda bu, "gizli şirk" denilen hâldir!..Çünki gerçekte, Fail TEK'tir o da Allah'tır!..


Öte yandan Havas, arifler, veliler, Hakk'ı müşahededen perdelendikleri zaman "şirk" görmüş olurlar...Ve bu görüşleri ile de şirke girmiş olurlar...


"Gizli şirk" kalktığı zaman, o faziletli fiiller meydana gelir ki, fiilin faili içinde olmayıp, fail Allah olur...


"ŞİRKİ HAFİ" denilen "GİZLİ ŞİRK" insanlar için en büyük tehlikedir. Bir mânâsı ile de "RİYÂ"dır.


"Gizli şirk" denilmesinin sebebi; fiîlde değil, düşüncede Allâh'a ortak edilmesidir birinin veya bir şeyin!..


 "ALLAH YANISIRA TANRI EDİNME"  âyeti ile;


 "Bana şirk koşanın yaptığı hiç bir ameli kabul etmem!"  hükmü bize düşünsel ortak koşmanın vahâmetini idrâk ettiriyordur sanırım.


İslâm'da esas, yapılan işin "SIRF Allah için" olmasıdır!..


Kişinin, Allâh için bir şey yapması yanı sıra, o şeyi yaparken, etrafındakilerden de maddî ya da mânevî bir şey umması, düşünmesi işte bu gizli şirk diye tanımlanan olguyu meydana getirir.


Öyle ki...


Meselâ, namaz kıldıran kişinin, namaz içinde tekbir alırken, yani "ALLAHU EKBER" derken, sırf Allah’ın EKBERİYETİNİ ifade için değil de; sanki arkasındakilere oturuyorum veya kalkıyorum işareti verir gibi, o niyetle, uzatıp-kısa tutarak söylemesi dahi bir gizli şirk hükmü taşır.


Bir kitap yazarken, sırf Allah için, Rasûlullah’a uymak ve ilmi yayın emrine uymak için değil de; para kazanmak, ya da etrafındakilerden övgü almak, kendine bir pâye kazanmak için yazılıyorsa, bu da gizli şirktir.


Kısacası, kıldan ince usturadan keskin bir köprüdür NİYET!..


NİYET’in, düşünce ve kararın, karşılık beklemeden kimseden; sırf Allah için o şeyle meşgul olmak olacak. Aksi takdirde, kimden ne umarak yapılırsa yapılsın, o işte gizli şirk kokusu vardır demektir!..


 Şirk, kişinin kendisine Allah’ın varlığından gayrı bir varlık ve vücud atfetmesidir.


Hangi düzeyde ve boyutta olursa olsun kişi kendini gördüğü sürece “gizli şirk“ içinde yaşamına devam eder!


 "Zikrin faziletlisi Lâ ilâhe illallâh’tır"


 "Lâ ilâhe illallâh diyen cennete girer, hırsızlık yapsa da, zinâ yapsa da"!.


 Gibi hadîs-i şerîfler hep Kelime-i Tevhid formülünün mânâsının yüceliğine dikkati çeker. Yani, bir kişi bütün bunları yapsa dahi, Kelime-i Tevhid formülünün taşıdığı anlamı kavradığı zaman; artık bu yaptıklarına tövbe eder; tanrı var tahayyülünden ileri gelen yaptığı yanlış işlerden vaz geçer; Allah’a yüzünü döner; gereğini yaşar ve bu da ona cenneti getirir, demektir.


Şirk ; fiile değil, imana bağlı olarak çalışır ve düşünceye yansır!


Kendini, bir kişi olarak hissettiği sürece; "TEK"in bakışıyla varlığı seyredemediği sürece, o kişi "şirki hafi" içindedir. Kendini bir kişi olarak hissettiği halde işlediği her fiîl, bir gâfilin amelinden farksızdır!


Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Hazreti Ebû Bekir radıyallâhu anh’a  şöyle açıkladı "gizli şirk" mevzûunu:


 -Yâ Ebâ Bekr. Şirk sizde karıncanın ayak sesinden daha gizlidir!..

Bir adamın,  "Allah diledi de ben diledim" demesi şirktir!.. Ve bir adamın -falan kişi olmasaydı, filân beni öldürecekti!.." demesi şirktir.

 

Sana şirkin büyüğünü küçüğünü okumamla, Allah'ın senden gidereceği duayı göstereyim mi?..


 Her gün üç defa şöyle dersin:

 -Allâhümme innî eûzü bike en üşrike bike Şey'en ve ene â'lem ve estağfirûke limâle â'lem."


 Suyûtî"nin Câmii Kebîr'inde naklettiği bu Rasûlullah uyarısı, bize "gizli şirk" ya da diğer deyişle "şirki hafi"nin ne olduğunu idrak ettirmek yönünden çok önemli bir işarettir.

 

ŞİRK,  NİÇİN  “EN  BÜYÜK  ZULÜM”DÜR ?


 Biz hangi isimle neyi anarsak analım, bu andığımız varlık hep «ALLAH» a  ait  varlıktır!..


Yani «ALLAH», öyle bir «ALLAH»tır ki, kendisinin dışında bir şeyden sözetmek muhaldir!..


Ya zâtî vasıflarıyla, ya izhar ettiği mânâlarla ya da bu mânâların oluşturduğu fiillerle, her an, her şekilde hep O düşünülmekte; hep O konuşulmaktadır..


Ve ne zaman ki sen, O'nun dışında olduğunu ZAN ettiğin bir şey düşünür veya konuşursun, işte o zaman «ALLAH» ile beraber ikinci bir şeyin varlığını öne sürmüş olursun...


Bu durumunu târif eden kelime ise tektir...  «ŞİRK»!..


Bu duruma karşı seni uyaran âyet de şudur:

 «ALLAH    yanısıra bir TANRI edinme!..» (28-88)


Zira...

 «ZİRA HİÇ ŞÜPHESİZ ŞİRK ÇOK BÜYÜK ZULÜMDÜR !..." (31-13)


 Niye «ZULÜMDÜR»?..


Kime «ZULÜMDÜR»?..


Nefsine yani özbenliğine «zulümdür»!...  


Zirâ, kendi özünden, aslından orijininden perdeli olarak; ötede, ötende, yukarıda bir yerdeki   TANRI'ya tapınarak; onu, «ALLAH» ismiyle işaret edilen yanısıra tanrı kabul etmekle «ŞİRK» koşarak; nefsinin hakikatında bulacağın sayısız özelliklerden mahrum kalıyorsun!.. Böylece de nefsine en büyük «zulmü» yapmış oluyorsun!..


Zirâ, «BEN» kelimesiyle işaret ettiğin «NEFS»inin hakikatından mahrum kalman, sana yapılacak en büyük zulümdür... Ki bu zulmü, sen kendi kendine yapmaktasın, bu yolda gereken çalışmayı yapmadığın için...


 «Nefsine ârif olmayan Rabbine ârif olmamıştır.» hükmü,


 «Nefsine ârif olan rabbine ârif olur» uyarısından doğmuştur...


 Ve «ALLAH»a ârif olmak dahi, ancak «ALLAH»ı anlamak ile mümkündür...


Ki bu anlayış da ancak “Hazreti MUHAMMED'in açıkladığı ALLAH”ın ne olduğunu kavradıktan sonra mümkün olur...


 

ŞİRKTEN  ARINMAK


 İslâm dininin, insanı ŞİRK kavramından kurtaracak anlayışı, sistemi  Allah Rasûlü Muhammed Mustafa Efendimiz aleyhi’s-selâm tarafından şöyle tarif edilmiş ve formüllenmiştir:

 

"TANRI YOKTUR, sadece ALLAH vardır"


 Bu demektir ki özetle...


Sizin düşündüğünüz gibi, bir tanrı ve tanrılık kavramı kesinlikle mevcut değildir; ALLAH vardır ve O’nun oluşturduğu kendi sistemi mevcuttur.


-Ötendeki değil, karşındaki HAK'kın fiilinden razı olmak, şirkten arınmaktır!.. Ya "Allah kulu" olunduğunu farkedersin; ya da "tanrının kulu" olarak, geçer gidersin !


Olanı olduğu gibi kabullenmekten başka care yok!


Suçlayanlar şirke girer.


Suçlamanın olduğu yerde mutlaka şirk vardır!


Kur’an hükmüne göre,”Allah şirk koşanın ibadetini kabul etmez”


Öyle ise şirkten mutlaka kendinizi korumanız için suçlamayı bırakın!


Bildiklerinize yanlış düşen bir davranışla karşılaşırsanız deyin ki,”ben bu işin doğrusu olarak şunu biliyorum.Bu konuda benim bildiğim  budur ama sen gene de nasıl istiyorsan öyle yap”


Bildiğiniz doğruyu söyleyin ve işiniz orada bitsin!


Kimseyi hiçbir zaman hiçbir  şekilde kırmayın,incitmeyin ve zorlamayın!


Mâ’rifet”  şirkten kurtulmak, değildir!...


Bilin ki, “şirk”ten kurtulmak, yalnızca bir başlangıçtır bu işte!...


Çelişkisiz bir biçimde, tanrı kavramından arınmadan okula başlayamazsınız Yani, beyninizdeki “şirk” oluşturan düşünceler kalkıp; “ALLAH”  adıyla işaret edilene “iman” ettikten sonra “iSLÂM” ÜNİVERSİTESİNE BAŞLAYABİLİRSİNİZ!...

“ŞİRK” olduğu sürece düşüncenizde, henüz “ALLAH” adıyla işaret edilene iman etmiyorsunuz; yanlızca “tanrınızı”  upgrade” ediyorsunuz!...


Günlük yaşantınız, dikkat edin, hep “tanrınız üzerine kurulu”dur!...Bu takdirde de “Allah”a iman ediyorum,  düşüncesiyle yalnızca kendinizi aldatırsınız!.


Allah’ adıyla işaret edilenin ne olduğunu  hâlâ anlamadığınız için;  hayâlinizde ötelerde bir hiçliğe atıyorsunuz tanrınızı; bu da sizin “tanrınız”ın yeni bilgiler ışığında “upgrade” edilmesinden başka bir şey değildir!....


http://www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/index.htm


***
 
(((… İsa Bölümü İçin Son Söz:
 
Kur’an’da anlatılan Meryemoğlu İsâ ile ilgili âyetler tarihsel tartışmaları düzeltmek, olaylar öyle olmadı da böyle oldu demek için nâzil olmamıştır.

Varlığın
1:  tanrıdan,
2:  tanrısal kutsal varlıklardan
ve
3: üçüncü sınıf kutsal olmayan adi mahlûkat’tan ibaret olmadığını…
varlığın HAK olduğunu ve AHAD olduğunu  ilân etmek için nâzil olmuştur. … KG. …)))

 


15/10.  HZ. İSA BÖLÜMÜNÜN SONU
( HZ. SÜLEYMAN BÖLÜMÜ İLE DEVAM EDECEĞİZ)




Kemal GÖKDOĞAN
kemalgokdogan@gmail.com