İnsanlar ellerindeki maddî nîmetlerini ve kendi inandıkları ve doğru kabul ettikleri mânevî inançlarını en yakınlarıyla paylaşmak isterler. Anneler, babalar, büyükler bu niyetle çocukların iç ve dış dünyasını düzenleyerek onların akıllarını ve kalblerini kendi inançlarını kabule uygun hale getirmeye çalışırlar.
“Yaşlı kadın” çevresine göre oluşturduğu “göreceli iman” anlayışıyla sonsuz yaşama hazırlanır. Ona sonsuz yaşamı, sonsuz cenneti ve cennette sevdikleriyle sonsuzca birlikte olmak nimetini verecek olana “Rabbim” der, “Allah” der. Rab ve Allah’ı aynı kabul eder. Bu inancı ona yeterlidir ve onun için yeterince doğrudur. Bu doğruları neticesinde sonsuz yaşamda inanmış olduğu esasları tam olarak yaşar. Allah’ın cemalini ahirette görmek ister ve “cennetin cuma günü” dileği gerçekleşir. Seyrettiğinde “Rab cemali” ve ya “Allah cemali” ayrımını yapmaz, iki kavram da onun için aynıdır. Cennetin en büyük nimeti bildiği cemal seyrini kendi yakınlarının da görme zevkine ermesini ister ve meselâ (örnekleme için ‘ben’ ve ‘annem’ sözcüklerini kullanıyorum) annem benim de o anda kendi seyrettiğini seyretmemi arzu eder. Arzu ettiği anda da kendi zannında “var ettiği” cennetin semâsında “Allah’ININ/RabbiNİN cemalini” benim de seyrettiğimi görür. Çok mutlu olur. Çünkü en çok sevdiği şeyi sevdiğiyle paylaşmıştır.
Bu dünyada iken yaşlı annemin aklının almayacağı şekilde ona Allah’ın görülemeyeceğini çünkü Allah’ı görecek ikinci bir varlık olmadığını anlatsam... Cennette görülecek olanın kendi zannımızdaki sınırlı bir Allah imajı olduğunu ona da Allah denilemeyeceğini ancak tanrı denileceğini ve diğer ayrıntıları anlatsam... kafası karışır. Benim Allah’ın cennette görüleceğine inanmadığıma, günaha girdiğime, belki de dinden çıktığıma hükmeder. Ve benim bazı inançlarım nedeniyle cehenneme dahi gireceğimden endişe duymaya başlar. Böylece en çok sevdiği şeyleri ben cehennemde o cennette olduğu için paylaşamayacağına inanır. Bu inanç ile ölürse kendi var ettiği cennet boyutunda beni zannında var edemez, cehennemde olduğum zannında takılır kalır.
Şartlanması “ yaşlı kadının göreceli imanı” modeline uygun olanların mevcut itikatlarını sarsacak şeyleri ısrarla anlatmak bu nedenle pek doğru bir yol değildir. “İnsanlara akıllarının alacağı kadarıyla hitap ediniz” tavsiyesini “yaşlı kadının göreceli imanı” anlayışına bağışıklık sağlayanları rahatsız etmemeye de ilişkilendirebiliriz.
“Yaşlı kadın” tanımını “dar çevresinin şartladığı bilinç boyutu” mealinde anlamak da mümkündür. Bu tür iman anlayışına niçin “yaşlı kadının göreceli imanı” diyoruz?
Onun imanı çevresinden öğrendiğine göredir... bu nedenle “yaşlı kadın imanı” ya da “göreceli iman” diyoruz.
Tasavvuf ilmi, din felsefesi, evrensel mistisizm ve ya başka bir sistem ile “Allah”ın tanrı olmadığını, Rab, İlah, cennet, cehennem vb. kavramları öğrenmiş olan birisinin imanı “görecelilikten” kurtulur mu? “Yaşlı kadın imanı” kapsamından çıkar mı? Meselâ anlatım amacıyla yine ‘ben’ öznesini kullanayım. “Ben” belli bir yaşımdan sonra “Allah” ve diğer dinî tasavvufî kavramların “annemden öğrendiklerim” gibi olmadığını anlamaya başladım. İman bilgisindeki değişimim gökten zembille inmedi. Cebrâil vahiyle getirmedi. Melekler ilham olsun diye kulaklarıma fısıldamadı. Bir Allah dostu hazır paket halinde aklıma ve kalbime kodlamadı. Takdirimiz gereği yeryüzünde dolaşırken bazı âlimlerle ve ilim kaynaklarıyla karşılaştık. Eski bilgilerimizle-imanımızla yeni karşılaştığımız bilgi-iman farkını araştırdık ve... imanımız yeni kaynağa GÖRE yeniden dizayn etmeye başladık.
“Yaşlı kadın göreceli iman” çemberinden bir üst modele terfi ettik (???) fakat bu sefer de yine başkalarının anlayışına GÖRE iman etmeye çalıştık. Aradaki bilgi farkı nedeniyle taklitten tahkike yükseldiğimizi de zannedebiliriz... maalesef hâlen tahkikte değilizdir. İmanı değil hazır bulduğumuz bir bilgi-ilim birikimini tahkik ediyoruzdur. Ya da daha doğru bir tanımlamayla bilgi-ilim birikimine sahip zâtın/zâtların imanını taklit ederek tahkike çalışıyoruzdur.
Bu durumda “yaşlı annem” çevresinin imanını taklit ediyor “ben” de çevreden bağımsız düşünebilen birisinin ve ya birilerinin imanını taklit ediyorum... araştırmama da mecazen tahkik diyorum. Buradaki tahkik “iman”ı tahkik değildir, birisinin/birilerinin iman anlayışını tahkiktir.
Peki “ben”im (yâni günümüz avam insanların) taklit ettikleri âlimler-velîler nasıl bir iman üzeredir?
“Kimse kimsenin imanını bilemez... âlimlerin ve ya velîlerin imanlarını tartışmak haddimize düşmez” gibi itirazlarda bulunabilirsiniz. Eğer ismi şu olan âlim-velî kişinin imanı şöyledir-böyledir der isek itirazınızda haklı olursunuz. Fakat anlamak için tartışmaya çalıştığımız iman ismi belirli kişilerin imanı değildir... sanal bir bilinç seviyesinin iman modelidir.
Hiç kimse “doğuştan” âlim ve ya velî olarak doğmaz. Belki âlim ve ya velî olarak açılım yapabilmek potansiyeliyle doğarlar. Potansiyel ilim ve potansiyel velâyetlerinin açılım yapması için mutlaka dışsal eğitim almak zorundadırlar. Meselâ bir gül tohumunda potansiyel gül gizlidir. Tohum; hava, su, güneş, toprak, bahçıvan gibi dışsal etkenlerle karşılaşmadığı müddetçe sadece “gül olmayan kuru bir tohum” gerçeğindedir. Dışsal etkenlerle tepkimeye girdikçe açılmaya başlar ve en sonunda gonca gül olur. Âlimler ve velîler de özlerindeki potansiyel ilmi/velâyeti ve imânı açığa çıkarmak için mutlaka dışsal bir öğreticiye muhtaçtırlar. Allah’ın sisteminde hiç bir kuru tohum bir anda güle dönüşmezse... hiç kimse de durduğu yerde herhangi bir vizyonla bir anda âlim/velî olamaz... Belki önceki birikimlerinin “bir anda tümden patlaması”yla hakikati global olarak fark eder ve farkındalığını âlim/velî sıfatı almadan dili döndüğünce ifade etmeye çalışır.
Âlimlerin, velîlerin imanı Hz. Muhammed’in iman tarifini dışsal eğitim ile almak zorunda kaldıkça görecelidir. Onlara ulaşan iman hakikati Hz. Muhammed a.s.’dan beşerden beşere intikal eden ilim sayesindedir. Onlar Hz. Muhammed a.s.’ın imanını taklit ve tahkik ederek yaşamaya çalışırlar.
İnsanlık içinde “yaşlı kadın imanı”na yani “göreceli iman”a sahip olmayan tek seviye Rasul ve Nebîlerdir. Doğuştan “iman” hakikati üzere olan ve dışsal eğitim almadan direk Allah’a Hakkel yakîn derecede iman edebilen tek bilinç seviyesi RASUL/NEBÎ zâtlardır. Onlara iman ile ilgili her bilgi ve ilim ya direk Rab boyutundan (kendi esmâ hakikatlerinden) kalblerine ya da Cebrâil vasıtasıyla küllî akıl boyutundan (kendi küllîleşmiş akıllarından) bilinçlerine açılır.
Âlimler ve velîler dahi biz avam gibi “göreceli iman” ehlidirler... “Yaşlı kadınların imanına tabi olunuz” diye bir gerçeği anlatan sembolizmden rahatsız olmazlar. Rahatsız olan bilinç seviyesi “Allah’dan direk ilim, bilgi, yetki” aldığı yanlış zannına kapılarak (programları gereği)“görecesiz iman” sahibi olduğunu ilan edenlerdir...
Hz. Muhammed a.s.’dan sonra tek bir şahıs bile “iman”da RASUL/NEBÎ ‘nin aynısı anlamında bir iman seviyesine ulaşamaz. “Yaşlı kadınların imanına tabi olmak” misali avamdan en yüksek dereceli evliyaya kadar herkesi kapsar.
İslâm dünyasında tasavvuf hareketi başladığı çağlardan itibaren iman konusu derinlemesine tartışılmıştır. Tüm müslümanlar Rasul/Nebî imanının en üst iman olduğunda ittifak etmişlerdir. Fakat zaman zaman bu ittifaka ters düşmeden de olsa muhabbet duyulan bir âlimin-velînin imanını Rasul/Nebî imanı ile eşitleme formulleri de aranmıştır. Bulunan en etkin formül vahye alternatif “şaşmayan melekî ilham” bilgi seviyesidir.
“Şaşmayan melekî ilham” inançlarına göre hem “vahiy” değildir hem de “vahiy “derecesindedir. (Nasıl oluyorsa?)
“Şaşmayan melekî ilham” vahiy derecesine çok yakın (???) olduğu için Şeytanın müdahalesinden berîdir (???), kesin bilgidir(???). Allah’dan, Rab’den direk ya da dolaylı alınan ilâhî bir mesajdır(???)... gibi tanımlamalar görüldüğü üzere baştan sona zorlamadır.
“Şaşmayan melekî ilham” diye lafı uzatmak yerine direk “vahiy”dir demek daha mantıklı ve daha cesurca olurdu.
Zorlamacı tanımları yapanlar ilhamın en üst düzeyinin dahi kesinlikle yüzde yüz korunmuşluk içermediğini bilirler ama söylemekten çekinirler. Eğer gerçeği söylerlerse muhabbet besledikleri liderlerini, şeyhlerini, evliyalarını, âlimlerini Rasul/Nebî ile... özellikle ALLAH’dan vahiy alan RASUL mertebesi ile eşdeğer hale getiremezler. “Allah” ile aralarına girmiş olan “kesin kurtarıcı”larından ayrılmayı ve şu sonsuz evrende yapayalnız tek başlarına kalabilmeyi göze alamazlar. Zanlarına tabi olurlar ve zanlarında oluşturdukları kurtarıcılarıyla mezarda, mahşerde, sıratta ve sonsuz yaşamda birlikte olurlar... hiç ayrılamazlar.
İslâm tasavvuf tarihinde en yüce tasavvufi mertebeleri fethetmiş olan nice zâtlar “yaşlı kadın imanı”na yani “göreceli iman”a sahip olmaktan rahatsız olmamışlardır. İmanda ve ilimde son Nebî ve “Son GerçekRasul” Hz. Muhammed a.s’ın iman ve ilim anlayışına tabi olmaktan şeref duymuşlardır. Onların yanında bir avam olarak “ben”im/(avam boyutunun) “yaşlı kadın imanına tabi olmak” misalinden ve “göreceli iman ehli olmaktan” kendimi soyutlamam çok abes olur.
“Ya eyyühelleziyne amenu Aminu Billahi ve RasûliHİ...
Ey (takliden) iman edenler!.. (B sırrıyla) iman edin Allah’a...”
hitabından
imanımın ebediyen
“taklidi iman” niteliğinde kalacağı gerçeğini anlamış olmam
“B” sırrı ile “Allah”a ve “Rasulüne” iman etmemdir... bence.
Ve...
Allah
“imanınızı kurtaracağım” diye garanti vermeyen
Hz. Muhammed a.s.’ın anlattığı “iman”ı anlamayı
ve...
zâtı ile aramıza hiç kimseyi almadan
zannımızda kurtarıcı serapları var etmeden
“tek başımıza yaşama” gücü nasib etsin.