Gerçekler ve Ütopyalar
kemal Gökdoğan

18.Ağustos 2008 // kemal Gökdoğan ...

Hz. Muhammed a.s.’a kadar hiçbir Nebî ve Rasul almış olduğu vahyi harfi harfine, kelimesi kelimesine ezberletmemiş ve yazdırmamıştır. Onlara “kitab” ,“sayfa”, “hikmet” ve “bir ilim” verildiğine dâir Kur’an âyetleri vardır. Onlara verilen “kitab” ve ya “sayfa” bildiğimiz yapraklı ve ciltli kitaplar değildir. Verilen “kitab”… okunması gereken her zaman açık duran İNSAN ve KÂİNAT’dır (varoluşlar bütünüdür). Verilen sayfa ise sadece o dönem insanlarının anlama kesitinden konuşmaktır. Verilen “hikmet ve ilim” kişinin kendi hakikatini tanımasıdır.


Eski Rasullerin ve Nebîlerin “Kitab”ı (varlığı) okuma yeteneği Hz. Muhammed a.s.’a göre “sınırlı değildir”. Sınırlı olan onların okuduğunu idrak edecek olan ümmetleridir. Ümmetlerinin idraki sınırlı olunca onlar da sınırlı bir okuma yapmışlardır. Okuduklarını vahiy ve ya hadis diye ikiye ayırmamışlar ve insanlara günlük dil ile seslenmişlerdir.


Hz. Muhammed a.s.’dan sonra doğacak olan insanların bilinçleri kozmik gelişim nedeniyle okunacak olan sınırsız ilmi idrake müsaittir. Bunun için de Rasulullah a.s. açık olan “kitab”ı sınırlamadan okumuştur. Rasulullah’ın bizlere  “vahiy” olarak aktardığı bilgilerin bir araya toplanmışına “OKUNMUŞ OLAN” anlamında “KUR’AN” denilmiştir.


Rasulullah a.s. “kitab”ı yani varlığın bütünlüğünü ve sınırsızlığını tefekkür ediyordu. Ulaştığı (okuduğu) bilgileri de “harf ve kelime” kalıplarına döküp insanların anlayış seviyesine “söz” olarak indiriyordu (inzal ediyordu). Vahyin sırrını akıl bu kadar kavrayabiliyor daha ötesi ise Rasuller’in indindedir.


Allah’ın ilmi olan “varlığın bütünlüğünde” SADECE altı küsur bin âyet (bilgi) yoktur. Âyetler de sayılar gibi sonsuz ve sınırsızdır. Rasulullah a.s. sonsuz ve sınırsız olan “bilgi”den altı bin civarındaki “öz bilgiyi/âyet”i bizlere aktarmıştır. Aktarmak istediklerini (Allah’ın vahyettiklerini) önce kendi “sınırsız hafıza”sına almış sonra da ezberletmiş ve yazdırmıştır. (Net âyet sayısı 6236’dır… 6666 ayet aslı olmayan bir rakamdır)


Diğer Rasullerden ilk defa ve son defa farklı olarak … Allah’ın Kelâmı ve Rasul’ün kelâmı … gibi bir ayrım oluşmuştur.


Bu ayrımı yapan ve yapabilen kendisidir, bizler âyetlere Hz. Rasul âyet dediği için âyet diyoruz. Vahyi alan biz olmadığımız için Kur’an’ı onaylamak ve ya reddetmek gibi bir eylem hakkına da sahip değiliz. Buradan sonrası da zâten gönül işi ve düşünce özgürlüğüne girer.


Âyetleri yazan ve ezberleyen bâzı yetenekli sahabeler zamanla Rasulullah a.s.’dan duydukları  ve Rasulullah’ın âyettir demediği bazı sözlerini de unutmamak için ezberlemeye ve ya yazmaya başlamışlardır.


Rasulullah a.s. bu durumdan haberdar olunca âyet sayfalarının kenarlarına not alınan âyet demediği sözlerini sildirmiştir ve kendi sözlerine ezber yasağı getirmiştir.


Bu uygulamanın hikmeti tarihçiler tarafından âyet ve hadislerin birbirine karışma endişesi olarak belirtilir. Halbuki Rasulullah gibi bir insan dileseydi âyetleri ayrı hadisleri ayrı yazdırabilecek muhteşem bir akıl idi. Karıştırma ve ya karıştırtma yapılmasına engel olamayacak kadar (hâşâ) âciz değildi.


O’nun hadisleri yazdırtmamak ve ezberletmemek gayesi… insan aklına set ve sınır çekmemek olarak ifade edebileceğimiz  muhteşem bir düşünce idi. Bu düşüncenin ismi “düşünce özgürlüğü”dür.


Âyetler insan beynine ilk kıvılcımı gönderen marş motoru gibidir. Âyetlerin amacı insan beynini çalışır duruma getirmektir. Hadisler de çalışmaya başlayan beyne yeni bir dinamizm vermek amacıyla “yazdırılmamış ve ezberletilmemiş” bir düşünme örneğidir. Böylece hadisler insan beynine ve âyetlere set/sınır çeken beton duvarlar haline gelmekten korunmuştur… bizzat Rasulullah a.s. tarafından.


O’nun vefatından sonra hemen hadis yazılmaya başlanmıştır. Önce Hz. Ebû Bekir sonra Hz. Ömer zamanında bu yazılan hadis sayfaları/kitapları toplanmış ve meydanlarda yığınlar halinde yaktırılmıştır.


Hz. Osman ve Hz. Âli dönemlerinde topraklar iyice genişlemiş merkezi otoritede çatlaklar oluşmuştur. Şehir vâlileri özerklik ilan etmişler yeni devlet yönetimleri oluşmuştur. Yine de bu dönemde sistemli bir hadis derleme faaliyeti yoktur. Çünkü Rasulullah a.s.’ın hadis ezberletmemek ve yazdırmamak prensibine saygı duyulmaktadır.


Yazıya geçmemek şartı ile sahabeler hadislerden bahsetmekte ve hadisler ışığında âyetlere yorumlar getirebilmektedirler.  Bu şartlarla bu alanda bir sınırlama yoktur.


Siyasi çekişmelerin yaşanmaya başladığı Emevî sülalesi yönetimi zamanında yönetimi resmîleştirmek amacıyla Rasulullah’a ait olmayan fakat O’nun konuşma tekniğini taklit eden sözler uydurulmaya başlanmıştır.


Yüz yıl içinde milyonlarca hadis uydurulmuştur. Yazıya geçirilmeye başlanılmıştır. Durumun çığırdan çıktığını gören gerçek âlimler kolları sıvamışlar ve HADİS TEKNİĞİ diye bir ilim geliştirmişlerdir. Kur’an’ın üslubu (dil yapısı) nasıl ki taklit edilemiyorsa, Rasulullah a.s.’ın da taklit edilemeyen bir dil yapısı vardır. Fakat bu ayrım için Arap dilinde, Kur’an mantığında, Rasulullah’ın yaşam bilgisinde ve ayrıca felsefe ve mantık gibi yardımcı bilimlerde de uzman olmak gerekmektedir.


Uzman âlimler hiç çekinmeden uydurma hadislere savaş açmışlar ve ilk “sahih” hadis kitaplarını oluşturmaya başlamışlardır. Devrin devlet yönetimiyle ters düşmüşler zindanlara atılmışlar, şehid edilmişler yine de “GERÇEĞİ” açıkça söylemekten çekinmemişlerdir.


“Sahih” ismi de Müslim’e göre sahih olan, Buhariye göre sahih olan, (Sahihi-i Müslim… Sahih-i Buharî) gibi isimler almıştır ki bu isimlendirme âlimlerin birbirlerinin ilmine saygıyı göstermektedir. Birinin sahih dediğine diğeri “değil” diyebilmektedir. Bu ilim ortamında âlimlerin çekinmeden ilan ettikleri GERÇEK  şudur:


Rasulullah a.s. kendi sözlerini kelimesi kelimesine ezberletmediği için hadisler aktarıcıların dil yapısından geçerek ve değişerek bize ulaşmıştır. Bize ulaşan beş-on hadis dışında geriye kalan milyonlarcası belki içinde Rasulullah’a ait bilgi kırıntıları taşıyor olabilir. Fakat beş-onu dışında kalan hiç birisine … KELİMESİ KELİMESİNE RASULULLAH’A ÂİTTİR diyemeyiz.


Her hadisçinin tespit ettiği “gerçek” beş-on hadis diğer hadisçilere göre tam gerçek olmayabiliyordu.


Bu durumda hadisleri taşıdığı anlam doğruluğuna göre kategorilendirme yapıldı. En az elli kategori hadis türü oluşturuldu.


Ehli sünnet dünyasında itibar edilen ALTI HADİS kitabı incelendiği zaman görülür ki… aralarında uzlaşabildikleri sayı neredeyse yok denecek kadar azdır. Bu nedenle Kütüb-ü Sitte (altı hadis kitabı) Ehli sünnetin üzerinde anlaştığı hadislerin toplanmışı değil, altı hadisçinin ilmine, özgür düşüncesine ve reyine (kararına) saygı duyulan bir külliyattır. Rasulullah a.s.’ın KESİN HADİS BIRAKMAMA KARARINI bizlere sunan çok değerli bir ilim kaynağıdır. Milyonlarca hadisden yedi-sekiz bin tanesi bu külliyata dahil edilmiştir.


İmam Buhâri ve diğer hadisçilerin ilmi muazzamdır. Fakat kendileri Rasulullah a.s. ile “ters düşmemek” için hiçbir hadise ÂYET KESİNLİĞİ vermemişler ve sünnete uymuşlardır. Böylece hadislerin hiçbir devlet, yönetim ve  şahıslar tarafından suistimaline meydan vermemişlerdir.


Kütüb-ü Sitte’nin tartışılmaz doğru olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü altı hadisçinin altısı da hiçbir hadise yüzde yüz  DOĞRULUK vermediğini en başta ilan eder ve yazmaya sonra başlar. Yazarlarının iddia etmediği bir şeyi biz sâde vatandaşlar iddia ve inanç haline getiremeyiz.


Ehli sünnet mezheplerinin hadisleri kaynak kabul etmesi de farklıdır. Hanefî âlimleri zayıf hadisleri kaynak kabul etmezken Hanbeli ve Mâliki âlimler zayıf hadislerin reddini âyetlerin reddi ile aynı tutabilmektedir.


Mezhep âlimleri de kendi içlerinde özgürce tartışmışlardır. İmam-ı Âzam Ebû Hanife Hz.leri çoğu zaman talebeleri olan İmam Muhammed ve İmam Yusuf ile yüzde yüz farklı içtihatlarda bulunmuştur. Bugünkü Hanefiliğin temelini hocası ile çelişebilen iki talebesinin görüşleri oluşturmaktadır.


Ehli sünnet inancı diye hazır bir klişe kabul etmek ehli sünnet âlimlerinin özgür düşüncelerini ve içtihat özgürlüklerini hesaba katmamaktır.


Bu tarihsel ve bilimsel gerçeği bu şekilde anlamak ve anlatmak hadisleri ve kütübü sitteyi, ehli sünneti inkar değildir. Hadislerin ve kütübü sittenin ve ehli sünnetin bizden istediği gerçeği olduğu gibi söylemektir. Rasulullah a.s.’ın  özgürlükçü sünneti seniyyesine olduğu gibi itiba etmektir.


Hadisleri ehli sünnet ve şiilik kaynaklarına göre karşılaştırırsak karşımıza tamamen farklı iki dünya çıkar.  Fakat Kur’an iki dünyada da aynıdır. Bu konuya girmeye hiç gerek olmadığını düşünüyorum.


Kur’an âyetlerinin harfi harfine kaydı ise bir iddia ve inanç değildir… bin beşyüz yıldan beri henüz aksi ispat edilemeyen BİR GERÇEKTİR.  Birkaç ayetin eksik ve ya fazla olduğunu söyleyen fakat ilme dayandıramayan kasıtlı iftiracılar çıkmış ve bazı devletler tarafından özellikle koruma altına alınmıştır.


***


Son devirlerde Rasulleri uzaylıların, yıldızlarda-gezegenlerde oturan tanrıların yönlendirdiği iddiası da vardır. İddiaya göre bazı rasuller bunu bilmemekte bazıları da gizlemektedir. Tevrat, incil ve Kur’an’ın seçkin dünyalı medyumlara (???) (Rasulleri kastediyorlar) yıldızlardaki tanrılar tarafından yazdırıldığı MEDYUMLUK kavramları ile iddia edilmektedir Bu iddia platformunun ana konuları arasında  efsâne ATLANTİS VE MU uygarlıkları da yer almaktadır.


ALTIN ÇAĞ… destanlarda geçen “rahat yeme,içme, çiftleşme ve çalışmadan yaşama” modelinin anlatıldığı bir ortamdır. Daha sonra siyaset felsefesinin ideal devlet ve ideal toplum tanımlamasına malzeme olmuştur. İslâm’ın “cennet” tanımını ütopya ile  karıştırma ve eşleştirme  yanılgıları da vardır. Ütopik cennet dünyasaldır veya insanların uzaylı tanrılar tarafından başka bir boyuta aktarımı ile ulaşacakları bir yerdir. İnsanların bu boyuta ATLANTİS ve MU uygarlıkları ile ulaştıklarına inananlar vardır.


Mehdî konusunu dinsel söylemlerle Altınçağ, Atlantis ve Mu uygarlığı formuna taşıma  denemeleri de yapılmaktadır.  Âyetlerin ve hadislerin ütopik konulara zorlanarak çekilmesinin fantazilerden öteye gidemeyeceği kanaatindeyim.


Bu konuya özel ilgi duyan özgür beyinler için Hıristiyanlık söylemleriyle birleştirilerek hazırlanmış “KAMİNO/Bir Ruh Yolculuğu” (Dharma Yayınları/Shirley Maclaine) kitabını okumalarını öneririm.


ALINTILAR:


(((…  KAMİNO BİR RUH YOLCULUĞU Kitabı  Açıklaması :   


“Yüzyıllar boyunca birçok kişi, Santiago de Compostela Camino adı verilen ve Kuzey İspanya boyunca yapılan ünlü bir hac yolculuğuna çıkmıştır. “Kamino”nun -yani yolun- Samanyolu’nun tam altından geçtiği ve gökyüzündeki bu yıldız sisteminden gelen eneriyi yansıtan ley çizgilerini izlediği söylemektedir.


Santioago Kamino'dan, binlerce yıldır azizler, günahkârlar, generaller, topluma uyum sağlayamayanlar, krallar ve kraliçeler geçmiştir, Bu yolculuk kişinin Benlik’teki çatışmalarla ilgili en derin ruhsal anlamı ve çözümleri bulması amacıyla yapılıyordu.


Kamino üzerinde batıya doğru, beni ve insan ırkını bugün olduğu hale getiren deneyimlerin başladığı bir yere yolculuk yapıyormuş gibi hissettim.” (Kitabevinin kitabı tanıtım yazısı…  www.kitapyeri.com ‘dan alınmıştır…)))



(((… ALTIÇAĞ VE ÜTOPYALAR:


“İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları arasında yer alan Parşömen Dergisi’nin bu ayki sayısında, ‘edebiyat ve ütopya’ konusu işleniyor.


… “Çoğu ütopyanın edebi bir metin olma özelliği var. Edebi bir tür demeye kalktığınızda ütopya, burada bir zorlukla karşılaşıyoruz çünkü edebi olmayan bir kanadı daima vardır ütopyanın.


Dolayısıyla edebiyat dışındaki alana da bu kadar burnunu sokmuş bir anlatı biçimine edebi tür demekte ben zorluk çekiyorum.” diyen Somay, toplumlarla ütopyalar arasındaki ilişkiyi şöyle tanımlıyor:


“Her kültür geçmişinde bir Altın Çağ tanımlar, mesela bu Yahudiler için vadedilmiş topraklardaki hayattır, Diaspora'dan önceki Filistin’deki Yahudilerin hayatıdır. Türkler için bu Turandır, Kızıl Elmadır, Ergenokondur.


Her kültürün bir Altın Çağ miti vardır ama buna ütopya demek doğru değildir, çünkü bunların hepsi ilerde olabilecek bir şeyin tasarımından ziyade geçmişte zaten olmuş ( olduğu varsayılan) bir şeyin tasarımıdır.”


Cemal Baki Akal, Spinoza’nın anti ütopyacı özelliği üzerinde duruyor.


Akın Sevinç, ütopyaların düzenlilik, kapalılık, işlevselik, buyurganlık gibi belli başlı özelliklerini;


Ahmet Sait Akçay ise Doğu ve Batı kültürlerinin farklı ütopyalar ürettiğini, Doğu ütopyalarının bireysel, Batı ütopyalarının ise toplumsal tasarımlarla ilgilendiğini iddia ediyor.


Akçay, Doğu ütopyasını şöyle değerlendiriyor:


“Ütopyanın Doğu’da toplumsal bir proje olarak görülmemesini, daha çok birey ekseninde varolmasını yine doğunun kendi içkin kültürüne bağlayabiliriz. Birey kendini toplumsallıktan koparamadığı bir gelenekten olsa olsa içkinlikten aşkın olana yönelir. Bu anlamda Doğu ütopyası kendine hastır. Kendi kendine bakan dünyanın dışa nasıl baktığını gösteriyor ütopyalar. Kökenlerine indiğimizde şüphesiz masallarla karşılaşırız. Binbirgece Masalları’nda çizilen her fantastik öykünün çerçevesini bireyin yarı ütopik yarı fantastik özlemleri olarak değerlendirmek mümkün. Doğu toplumunun karakteristik yapısını yansıtan Gilgameş Destanı bu anlamda bir ilk olup Gilgameş karakteri birey merkezli Doğu ütopyasının bir arkatipi olarak karşımıza çıkar.”


Aslı Güneş, ütopya ve özgürlük kavramlarını karşı karşıya getirdiği yazısında bir anlamda ütopyaların sonunun özgürlüğün başlangıcının ilanı olacağını söylüyor.


Almila Özdek ise postmodern çağda ütopyaların sonunun Sineklerin Tanrısı’nda nasıl bir ironiyle yansıtıldığını tartışıyor. yenisafak.com.tr ‘den alınmıştır. ...)))


(((… ÜTOPYALAR:


Olmayan ülke, var olmayan yer anlamına gelen ütopya ile ilgili düşünceler, görelim.


Devlet: Platon’un ideal devlet anlayışından söz ettiği eseridir. Adalet ideasına dayanan bu devlette üç grup vardır: Erdemi bilgelik olan yöneticiler, Erdemi cesaret olan savaşçılar ve bir de işçiler yani çalışanlar. Bu grupların özelliklerinin verildiği devlet anlayışı daha sonraki hayalî yaklaşımların Çoğunu etkilemiştir.


Ütopya: T.More’un (Mor) (16.y.y.) eseridir. Mülkiyetin bireysel olduğu ve her şeyin parayla ölçüldüğü yerde adaletin ve sosyal mutluluğun olamayacağını savunur. Bu tür yönetime karşı insanların mutlu olabilecekleri hayali bir düzen önerir. Ütopyada toplum sınıfsızdır. Mülkiyet ve para yoktur. Yöneticiler seçimle işbaşına gelir


Güneş Ülkesi: T.Campanella’nın (Kampanella) (17.y.y.) ütopyasıdır. Var olan her şeyin tanı bir eşitlik içinde paylaşıldığı ülkedir. Mülkiyet ortak olup, zorunlu çalışma süresi azdır. Güç, akıl ve sevgiye dayanan yöneticinin yetkileri çok geniştir.


Yeni Atlantis: F.Bacon (Beykın) (l7.y.y.) gelişen tekniğin sonucu, insan doğa ilişkisinin, insanın zaferiyle sonuçlandığı bir toplumun özelliklerini belirtmeye çalışır.


Erdemli Şehir (Medine tül Fazıla): Farabi’nin seçimle belirlenen erdemli kişiler tarafından yönetilen devlet anlayışıdır.
Bu tür istenilen ütopyaların yanı sıra, gelecekte toplumları ne gibi olumsuzlukların beklediğine dikkat çeken korku ütopyaları da vardır. Şimdi, bunları kısaca açıklayalım:


Yeni Dünya: A. Huxley’ın (Huksley) (20.y.y.) teknolojinin gelecekte toplumu nasıl yok edeceğini göstererek, bilim ve teknolojiye karşı insanı uyarmak amacıyla yazdığı eserdir. Yeni Dünya’da yapay yöntemle üretilen insanlar alfa, beta, epsilon adı verilen sınıflardan oluşmuştur. Kimse hastalanmaz, ölmez, yalnız çalışma ve eğlence olduğundan, duygular ve düşünce yoktur. Ayrıca toplumların geçmişi tümüyle silinmiştir.


1984: G. Orwell’in (Orvel) (20.y.y.) insanları, totaliter (baskıcı) devlet anlayışına karşı uyarmayı amaç edindiği eseridir. 1984, dünyanın üç bloğa bölündüğü ve toplumların acımasızca yönetildiği bir dönemdir. Baskı nedeniyle herkes korku içindedir. İnsanların davranışları ve düşünceleri sürekli izlendiği için kimsenin özel hayatının olmadığı bir dünyadır.  www.erdemlilisesi ...’dan alınmıştır...)))


(((… ÂYET SAYISI:


Soru: Kurandaki ayet sayısını 6666 diye bilirdik. Ancak Kurandaki her suredeki ayet sayıları toplandığında farklı bir sayı çıkıyor. Ayet sayısındaki bu ihtilaf nereden kaynaklanmaktadır?


Cevap: Kuran ayetlerinin sayısı hakkında tam bir mutabakat yoktur. Bunun bazı sebepleri vardır:


1- Ayetlerin veya Kur’an’ın tam olup olmaması konusunda herhangi bir sıkıntı yoktur. Yani Kur'an’ın tamamı bellidir. Fakat âlimler arasında ayetleri sayma konusunda bir görüş ayrılığı mevcuttur. Şöyle ki, Kur'anı açtığınızda ayetlerin yerini tayin eden yuvarlak işaretler vardır. İşte bazı âlimlere göre, bu iki yuvarlak arasındaki ifadeler ayettir. Fakat bazı âlimlere göre, bu iki yuvarlakların aralarındaki ifadelerin bazısı bir ayet değil, iki veya daha fazla ayettir. Bu görüş ayrılığından dolayı, ayet sayısında farklılık olabilir. Yoksa Kur'anın tamamında veya ayetlerin kendilerinde herhangi bir anlaşmazlık veya terslik söz konusu değildir.


2- Her besmelenin ayrı ayrı ayet sayılıp sayılmayacağı da ihtilaf sebeplerinden biridir. Her surenin başındaki besmele tek tek birer ayet midir, yoksa tek bir ayet midir?


3- Ayrıca, Kuran’da bulunan “durmayınız” anlamına gelen “LA” işaretinin olduğu yerlerin de birer ayet sayılıp sayılmayacağı ihtilaf konusudur.


4- Huruf-u mukataa harflerinin ayet sayılıp sayılmaması açısından da ayet sayıları değişir.


Bu nedenlerle Kuranın bir harfinde bile değişiklik olmadığı halde, ne kadar ayet olduğu konusu tam netlik kazanmamıştır. Elinizde bir kitap olsa kaç parağraf veya cümleden meydana geldiği sorulsa değişik anlayışlara göre farklı rakamlar çıkacaktır. Bu anlayış farklılığı kitabın azalacağı veya fazlalaşacağı anlamına gelmez. İşte Kur’an da esas olarak içindeki her şey ile meydandadır. Ancak değerlendirme farklılığından rakamlar da farklı çıkmaktadır.


Kıraat imamlarından Nafi 6217, Şeybe 6214, Mısırlı alimler 6226, İbn-i Abbas Hazretleri 6616 olduğunu söylemiştir. Kufelilerin görüşü doğrultusunda bugün yeryüzünde bulunan tüm mushaflarda ayet sayısı 6236 olarak kabul görmüş ve numaralandırılmıştır. . www.hikmet.net ‘den alınmıştır.


***

Kur’an’a ve  Hadis’e dayanarak Allah’ın sistemindeki “gerçekleri ve ütopyaları” oku’mak için önce… Hz. Muhammed a.s. Neyi Okudu? Sorusuna cevap bulmalıyız sonra  Hz. Muhammed a.s.’ın Açıkladığı Allah’ın  bir tanrı gibi anlaşılamayacağını anlamalıyız en sonunda da DECCÂLİYET’in hayaller dünyasından MEHDİYYET’in GERÇEKLER dünyasına iniş yapmalıyız.