İnsanlar ve İnsansılar
kemal Gökdoğan

09Ağustos 2008 // kemal Gökdoğan ...

(((… Tüm yaşamımı, dünya deneni, tüm bu varlığı, tüm bu değerleri veya değersizleri, oluşumları, var olanları!! var olmak için sırada bekliyenleri düşündükçe, düşünüyorum ki... BEN KENDİMİ NEDEN BİR İNSAN GİBİ ALGILIYORUM... BEN İNSAN DEĞİLİM, OLAMAM DA... OLMADIĞIM BİR ŞEYİN TASASINI, KAYGISINI, ÇEKİYORSAM!!... Nedendir acep???... Yoksa bi çektiren mi var??? "Dünya hayatı bir oyun ve de eğlenceyse," bizle kim eğleniyor??? Ve de neden eğleniyor neden???
Ben-im diyen buyursun cevap versin.!!!! (bir OKUR’UN SORUSU) …)))


64-) Ve ma hazihil hayatüd dünya illâ lehvün ve leıb* ve inned darel ahırete lehiyel hayevan* lev kânu ya`lemun;

Şu dünya hayatı (en aşağı hayat) bir eğlence (eğlenilen bir şey kadar ciddiye al; ona dalıp kendini unutma) ve bir oyun (o halde oyunu kurallarına göre oynamalı, boşa değil?) dan başka bir şey değildir... Ahiret Yurduna gelince, işte asıl hayevan (canlılık-bilinçlilik, hayat yurdu) odur... Eğer bilselerdi. (ANKEBUT/64;B MEAL)


Hz. İsâ vaazlarında diyor ki;


“Dünyâ yaşamı bir tanışma ve buluşma yeridir. Tüm insanlar bir ekin gibidir. Allah Rasulleri de o ekinleri biçmeye gelen çiftçiler gibidir. Biz bu dünyaya ekinleri biçmeye, sapı samandan ayırmaya, iyi ve güzel olan tohumları çuvalımıza doldurup âhiret yurduna götürmeye geldik.”


Evet dünya hayatı “sonsuz yaşam birlikteliği için” insanların  birbirleri ile tanışma arenasıdır.


Allah Rasulü Muhammed Mustafa a.s. da… “İnsanlar sevdikleri ile beraberdir” diyor.


Bu beraberlik “seçimsiz olarak bize sunulan” aile, ırk, devlet, millet, ümmet beraberliği değildir. “Gönül beraberliğidir”.


Bu beraberliği oluşturacak olan unsur da “sevgidir”. Fakat her olayla “azalan/sönen sevgi” değil, her olayla “artan sevgi”dir.


Meselâ; görücü usûlü ile ve ya arkadaşlık neticesi ile evlenen çiftler nikahtan/düğünden sonra “pembe hayaller”den “çok renkli gerçekler” ortamına girerler.  “Oyun eğlence” maskesiyle dünya yaşamı tüm acımasızlığı ile onlara saldırır. Elti, görümce, kaynana, kayınpeder gibi “yeni çehreler” geline ve damada kendi “geleneklerini/değer yargılarını” kabule zorlar. Yeni evliler “hem geçim derdine” düşer hem de “senin ailenin-benim ailemin değerleri kavgasına başlar”. Evde “reis kim?” çatışması da başlar. Erkek kaba kuvvet üstünlüğünü kullanarak “reislik makamını” sürekli işgal eder. Kadın da “yüzünü asmak” silahını kullanarak ben de  varım der.

 Bunlara ve daha da gerisine kısaca “evlilik oyunu” diyelim.


Serbest iş ve ya resmî çalışma ortamlarında da “gerilim” hâkimdir.


Apartmanda, mahallede, şehirde, ülkede, siyasi düşünce boyutunda, dinler arasında, ırklar arasında, cinsiyetler arasında… her şeyde ama her şeyde bir “gerilim oyunu” vardır.


Geren kim? Ve neden “geriyor?”


Bir halk deyimi bu soruya en özet cevabı veriyor:


“Bu dünyaya pişmeye geldik, kazanda pişecek değildik ya!”


Evet ortamı geren “insan doğasındaki zıtlıklar gerçeği”dir. Bu birisinin tasarladığı bir germe sınavı ve ya EĞLENCE değildir.İnsan doğasının zıtların çarpışması ile “kendisini olgunlaştırma, erdirme, dalından koparak ahiret ortamına pişmiş olarak düşürme gerçeğidir”.


“Gerilim”in zıttı olan “uzlaşı” ise kolay yoldur… hepimiz biliriz fakat “kullanmayız”. Kullanırsak dünyamız “cennet” olur… Kullanmazsak dünyamız “cehennem” olur. “Cennetliklerin oranı bir devenin tüm tüylerine göre bir tutam (demet) kadardır” diyor Allah Rasulü. İnsanların ekseriyeti bu sırla “cehennem için yaratılmış”tır.


Sınav kavramını, birisinin yâni bir tanrının tasarımı olarak değerlendiremeyiz. Sınav… Allah sistemi gereği herşeyin zıttı ile var olması ve zıtların geriliminden doğan “enerji”nin de  dünyasal yaşam döngüsünü oluşturmasıdır.


İnsanları birbirine düşürerek geren, çarpıştıran olaylar “gerilim ve çarpışma dışı boyut”ta yaşayan          kâmil insanlara göre “bir oyun ve eğlence”den daha önemli değildir. Fakat “hiç ölmeyecekmiş gibi” dünyasal olaylar için canlarını fedâ etmeye hazır olan insanlar için ise  olaylar “oyun ve eğlence değerinde değil”, “gurur, onur, şeref, itibar, haysiyet, prensip ve  kişisel değerler” sorunudur.


“O bana şunu dedi”, “Şu bana şunu yaptı” gibi dedikodularla ve gerilimlerle dünya yaşamı cehenneme dönmeye başlar. Cehennemsel dünya ortamı da insanları pişirmeye başlar. Fakat her insan pişmez. Piştikçe çiğleşebilir de…


“Kırk yıl piştim hâlâ hamsın dediler” diyen bir “eren” bu gerçeği  ne güzel ifade ediyor.


“Kâmil insanlar gerilim ve çarpışma ortamı dışında yaşar” dedik. Fakat bu deyiş onları aile ve toplum dışında “sırça sarayda yaşıyor” anlamına sokmaz. Onlar da bu olayların içinde yaşarlar. Bizim için çok önemli görünen “önemsiz olaylar” bizi yaktıkça, onlar bizim yanmamıza üzülürler. Bizi “dünyâ cehenneminden” kurtarmak için; dinden, tasavvuftan, bilgelikten, tevhidden, mistisizmden aklımızın anlayacağı kadar bilgiler sunarlar. Bu bilgilerle “uyanabilenler” Hz. İbrâhim a.s. gibi ateşten… “oyun ve eğlence ateşi”nden kurtulurlar. “Uyanamayanlar” ise “oyun ve eğlence ateşi”ne bir de bu “yeni bilgi”den doğan “benlik” ateşini eklerler… “Ben her yönümle daha iyiyim” cehennem çukuruna düşerler.


Dünyaya “insan bedeni ve ruhu” ile doğuş yapmış olan her birey “ebediyen insan”dır. Öldükten sonra da “insan”dır. Her insan bu dünyada “birilerini sever”, “birilerini sevmez ve ya ilgisiz kalır” Her insan sonsuz yaşamda kiminle olmak istiyorsa bu yaşamda onunla ve onlarla birlikte olur. O ortamlarda bulunur. O ortamlara ulaşmaya çalışır.


Her olay birleştirici ve sevgi artırıcı moduna çevrilebilirse:


Eşler… “sonsuz sevgi” ile yeniden tanışırlar onların nikâhı Hz. Hatice’nin  ve Hz. Fatıma’nın nikahı gibi “Semâlarda… Allah ve melekler tarafından”  tekrar kıyılır. Aksi taktirde eşler dünyayı birbirine cehennem eder ve öteki dünyayı da cehennem etmemek için bir dahaki sonsuz beraberliği reddederler.


Kardeşler… yeniden “sonsuz kardeş” olur. Aksi taktirde birbirlerine en büyük düşman olurlar. Aynı karından doğmak sonsuz kardeş olmak için yeterli sebep değildir.


Ata ve evlât… yeniden “sonsuz ata ve  sonsuz evlât bağı kurar”. Aksi taktirde anne-çocuk, baba-çocuk ilişkisi orman sürülerindeki geçici “içgüdü bağı” gibi olur ve en küçük olaylarda “biter”… Ve tavşanın yavrusuna vasiyeti olan; “Yedi gününü yetirdim, yedi bıyığını bitirdim, sen bir dağa ben bir dağa, haydi uğurlar olsun” gerçeği devreye girer.

Arkadaşlıklar… yeniden “sonsuz dostluk” olur. Aksi taktirde “kısa bir macerâ arkadaşlığı” olur ve unutulur gider, fotoğraf albümlerinde kalır. Fotoğraf albümleri de en fazla, güneşin dünyayı yakıp yok edeceği sürece kadar dayanabilir, sonsuz yaşama aktarılamaz.


İlmine tabi olunan… sonsuz yaşamda da “sonsuz ilmini paylaşan” olur. Aksi taktirde daha bu dünyada “boynuz kulağı geçer” kuralınca “öğrenci” ustasını/üstadını/hocasını beğenmemeye başlar. PÜF NOKTASIndan değil daha öğreneceği SONSUZ PÜF NOKTALARINDAN ebedî mahrum kalır ve eline geçen her çömleği çatlatmaya devam eder. Ve “çömlek çatlatma üstâdı” olur.


***

Dünyâ yaşamının olaylarına esir olanlara “İNSANSI”, dünyâ yaşamının olaylarını esir alanlara ise “İNSAN” denir.


“İnsansı” olayları aşamayan olaylara takılıp kalandır. Bez bebeği ile konuşan, kavga eden, küsen, barışan minik kız gibidir.


“İnsansı”nın dünyası sevdikleriyle ve sevmedikleriyle doludur. Başka bir şeyi yoktur. Öbür dünyasında da yine sevdikleri ve sevmedikleri olacaktır…


 İnsansının sonsuz yaşamında;


“Sevdiği Tanrısı (?)” olacak ve onu cennetiNin gökyüzünde seyredecektir.


“Sevdiği peygamberi(?)” olacak ve onunla  cennetiNde yan yana köşk arkadaşlığı yapacaktır.


“Sevdiği ümmet(?)” olacak ve cennetiNde sadece onlarla görüşüp konuşacaktır.


“Sevmedikleri” ise sonsuz yaşamıNda “cehennemiNde” ya da “en alt sınıf cennetiNde” olacaktır.


“İnsansı” bu dünyada bir “uyurgezer”dir. “Aniden uyandırılamaz”… ani şokla uyandırılırsa; dengesi, rüyası, hayalleri  ve  aklı bulanıklaşabilir.


“İnsansı” sonsuz yaşam boyutunda da “uyurgezer” olarak kalacaktır. “Uyandırılamaz hükmünün keyfini yaşayacaktır”. Kendi zannında oluşturduğu “Tanrısı, peygamberi, âlimi, evliyası, dostu, üstâdı, çocuğu, eşi, hurisi, gılmanı…” ile birlikte sonsuzca “CENNETİNDE” mutlu olacaktır..


“İnsansı” olmak  “hayalî mutluluklar yumağı” olmaktır.


Hiç kimsenin bu tanımlamaya göre “İnsansı” kavramı ile Allah’ın… ruhunu ve bedenini “insan sûreti” üzere yarattığına “hayvansı” (bedensel olarak insan, ruh olarak hayvan) demek istediğini zannetmiyorum.


Tasavvuf menkîbelerinde anlatılan falanca dervişin bir insana baktığında o insanı “bir hayvan sûretinde” görmesi hikâyelerinde anlatılmak istenen nedir? Cevabı oldukça basit…


“İnsan”a bakan derviş baktığı insanın “sîretini/ruhsal şeklini” meselâ “hırs ve harama düşkünlük” sembolü “domuz” olarak görüyorsa… o derviş kendindeki “hırs ve harama düşkünlük” özelliğini baktığı insanın (herhangi bir  her insanın) aynasında seyredenlerdendir. Gördüğü sıfatlar ve sîretler kendisine aittir fakat o onları başkasının zanneder ve “keşif ehli” olduğunu zanneder. Doğrudur… keşif ehli olmuştur fakat keşfettiği her şeyin kendisi olduğunu anlayamayan “negatif kâşif”lerdendir.


“İnsansı” olmak varlığın sırrının derinliklerine düşünsel boyutta girmek istemeyen “insan”ı tanımlama sıfatıdır. Görecelidir. Meselâ Rasulullah a.s.’a göre en yüksek mertebeli bir evliya “insansı” derecesindedir. O evliyaya göre de bizler “insansı” boyutta olanlarız. Bizler de varlık hakkında “düşünmekten çekinenler”e göre ya da taktirleri gereği  bu konularda“düşünmemek” üzere yaratılmış olan çok değerli insanlara (annelerimize, babalarımıza, kardeşlerimize) göre “düşünmek isteyen insansı”lar olduğumuzu farketmeliyiz.


Yunus Emre bir “insan”dır. Yunus’un annesi-babası saf/temiz bir türkmen köylüsüdür. Yunus hiçbir zaman anne ve babasına “hayvansı” anlamında “insansı” dememiştir. Hiçbir insanın “sîretini” kedi, köpek, eşek, akrep, domuz ve benzeri şekilde “keşfetmemiştir”. Baktığı her insanı “halîfe” olarak keşfetmiştir… çünkü kendisi “gerçek bir halîfe”dir ve “karşısındakini kendisi gibi görmek” makamına yükselmiştir.


Geçmişteki ve günümüzdeki her “Kâmil İnsan”ın “insan ve insansı” kavramını insanları aşağılamak için kullanmadığından eminim.


“İnsansı” mecazından anlayabildiğim budur.


***


Tanımlanması sonsuz olan “insan”ı kendi penceremden yine anlayabildiğim kadarıyla anlatmaya çalışayım.


“İnsan” kendisindeki sonsuz potansiyeli fark eden ve o potansiyeli açığa çıkarmak sürecine girendir.


“İnsan” kendisindeki sonsuz potansiyelin sonunun olmadığını fark eden ve sonsuza kadar “Tamam ben insanlığın en son noktasına eriştim” demeyendir. Çünkü sonsuzun son noktası yoktur.


“İnsan” kendisini “BİR KÂMİL İNSAN”a göre sürekli “İNSANSI” olarak görebilen ve “O KÂMİL İNSAN”ı ebedî “ÜSTÂD” kabul edebilendir.


“İnsan”…  (((…BEN KENDİMİ NEDEN BİR İNSAN GİBİ ALGILIYORUM... BEN İNSAN DEĞİLİM, OLAMAM DA... OLMADIĞIM BİR ŞEYİN TASASINI, KAYGISINI, ÇEKİYORSAM!!... Nedendir acep???... Yoksa bir çektiren mi var??? "Dünya hayatı bir oyun ve de eğlenceyse," bizle kim eğleniyor??? Ve de neden eğleniyor neden???... (bir okurun sorusu) …))) ” diye sorabilme cesaretine sâhip olandır.


“İnsan” kendisinin ulaşmış olduğu her boyutu yetersiz gören ve bu yetersiz görmeyi Rasulullah a.s.’a göre; “BEN İNSAN DEĞİLİM, OLAMAM DA...” itirafı ile “İNSANSILIKTAN” “İNSAN” olma sürecine girmiş olandır.


“İnsan”ı ve “insan olmayı” tam anlamıyla tanımlamaktan âciziz. Sonsuzu tanımlamaktan âciziz. Kendimizi tanımlamaktan âciziz.


Hiçbir zaman tam olarak tanımlanamayan “KUDRETLİ SINIRSIZ ALLAH” gibi “ÂCİZ SINIRLI KUL” da tam tanımlanamadan “ÂMA’da/KARANLIKTA” kalmak zorundadır.


“İnsan” kendi sonsuzluğundan ürkmekte, korkmakta ve “insansılık” boyutuna kaçmak ve sığınmaktan başka çâre olmadığına inanmaktadır. Kaçamayanlar ve sığınamayanlar ise sürekli olarak “TAM İNSAN OLAMAMANIN” “tasasını ve kaygısını” artarak çekmeye mâhkûm olanlardır.


“İnsan”ın  kendi cenneTi yoktur. “İnsan” MuhammediN cenneTine misafir olacaktır.


“İnsan”ın peygamberi yoktur. Muhammed Rasul’e “ümmet olmak” ümidi vardır.


“İnsan” herhangi bir ümmete dahil değildir. “Muhammedî bilinç”lerin bilincine ulaşma gayreti vardır.


“İnsan”ın  cennet semâlarında seyredeceği bir tanrısı yoktur… hem dünyada hem de ahirette kesintisiz seyrine başladığı RABBİ vardır. “İnsan” kendisini tanımıştır, kendisini tanıyınca da “Rabbini” tanımıştır. Rabbi’ni tanıyınca da seyir başlamıştır.


“İnsan”ın “tanrısı ve  kişisel Allah”ı yoktur. “İnsan”… “Hz. Allah (c.c.)’ın” insanı ve kuludur.


“hu” rumuzlu “insan”dan gelen ve genele sorulan bu soruya kendi adıma “açık ve net” bir yanıt veremediğim için ve konuyu çok farklı boyutlara saptırarak anlattığım için üzgünüm.


“Şâirler Sultanı” Necip Fazıl’ın “SAKARYA TÜRKÜSÜ”nden bir bölüm alarak bazı sorulara bazı cevaplar bulabileceğimizi ümit ediyorum.



Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.
Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!


İnsan üçbeş damla kan, ırmak üçbeş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?


Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya, saf çocuğu, masum Anadolu'nun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!


Sen ve Ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!


Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, son Peygamber kılavuz!
Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..
(Necip Fazıl KISAKÜREK)