BEYAZ SAVAŞÇI MAHATMA GANDHI VE ÇAĞIMIZ
08. Ocak. 2009  // kemal Gökdoğan ..
MAHATMA GANDHI ( 1869–1948)
kemal Gökdoğan

“Hindistan ve Hindistan Bağımsızlık Hareketi’nin siyasi ve ruhani lideri. Gerçek ve kötülüğe karşı aktif ama şiddet unsuru içermeyen direniş ile ilgili olan Satyagraha felsefesinin [hakikatin gücü] öncüsüdür. Bu felsefe Hindistan’ı bağımsızlığına kavuşturmuş ve dünya üzerinde vatandaşlık hakları ve özgürlük savunucularına ilham kaynağı olmuştur. Gandi Hindistan’da ve dünyada, “yüce ruh” anlamına gelen “mahatma” ve “baba” anlamına gelen “bapu” adlarıyla anılır. Hindistan’da resmî olarak Ulus’un Babası ilan edilmiştir ve doğum günü olan 2 Ekim Gandhi Jayanti adıyla ulusal tatil olarak kutlanır. 15 Haziran 2007′de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu oybirliği ile 2 Ekim gününü “Dünya Şiddete Hayır Günü” olarak ilan etmiştir.

Gandi ilk olarak Güney Afrika’da Hint topluluğunun vatandaşlık hakları için barışçı başkaldırı uyguladı. Afrika’dan Hindistan’a döndükten sonra yoksul çiftçi ve emekçileri baskıcı vergilendirme politikasına ve yaygın ayrımcılığa karşı protesto etmeleri için örgütledi. Hindistan Ulusal Kongresi’nin liderliğini üstlenerek ülke çapında yoksulluğun azaltılması, kadınların serbestisi, farklı din ve etnik gruplar arasında kardeşlik, kast ve dokunulmazlık ayrımcılığına son, ülkenin ekonomik yeterliliğine kavuşması ve en önemlisi olan Swaraj yani Hindistan’ın yabancı hâkimiyetinden kurtulması konularında ülke çapında kampanyalar yürüttü. Gandi Hindistan’da alınan Britanya tuz vergisine karşı 1930′da yaptığı 400 kilometrelik Dandi Tuz Yürüyüşü ile ülkesinin Britanya’ya [İngiliz İmparatorluğu] karşı başkaldırmasına öncülük etti. 1942′de Britanyalılara açık çağrıda bulunarak Hindistan’ı terketmelerini istedi. Hem Güney Afrika hem de Hindistan’da bir çok kere hapsedildi.

Gandi her durumda “pasifizm” ve gerçeği savundu ve bu görüşlerini uyguladı. Kendi kendine yeterli olan bir aşram [dergah-tekke] kurarak basit bir yaşam geçirdi. Çıkrık ile örülen geleneksel dhoti ve örtü gibi giysilerini kendisi yaptı. Önceleri vejetaryen iken sonraları yalnızca meyve ile beslenmeye başladı. Hem kişisel arınma hem de protesto amacıyla bazen bir ayı aşan oruçlar tuttu.”  (wikipedia ’dan özet bilgi)

Gandhi 19. yüzyılın tamamında ve 20. yüzyılın başlarında dünyanın en büyük silah ve asker gücüne sahip sömürge imparatorluğu olan İngiltere’yi tek başına dize getirmiş çıplak ayaklı bir “beyaz savaşçı”dır. Beyaz olan deri rengi değildir, derisi esmerdir. Silahla değil beyni ile savaştığı için “beyaz savaşçı”dır.

Bu yazımızda Gandhi’nin mücadelesinin ayrıntılarına teferruatlı olarak girmeyeceğiz. Sadece işgalci bir devletin askeri gücüne tek bir kurşun sıkmadan ülkesini bağımsızlığa nasıl taşıdığını özetleyeceğiz. Mücadele özetinde de kişisel iradesini ve “beynini” nasıl kullandığı ve İngiliz mallarını protesto ederek gerçekleştirdiği “ekonomik darbe”si üzerinde duracağız.

Gandhi İngiltere’de hukuk öğrenimi görmüş çağdaş bir Hind aydınıdır. İngiltere’nin sıcak çatışmayla Hindistan’dan çıkarılamayacağını aldığı eğitim nedeniyle çok iyi bilmektedir. Çünkü İngilizler Hind halklarını ve Hind dinlerini birbirlerine karşı kışkırtarak hepsini de kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadırlar. Önündeki en büyük zorluk Hindistan’da Müslüman, Hindû, Sih ve Budistlerin ortak mücadeleyi kabul etmemesi, tek bir lider etrafında birleşememesidir. Gandhi Hindû inancına sahiptir fakat tüm dinlere ve tüm inançlara karşı hoş görülüdür. Bu özelliğini kullanarak diğer liderleri bir araya toplar ve “beyaz savaş”ın ilk aşaması olan “İngiliz mallarını protesto”ya başlar. İngiliz teknolojisiyle üretilmiş olan tüm ürünlerin kullanımını en başta kendisi terk eder. Üzerindeki kaliteli kumaş elbiseleri çıkarır ateşe atar ve yerli bezlere bürünür. Çevresindeki Müslüman, Hindû, Budist, Sih halk da elbiselerini çıkarıp yakarlar ve yerli bezlere bürünürler. Bu eylem dalga dalga yayılır ve Hindistan’da neredeyse bir karış İngiliz kumaşı satılamaz hale gelir. Gandhi üzerine sarındığı bezleri kendi minik el tezgahında dokumaya başlar.

İkinci protesto ürünü İngilizlerin tekelinde olan “tuz” kullanımını tamamen bırakmaktır. Kendisi tuz kullanmayı terk eder. Bu eylemi de dalga dalga ülkeye yayılır ve İngilizler neredeyse bir avuç tuz satamaz hale gelir.

İngiltere’nin ürettiği tüm teknik ve gıdasal ürünlere böylece ağır bir “ekonomik darbe” indirilir. Ayrıca İngiliz tekniğiyle üretilen, İngiltere’ye hizmet eden tüm ürünler de halk tarafından alınıp satılmaz ve kullanılmaz.

(((… İnternette bu “ekonomik boykotu” günümüz dünyasının süper güçlerinin ürünlerine karşı da uygulayalım tarzında e-postalar dolaştırılmaktadır. Benim tavsiyem…bu eylemi yapacak olanların “Gandhi ciddiyetinde” olması gerekir. Ya hep ya hiç demeleri gerekir. Günlük yaşamımızın “olmazsa olmazı” haline gelmiş olan çağdaş ürünlerin sadece listede görünenleri değil tamamı süper devletlerin “direk ya da dolaylı tekelindedir”. “Ekonomik darbe”nin boykotla indirilebilmesi için internette e-postalarımıza sık sık gelen listelerdeki sınırlı ürünlerin protestosu değil tüm çağdaş ürünlerin kesinlikle terk edilmesi gerekir. Meselâ;

İnternet ve tüm telefon iletişimi birkaç uyduya bağlıdır. O birkaç uydunun kumanda düğmesi de birkaç devletin masasındadır. İletişimde konuşulan her kelimeden, atılan her mesajdan, gönderilen her iletiden birkaç “milikuruş” bazılarının “istenmeyen ilân ettiği”… süper devletlere gitmektedir. Birkaç markayı protesto edip de saatlerce telefon ve internet konuşması yapanlar ancak kendilerini kandırmaktadırlar. Tam “ekonomik darbe” indireceklerse dijital iletişimi tam terk edip… dumanla, posta güverciniyle ve atlı habercilerle haberleşmeleri gerekir. En başta da bilgisayarlarını çöpe atmaları elzemdir. Ve…

Doğanın ham enerjilerini elektrik enerjisine çeviren santral teknolojisi, ham petrolü yakıta çeviren kimyasal katkı teknolojisi, evlerimizin beyaz eşya konfor teknolojisi, temizlik-gıda teknolojisi yine “süper devletlerin” direk ya da dolaylı tekellerindedir. Bu ürünleri de ciddi olarak protesto edecek olanlar tüm çağdaş yaşamı destekleyen tüm çağdaş teknik ürünleri derhal terk etmelidirler. Çamaşırlarını makinada değil leğende ve ya derede yıkamalıdırlar. Deterjan markalarından bazılarını değil tümünü terk edip kül ve kil kullanmalıdırlar. Buzdolabı yerine dağlardaki karlı mağaraları kullanmalıdırlar. Yakıtla çalışan araçları bırakıp at, eşek ve katır beslemeye başlamalıdırlar… İstanbul’a Ankara’ya kervanlarla… Amerika’ya, Avrupa’ya yelkenli gemilerle gitmelidirler. Ve…

Eğitim öğretim kurumlarını bırakıp eski mahalle mektepleri açmalıdırlar… çünkü modern eğitim-öğretim teknoloji ve bilimi direk ya da dolaylı olarak süper devletlere bağımlıdır.

Beslenmemizin temeli bitkilerin ve hayvanların gen, yem, gübre ve tarımsal ilaç teknolojisine dayanmaktadır… bu teknoloji yine kimlerin elinde mâlumdur. Ciddi olanların derhal sadece yağmur suyu ile ve dağ başında biten otlarla hayatlarını idame ettirmeleri gerekir. Bırakın kolayı… yerine ayran dahi içmemelidirler çünkü günümüzün ayranını oluşturan süt yem teknolojisine, inek de gen teknolojisine dayanmaktadır ve teknoloji de süper devletlere dayanmaktadır. Her yudum ayrandan birkaç “milikuruş”  bu sistemle istemedikleri amaçlar için kullanılmaya(???) aktarılmaktadır.

Sağlık ve ilaç sanayii de aynı şekilde onların direk ya da dolaylı tekelindedir. Sağlık ve ilaç piyasasına darbe indirmek isteyen boykotçuların doktor yerine babaannelerine muayene olması gerekir, ameliyatlarını modern hastanelerde değil de mahalle kasabının tezgahında olmaları gerekir, eczane yerine “binbir derde süper şifa otçu dükkanlarına” gitmeleri gerekir.

Ayrıca parfümerinin, kozmetiğin, tekstilin ve dericiliğin de derhal terkedilip “mağara erkeği ve mağara kadını” gibi dolaşmaya başlamak gerekir. Ve…

Süper devletlerin güdümünde olan inşaat tekonolojisi… ve evleri terk… ya çadırda ya da kamış kulübelerde  ya da mağaralarda yaşamalıdırlar. Ve…

Bu örneklerim daha da genişletilip “Gandhi ciddiyetiyle” uygulanmadıkça boykotlarının başarılı olacağına ve beyinlerinin gücünden yararlanabileceklerine inanmıyorum… Farzedelim ki (olmaz ya haydi oldu diyelim) Gandhi ciddiyetiyle boykota biz de katılıp tam uyguladık. Dünya teknolojisini elinde tutan ülkeler ne kadar etkilenir? Bu eylem “Tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış”a döner.

Bu tavsiyelerim güzel insanımızın güzel duygularını olmayacak işler peşinde yıpratmamalarını arzu etmemden kaynaklanmaktadır… belki de yanılıyorumdur… inşallah yanılıyorumdur.)))

Gandhi defalarca tutuklanır. Hapis yatar. Hindistan halkına ağır vergiler, işkenceler, katliamlar uygulanır. Gandhi kesinlikle şiddete baş vurmaz… çelik silahları susturan, küflendiren ve safdışı bıraktıran “pasif direniş”e devam eder.
Bu anlattığımız buz dağının görünen kısmıdır. Bir de buz dağının görünmeyen “derinlerde gizli” olan asıl ağır yönü vardır. Görünmeyen gerçek silah Gandhi’nin “beyin gücü”dür.

Gandhi elli - yüz bin İngiliz askeri ve bir İngiliz sömürge valisinin zulmettiği milyonlarca Hind insanını tespih taneleri gibi “beyninden çıkardığı enerji ipine” dizer. Bir tek kurşun dahi sıkmadan Hindistan’a özgürlüğünü kazandırır. İngiliz valisi çıplak ayaklı Gandhi’ye asker selamı verir ve ülkeyi terk eder.

Evet… kullanılabilirse beyin evrenin en güçlü silahıdır. İnsan “açlıkla, sadelikle, açıklıkla, güzel dil ile, düşmanlarının dahi ardından konuşmamak / gıybet etmemek ile, yalanı terk ile” ve benzeri insanî huylar ile  beynini donattıkça evrenin en güçlü silahını… “beynini“ tanımaya ve kullanmaya başlar. Beyin bedensel ve ruhsal disiplinlerle arındıkça “bilinç” de arınmış olur. Arınmış bilinç her zaman “orijinal” halde olan “kalb”in yönetimine girer. Gandhi kendisini arıtmış ve her dinden ve her kültürden dünya insanlarını “beyin-bilinç” gücüyle etkilemiştir. Fakat “kalb” gücünün sınırında durmuş… “kalb” gücünün basit dünyasal mücadeleler için kullanılmayacağı kuralına harfiyen uymuş tam bir “evrensel insan”dır.

Gandhi’nin mücadelesine “pasifizm” denilmektedir. Hz. Muhammed’in Mekke dönemindeki mücadelesini anımsatmaktadır.

“Pasifizm” günümüz dünyasında sadece kişisel çapta uygulanabilecek en etkin “beyin savaşı”dır. Çağımızın getirdiği zorunluluklar nedeniyle “toplumsal çap”taki beyin savaşı uygulanamaz hale gelmiştir. Bu nedenle… çağımızda yürürlükte olan zulmün de masumiyetin de  “toplumsal kılıf” altında “kişisel” çapta olmasıdır.

Toplumsal bir varlığız. Toplumla birlikte eziliyoruz ve ya eziyoruz. Toplumla birlikte çalkalanıyoruz.

Devletlere tabiyiz. Devletlerimizle birlikte eziliyoruz veya eziyoruz. Devletlerimizle birlikte savaşıyoruz veya barışıyoruz. Fakat bu dünyaya tek başımıza doğduk, çoklukta tek olarak yaşıyoruz, çoklukta tek başımıza ölümü tadacağız ve sonsuz yaşamda toplumun ve devletin hesap defterleriyle değil “kişisel defterlerimiz” ile yüzleşeceğiz. Toplumların ve devletlerin sevap-günah defterleri yoktur kişinin vardır ve her hesap kişisel çerçevede anında görülerek sistem işlemektedir…

İnsan olmamızın gereği toplumla yaşayacağız fakat “toplumsal bilinç altı”na esir olarak “içgüdüsel tepkiler” vermeyeceğiz… birimsel “beynimizi”kullanacağız ve kendi “düşüncelerimiz”in sonuçlarını yaşayacağız.