Hz. Muhammed a.s. Mekke’de müşrik Mekkelilerin liderlerinden bir lider pozisyonunda olan dedesi Abdul Muttalib’in himayesi altında doğdu. Konuşmayı, yürümeyi, düşünce dünyasındaki kavramları tanımayı dedesinin dizi dibinde öğrendi.
Dede Abdul Muttalib şehir yönetimiyle ilgili toplantılarda ve Mekke’ye uzak-yakın komşu devletlerin heyetleriyle yaptığı görüşmelerde torununu dizlerinin dibinden ayırmazdı. Vefat etmeden önce oğulları arasında Mekke müşriklerine liderlik yapabilecek irade ve yetenekte olan Ebû Tâlib’i kendisine halef tayin etti ve torununu da ona emanet ederek hayata gözlerini yumdu.
Amca Ebû Tâlib de dede Abdul Muttalib gibi yeğeni “Muhammed”i yanından asla ayırmadı. Şehir yönetimi toplantılarında ve komşu devletlerle siyasi-ticari içerikli toplantılarda ve seyahatlerinde hep yeğeni ile birlikte oldu.
Dede ve amcanın O’nunla birlikte olmadıkları tek yer “Kâbe ve Kâbe civarındaki putlara sunulan saygı/tapınma merasimleri” idi.
Hz. Muhammed a.s. Nübüvvetinden önce hatta bebekliğinden itibaren asla hiçbir puta tapmadı ve hiçbir tapınma merasimine götürülmedi.
O hiçbir zaman zahirde ve batında hiç bir şirk lekesi ile lekelenmedi. O doğuştan Hanif (Hz. İbrahim a.s. dini üzere) idi.
İslâm tarihi kaynakları O’nun Nübüvvet öncesi bebeklik, çocukluk, ergenlik ve gençlik yıllarını özetle böyle nakletmişlerdir. Ve bu nakil çerçevesinde... bu nakiller sadece abartılarak tekrar edilmiştir. İslam tarihi felsefecileri Rasulullah a.s.’ın her türlü şirkten uzak kalmış olmasını her nedense “objektif tarih felsefesi yapmak” ihtiyacı hissetmeden “doğa üstü” güçlere bağlama geleneğine uyarak açıklamaya devam etmişlerdir. Hz. Muhammed’in yetişmesini Firavun’un sarayında yâni şirk yuvasında beslenip büyütülen ve sonunda şirke savaş açan Hz. Mûsa’nın yetişmesiyle kıyaslamışlardır. Mûsa’yı meleklerle eğiten Allah’ın Hz. Muhammed’i de meleklerle (ve aynı zamanda direk olarak) kendisinin eğittiğini “tekrar” ederek konuyu “geçiştirmişlerdir”.
Geçiştirilen bu konunun hâlen “geçiştirilmekte” olduğunu ve “efsânelerdeki örtüleri kaldırıp da doğallığı” görebilenlerin de bazı şeyleri açmaya cesaret edemediğini görüyoruz.
Hz. Muhammed a.s.’ın “hanifliği” konusunu doğa üstü güçlere bağlamadan açıklamaya çalışanlar Rasul’ün direk Rab’binden vahiy (paket bilgi) aldığına dair âyet delilleri ve aynı doğrultudaki hadis nakilleri ile itiraz hücumuna uğramamak, imansızlık, sapkınlık/fâsıklık, kutsal değerlere saygısızlıkla yargılanmamak için susmayı tercih etmektedirler.
Rasulullah a.s.’ın vahyi ve ilmi direk olarak Rab’binden aldığı konusu imana ait bir esastır ve iman esasları kısıtlı aklın delilleriyle zaten tartışılamaz. Tartışmaya kalkışmak boş bir iş olur. Ancak kısıtlı aklımız “iman esaslarındaki ilâhî hikmetleri” enfüsde ve âfakda araştırmakla mükelleftir. Bu niyetle Hz. Muhammed a.s.’ın “Hanifliği”nde görebildiğimiz “zâhiri sebepler” üzerinde bazı yorumlar yapacağız. (Bu yorumlarımız vahyin ve Risaletin / Nübüvvetin gerçeğini açıklamak amacı taşımamaktadır. Taşıyamaz da çünkü vahyin gerçeğini açıklamak için vahiy almak, Risalet’in / Nübüvvet’in gerçeğini açıklamak için Rasul/Nebî olmak gerekir. Biz ise sadece iman etmeye çalışan ve imanını kuvvetlendirmek için zâhirde hikmetler arayan O’nun bir ümmetinden biriyiz.)
Konuya... Hz. Muhammed a.s. dedesi Abdul Muttalib’in ve amcası Ebû Tâlib’in yanında büyümüştür, yürümeyi, konuşmayı ve düşünmeyi onların gözetimi altında öğrenmiştir diye giriş yapmıştık. Ve tarih sayfalarının satır aralarını okumaya kaldığımız yerden devam ediyoruz...
O’nunla Nübüvvet’ine kadar ve Nübüvvet’inden sonraki dönemlerinde dedesi (gerçi dedesini çok az görmüştür) ve amcası arasında hiçbir sürtüşme ve çatışma çıkmıyor. Çıkmadığı gibi onlarla birlikte “putperest dindarlığı” da yapmıyor. Tam aksine “putlardan ve putperestlik dindarlığından” nefret ediyor. Ne kadar ilginçdir ki bu aile ortamı içinde... “Haniflik” inancının gereği olan salât/namaz ve tevhid tefekkürlerine başlıyor.
Günümüzde dindar bir ailenin beş-on yaşlarındaki bir çocuğunun aile dindarlığına ters fikirler beslediğini düşünelim. Başka bir dinin düşüncelerini ve ibadetlerini icra ettiğini ya da ateist olduğunu düşünelim. Bu düşünceler hangi kitaplardan, hangi kaynaklardan, hangi arkadaşlardan geliyor diye hemen bir araştırma yapılır ve derhal sert tedbirler alınır. Ailede iç çatışma çıkar ve iç huzur kalmaz.
Hz. Muhammed a.s.’ın içinde yetiştiği aile de “çok dindar putperest” bir yapıya sahip (???) görünmekte ve böylece Mekke ve Mekke’ye bağlı çöl bedevilerinin doğal dini liderlik görevini yürütmektedir. Buna rağmen içinde “putperest dindar olmayan” bir çocuk barındıran Abdul Muttalib / Ebû Tâlib ailesinde iç çatışma yoktur. Tam aksine, Kâbe’yi ziyarete gelen o dönem hacılarının ihtiyaçlarını karşılamaktan dolayı yoksulluğun pençesinde kıvranan o mübarek ailede tam bir iç huzur hüküm sürmektedir. ( Abdul Muttalib’in açıkça Hanif olduğu, putlara tapmadığı rivayetleri de vardır. Biz bu rivayetler üzerinde durmayacağız. Abdul Muttalib’in ve Ebû Tâlib’in dönemin şartları gereğince “Gizli Hanif” oldukları tezi üzerinden fikir yürüteceğiz.)
Hz. Muhammed a.s.’ın hiç bir dış kaynaktan eğitim almadığını biliyoruz. O dönemin Arap evlerinde “kitaplardan/kütüphaneden” bahsetmek zaten mümkün değildir. Doğa üstü kaynaklardan (Allah-Cebrâil-melekler kanalından) eğitim almak “mecazî anlatımını kabul ve tasdik” görmediğine duyduğunla inanmak kapsamında “iman” olduğu için bu ihtimal üzerinde “tefekkür” edemiyoruz ve geriye tek bir ihtimal kalıyor. En az iki bin yıllık “Hz. İbrâhim – Hz. İsmâil” neslinin “bedensel genetik mirasının” “özenli evliliklerle” korunması ve “Haniflik” inancının da “ilim mirası” olarak hiç bozulmadan Abdul Muttalib’e ve özellikle Ebû Tâlib’e kadar aktarılmasıdır.
İslâm dünyasında “sonradan” yazılan Rasulullah’ın hayatını anlatan kitaplarda anne Âmine’ye, Baba Abdullah’a ve dede Abdul Muttalib’e doğacak çocuğun “Son Peygamber” olacağının rüya ile müjdelendiği anlatılır. Bu efsânevî anlatımlar gerçek (???) olsa bile onların anlamış olduğu “Son Nebî” ile bizim anladığımız “Son Peygamber” arasında hiç benzerlik yoktur.
Bizim (geleneksel İslâm’ın) anladığımız “Son Peygamber”: Peygamber doğuştan peygamberdir, gözünü açar açmaz namaza durur, kırk yaşında Peygamberlik startı alır, önce tatlı tatlı tebliğ eder sonra insanların iman etmesi için kılıçla savaşır, dünya topraklarını fethetmeye başlar, yeryüzündeki “diğer toprakların tamamının fethini ve tüm insanların zorla da olsa iman etmesini” ümmetine bir “borç senedi” olarak bırakır ve vefat eder.
Onların (Abdul Muttalib ailesinin) anladığı “Son Nebî” ise: Hz. İbrâhim’in “haniflik ve tevhid” esaslarını olduğu gibi kavrayabilecek ve en mükemmel “En Son” kıvamına getirebilecek bir insandır. Bu O’na Tevrat ve İncil’de anlatılan “dışından” ve ya “özündeki ötesinden” verilecek bir Peygamberlik görevi değildir. Bu nedenle onlar gözlerinin önünde büyümekte olan çocuğa “geleceğin son peygamberi” anlayışı ile bakmamışlardır. Yahudiliğin beklediği “kurtarıcı peygamber” gözüyle de bakmamışlardır. Hıristiyanların “tekrar dönüşünü” beklediği “tanrının gücü/sözü/oğlu” gözüyle de bakmamışlardır... Onlar âilenin yeni üyesine İbrâhimî Hanifliği “kendi özüne irsal edecek bir Rasul” ve “kendi dış yaşamını tanzim edecek bir Nebî” sırrıyla bakmışlardır. Arapçanın orijinal kavramlarından olan Risaleti ve Nübüvveti “toplumsal devrimcilik” ve “tanrı sözünü” (Allah kelâmı yazmadım) duymak istemeyenleri kesip doğrayacak bir hükümdar/elçi nazarıyla da hiç düşünmediklerini zannediyorum.
Abdul Muttalib/ Ebû Tâlib ailesinde hiçbir zaman “efsâne rüzgârları” esmemiştir, “destansı hayallerin” soyut dünyasına kayılmamıştır. Akıl (dış dünyadaki olayları birbirine bağlayabilme yeteneği) ve zekâ (aklın dış dünyadaki olayları birbirine bağlama/işlem hızı) düzeyi çok yüksek olan “bebek/çocuk Muhammed”e “İbrâhimî Haniflik” inancı ve tefekkürü ile Hanifliğin “olmazsa olmaz ruhu” olan “bedensel salât/namaz ve yaşamı” bu aile içinde kazandırılmıştır.
Onların Hz. Muhammed’e bebeklik ve çocukluk döneminde kazandırmış oldukları “bilinç” ile yâni “bedensel salât/namaz ve tevhid bilgileri” ile O’nun Allah’dan kırk yaşına doğru direk aldığı Risalet/Nübüvvet ilmini hiçbir zaman eşitleyemeyiz. Fakat Muhammedî mânâdaki “salât/namaz ve tevhid” ilminden önceki “İbrâhimî salât/namaz ve tevhid bilincini” de belirginleştirmek zorundayız.
Merkezî yönetim şekillerinden krallık, diktatörlük, bir aile saltanatı, bir sınıf hâkimiyeti gibi hiçbir modele sahip olmayan Mekke şehirinde kabîle liderlerinin kabileleri adına yürüttükleri ortak bir yönetim anlayışı vardı. Yâni her kabile kendi başına bir devlet gibi, her kabile reisi de mutlak kral gibiydi. Bu yönetim ortamında zayıf kabileler anında yağmalanıyor yok ediliyordu. Her kabilenin yoksul tabakası her kabilenin zengin tabakası tarafından “ortak olarak” sömürülüyordu. Mekke’nin hukuksal yapısı kısaca böyleydi.
Abdul Muttalib ailesinde Mekke’nin “putperest dindarlığına” uymayan ama şimdilik “putperest dindarlığın hukuksal düzenine” yönelik hiçbir fiilî ve fikrî eylem ortaya koymayan “Muhammed” ismindeki “düzen dışı” delikanlının varlığının da her kabile ileri gelenleri farkındaydı. O’nun amcası Ebû Tâlib tarafından hassasiyetle İbrâhimî Haniflik inancı üzere yetiştirildiğini ve öylesine yaşayıp gidecek birisi olduğunu kabul ediyorlar hatta “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığıyla sempati duyuyorlardı.
Abdul Muttalib ve Ebû Tâlib Mekke putperestliği ile direk çatışsalardı himayelerindeki “bebek/çocuk/genç Muhammed”i ve kendi ailelerini korumaları mümkün olmazdı... yok edilirlerdi.
Mekke putperestliği ile çatışmamak şartıyla Yahudilere, Hıristiyanlara ve on-on beş kişilik bir “Hanif” topluluğuna ve her türlü din anlayışının temsil edilmesine özgürlük tanınmıştı. Aynı özgürlük Ebû Talib’in himayesindeki “Muhammed” için de geçerliydi... tâ ki “salât’ın/ namazın” “toplumu değil, kişiyi değiştirmeye yönelik” temel bir “eylem” olduğu farkedilene kadar.
Not: Hz. Muhammed a.s.’ın Nübüvvetinden önceki dönemlerini anlatırken isminin önüne ve sonuna “Hz.” ve “a.s.” eklerini koymadım. Okurlarımızdan (dileyenlerden) o ekleri kendi gönüllerinden tamamlamalarını arz ediyorum.
DEVAM EDECEK...