(B Gerçeği İle) Kainat Kitabını OKU!



21 / Mart / 2009  // Saim yusuf... //
Zahir konusu sanıldığından, işlendiğinden çok daha önemli bir konudur. Belki de din gerçeğini kabullenmeyi sağlayacak en büyük güçtür. Tabiatçılık, doğacılık, maddecilik diye dışlanarak sanki inkar edilmesi, yok sayılması, bir sorun gibi karşımıza alınması, kendi silahımızla kendimizi vurmaktan başka neye yarar?! ALLAH’ın “ayetlerim” diyerek, akletmemiz, düşünmemiz, tefekkür etmemiz için önümüze serdiği kainatı(arz, semalar ve içindekileri) “maddedir” diye elimizin tersiyle iter, aslında kendimizi gerçekle aramızdaki en büyük bağ olan Zahirden mahrum ederiz. Ve bu silahı karşı görüşlerine altın tepsiler içinde sunarız, gerçeğin işaretlerini onların eline veririz. Yani kendimiz eder, kendimiz buluruz.

“B Gerçeği” Zahir olan kendi gerçeğimize işaret eder. ALLAH’ın “sen” adı altında Zahir oluşuna, “sen” adı altında yaşayışına işaret eder. Sen “gözüm, dilim, elim, bacağım…” dersin; O; “kulum beni tanıdıkça gören gözünün, söyleyen dilinin, tutan elinin, yürüyen ayağının ben olduğumu anlar” der. Yani mesele; FARK edebilmek ve gereğini yaşamaktadır. Senden de “ben” diyen gerçekte, “sen ve O” şeklinde ikincin olmayacak bir şekilde O’dur. Bu gerçeği bilende “ben mi, O mu; ben mi yaptım, O mu yaptı, kim yazdı, kim yaptı; kim fail, kim fiil”?” gibi sorular kalmaz, ikilik biter, TEKlik yaşanır, BİRliğe erilir.

“B Gerçeği”ne eren zannındaki kendisinin dışında ikinci bir varlık olan tanrı(bu inanışındakine ALLAH ismini etiketlemesi bir şeyi değiştirmez) inanışından arınır. Böylelikle işlerini ikinciye havale etme huyundan vaz geçer ve sorumluluklarını yüklenir. “B Gerçeği” gereği anlar ki; kendi bir şeyler yapmadan değişecek bir şey yoktur. İş başa düşmüştür, çalışma zamanıdır. İşlerini havale edebileceği bir merci yoktur, çünkü ALLAH Zahiren kendisinden/kendisi olarak işlemektedir/işleyecektir.”B Gerçeği”ni bilen; yaptıklarının neticesine ereceğini, kendisinden çıkanların karşılığını elde edeceğini, yapmadığının getirisini elde edemeyeceğini, elleriyle kazandıklarına kavuşacağını artık bilir ve çalışır.


BAKARA SURESİ

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM


1-) Elif, Lâââm, Miiiym;
Eliyf, Lâm, Miym.

2-) Zalikel Kitab’u lâ raybe fiyh, hüden lil müttekıyn;
işte O (yani, Hakkani Vücud) KİTAB (ı; OKUnması gereken), kendisinde şüphe-kuşku olmayan (Hakk olduğu şüphe götürmeyen) dır... HÜDA (hidayet kaynağı, gerçeği gösterici, rehber) dır O, muttakıyler (korunmak isteyenler, korunanlar) için.

3-) Elleziyne yu`minune Bil ğaybi ve yukıymunas salate ve mimma rezaknahüm yünfikun;
Ki onlar “B”il-Gayb’a (B sırrınca ğayblarına) iman edenler (arınanlar) ve salat’ı/namaz’ı ikame edenlerdir... Ve kendilerine rızk olarak verdiklerimizden infak ederler (Allah yolunda, Allah adına sarfederler).

4-) Velleziyne yu`minune Bi ma ünzile ileyKE ve ma ünzile min kabliK (E) * ve Bil ahıreti hüm yukınun;
Ve dahi onlar sana inzal olunana da senden önce inzal olunana da (B sırrıyla) iman edenlerdir... Ve onlar ahiret boyutuna da (B sırrınca) ikan halindedirler.

5-) Ülaike alâ hüden min Rabbihim ve ülaike hümül muflihun;
İşte onlar rabblerinden olan bir HUDA (hidayet) üzerindedirler ve işte onlar muflihun’dur (hakiki kurtuluşa erenlerdir).
 
 

OKUmak fırsat : kENDİNİ Tanımak için...
B GERÇEĞİYLE YORUM:

Ki onlar; yani korunmak isteyenler, yani kendisinde şüphe-kuşku olmayan kainat kitabını OKU’yan, kainat kitabından OKU’duklarıyla korunma yoluna gidip hidayeti, kurtuluşu bulanlar… Kendisinde şüphe-kuşku olmayan; yani herkese ZAHİR olan/olabilen kainat kitabını OKU’yanlar (kainat kitabından gerçek varlıklarının bir başlangıcının olmadığını fark ederek, varlıklarının da bir sonu olmayacağı kesin bilgisine ulaşanlar) hidayete/kurtuluşa/sonsuz var olacakları bilgisine kavuşmuş, öldükten sonra yok olacağı zannından arınmış, korunmuş, bu şüphesiz-kuşkusuz kesin bilgiyle kavileşmiş sağlamcılar(takva), imanlarını bu sağlam bilgi üzerine kurarlar. Akla, tefekküre dayanmayan zannı, vehmi, hayali boş inanışları imanları haline getirmezler.

Evet; 2. ayet Zahir olan üzerine(kendisinde şüphe-kuşku olmayan herkes tarafından algılanabilen kainat kitabıdır) açıklama getiriyor, gerçek korumanın ve hidayetin Zahir üzerinden OKU’ma ile sağlanacağı vurgulanıyor. Yani gerçek korunma ve hidayet ancak bize “Zahir olanlar, kainattan edindiğimiz bilgiler üzerinden” elde edilebileceği mesajı verilmek isteniyor.Ve bu ayeti “ki onlar “B”il Gayb’a iman edenler…” ifadesi ile başlayan 3. ayet takip ediyor. Bu ifadeyi “ki onlar gayblarına iman ederler…” şeklinde çevirip yorumladığımızda, bu ayetin 2. ayetle bağlantısını koparmış oluruz. Çünkü 2. ayet Zahire vurgu yaparken, bu ayette Gayb’a vurgu yapılmış olunur. 5. ayet de dahil hep korunmak isteyenlerin halleri açıklanmaktadır. 2. ayete Zahiri mana ile giriş yapılmakta, diğer ayetlerle de bu giriş genişletilmeye çalışılmaktadır.

Normal bir kompozisyon yazısın da dahi giriş; gelişme bölümü ile geliştirilir. Kaldı ki ALLAH’ın sözü birbirinden kopuk olamaz, ayetler arasında bir bütünlük,  geliştirme vardır, ayetler arasındaki bağı göremeyen ayetleri birbirinden kopukmuş gibi değerlendirir. Bu gerçeği fark edemeyen Kur’an’ı bir konuyu bitirmeden, konudan konuya atlayan dağınık bilgiler kitabıymış gibi görür. 2. ayette Zahir üzerine bilgi verirken, hemen peşindeki 3. ayette birden Gayb üzerine bilgi veriliyor sanır. Çünkü Gayb’ın başındaki “B Gerçeği”ni görmezden gelir, çünkü “B Gerçeği”ni kendi Zahirine yormaz. Yunusun “ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” sözünü “B Gerçeği”nin dillenişi olarak değerlendirmez. Ve “B” gördüğü yeri Yunus gibi(Zahir olan olarak) düşünmez. Halbuki böyle düşünse zannındaki tanrısından kurtulacaktır. ALLAH her şeyde/her şeyin hakikati olarak ZAHİR olabiliyorsa tanrı mı kalır ortada, kalmaz! İkilik mi kalır ortada, kalmaz!

Sen; “ben Gayb’a iman ediyorum” dersen; ben de sana “Gayb’den ne gördün de, inandın ve iman ettin” diye sorarım. Ve sendeki bu imanın taklidi, ezber, kanıtsız, şehadetsiz bir iman olduğuna hükmedilir. Çünkü; tahkiki iman şehadet/şahit olma(Eşhedü...) ister, kanıt ister, Zahirden destek ister, akıl erdirmek ister, akıl ister. Öncelikle şunu belirtelim; kimse “Mutlak Gayb”a iman edemez, çünkü Gayb Zahirimiz olmadıkça şahit olunamaz. İsmi üstünde Gayb; bilinmeyen, bundan dolayı algılanmayan, dolayısıyla akıl yürütülmeyen, şahit olunmayan ve neticede iman edilmeyendir. Gayb olan ne zaman ki Zahir olur, Zahirin olur, Gayblıktan çıkar senin için Zahir olur, o zaman yine de sen Gayb’a değil, Gayb’ken Zahirin olana, yani Zahirine iman etmiş olursun. Yani kimse hiçbir zaman Zahir olmayacak Mutlak Gayb’a iman edemez. Zahir olana iman edilir, çünkü Zahir algılanır, Zahire şahit olunabilinir. Bundan dolayı Kur’an’da tefekkür edelim diye, akledelim diye anlayacağımız dilden konuşulmuş, Zahir olanlar(arz, sema, güneş, ay, dağlar…) bize ayet olarak sunulmuştur.

O halde; “B”il Gayb’a iman edenler…” ifadesi “gayblerine iman edenler” diye değil; “Gayblerinden kendilerine Zahir olana iman edenler, şu an kendilerine Gayb’ken Zahiri olmuşlara ve olacaklara iman edenler” diye çevrilerek yorumlanması gerekir. Aksi halde iman bir kuru laf etmek olur, ve herkes herkesi her konuda bu mantıkla inandırabilir. Nasılsa Gayb, bilinmeyen üzerine konuşulacaktır; atmak serbesttir, sonu da ALLAH’a bağlanırsa kandırılamayacak insan kalmaz. “B”il Gayb’a iman edenler…”; “önceden Zahiri iken şu an kendilerine Gayb olmuş, şu an Gaybken sonradan Zahiri olacaklara iman edenler” ifadesinde bir müjde vardır. “Şu an senden bunlar Zahir olmaktadır, ama daha senden Zahir olmamışlar da vardır ve senden Zahir olacakların sonu yoktur, sonsuza kadar senden Zahir olunacaktır, her Zahir olan sonrakinin tetikleyicisidir, çünkü şu Gayb’ın olan geçmişe dönük de beden öncesi varlığında da başlangıçsız olarak sana hep Zahir olunmuştu” mesajı vardır. Yani sonsuz bir yaşamın müjdesi vardır. Sana Gayb olan sonsuz sonraki anların, sırası geldiğinde senin Zahirin olacaktır. Gayb’ın başındaki “B Gerçeği” olayı kendi varlığında aramana yönlendirir, “B”den sonraki ifadeyi dışındaki, ikinci bir varlığa havale etmemen gerekir, hakikati kendinde araman gerekir.

“B Gerçeği” ile; ALLAH senle, senin anlayacağın dilden, senin dünyandan, Zahirinden, Zahirin üzerine konuşuyor ve “Zahirlerin bitmeyecek, sonsuza kadar var olacaksın, çünkü gerçek varlığının sen hatırlamasan da, sana şu an Gayb’ın olsa da başlangıcı yok, sen her zaman bir şekilde vardın, sonsuza kadar da bir şekilde var olmaya devam edeceksin” müjdesi veriyor. ALLAH  kulundan Mutlak Gayb’a iman etmesini yani inanmasını istemiyor, çünkü böyle iman olmaz. Daima akletmeye, tefekkürü teşvik eden, Zahirden(Arz, sema ve içindekiler) ayetler veren ALLAH bilinmeyene şahit olun, şahit olarak hakiki manada iman edin demez.  ALLAH sırf Gayb olanı bilmeyeceğimizi, bilmediğimiz için şahit olamayacağımızı, şahit olamadığımız için iman edemeyeceğimizi bilir, ama biz nedense Gayb’a iman edemeyeceğimizi bilemiyoruz. ALLAH Gayb’a değil; “Bil Gayb’a” iman edin, diyor.

ALLAH “amenu Billahi” ile de “B Gerçeği kapsamında ALLAH’a iman edin” der. Yani “ALLAH’a Zahiriniz olanlar ile, başı ve sonu olmayanın Zahiriniz olduğuna iman edin” diyerek yine sonsuz hayat müjdesi verir. Bu hakiki iman da akıl gerektirir, tefekkür gerektirir, düşünmek gerektirir, kainat kitabını OKU’mak gerektirir. Mutlak manasıyla ALLAH’a iman edemezsin, şahit olamazsın, Zahirindeki kadarıyla, Zahirden algıladıkların üzerinden gerçekçi bir hal ile, aklını kullanarak sağlam bir inanç oluşturursun. Bunu bilen ALLAH bundan dolayı; ALLAH’a iman edin(amenu ALLAHİ) demez, “B Gerçeği” ile Zahirinizden/kainat kitabından algıladığınız, aklınızın yettiği kadarıyla, kendinizde arayarak, bularak, açığa çıkararak, Zahiriniz olan  ALLAH’a iman edin(amenu “B”illahi), şahit olun” der. Çünkü ALLAH kimseye kapasitesinin üstünde aklının kaldıramayacağı iman yükü yüklemez, bunu yüklenen ise aklından olur. “Amenu Billahi”
“B Gerçeği ile ALLAH’a iman” etmenin anlamı; “kendimdeki ALLAH’a ait özellikler Zahirim olarak açığa çıkmaktadır/çıkarıyorum/çıkaracağım” demektir. İman boş bir laf değil.

ALLAH “Gayb’a iman edin” demek istemiyor, “Gayb’den) kendinize Zahir olunacağına, yani Zahir oluşlarınızın sonunun gelmeyeceğine iman edin” demek istiyor. Bundan dolayı Gayb’ın başına “B Gerçeği”ni koyuyor. İnsan için en düşündürücü konu “ölümden sonra hayat var mı?” sorusu. Kafirler ölümden sonra hayatın devam edeceğine inanmıyorlar. Burada “Bil Gayb”a ile Zahirlerimizin sonunun gelmeyeceğinin, sonsuz hayatın müjdesini veriyor. Bizi bilemediğimiz Gayb’a ezberi iman ettirme gibi gereksiz bir çaba değil; Zahirlerimizin devam edeceğine iman etme konusunda gerçekçi ve gerekli bir çaba sergileniyor. Ve bunu kainat kitabından OKU’yarak, aklederek, tefekkür ederek iman etmemiz isteniyor. Hakiki iman kuru bir laf değil.

Sonraki anlarımız da şu anımıza göre Gayb hükmündedir. Ve baştaki “B” gerçeği de Zahir olarak bizden bahsedildiğini, bizim Zahirimizle ilgili bilgiden bahsedildiği işaretini verir. ALLAH ezberden konuşmaz, boşa konuşmaz, bize bizden, Zahirimizden, Zahirden konuşur. Rasul ezberden konuşmaz, boşa konuşmaz, kendisine Zahir olanları anlatır. “Ben de sizin gibi bir beşerim” diyerek “sizin anladığınız Zahir üzerine konuşuyorum” demek ister. Ama onu dinleyen kafirler/örtücüler kendilerini öyle hayalle, zanla örtmüşlerdir ki, Rasulün apaçık olan Zahir dilinden anlamaz, ya da menfaatleri gereği anlamazlıktan gelirler. ALLAH da Rasulü için “içinizden (Zahirinizden) bir Rasul” diyerek tanrı zannından arındırmak ister.

“….ve salat’ı/namaz’ı ikame edenlerdir...” Salatı yani yönelişi  ikame ederler/kaim kılarlar. Yani kaim olana/ayakta olana, sağlam olana yönelirler. Hayallerindekine, zanlarındakine, gizli olana, bilinmeyene değil; kendilerine apaçık olana, ortada olana, varlığı ayakta olana, varlığı sağlam olana, algılanabilene, şahit olunana, akıl erdirilebilene, gerçeğe, Zahir olana yönelirler. Çünkü Zahir ile vardırlar, varlıkları Zahir ile ayaktadır, Zahir olan varlıkları sağlam kanıtlarıdır, şehadetleridir, yönelişleri bunadır, hevalarına, zanlarına değil. Kaim olana yönelirler; kaim olandan destek alırlar.Salat bir manası ile “desteklemek” demektir. Zahir olan varlıkları onların en kaim/sağlam destekleridir. Rasule salat, Rasulün eriştiği bilgiye yönelerek, o bilgiyi destek edinmek demektir. Senin Rasule destek olman değil,  senin Rasulün bilgisinden destek alman, Rasulün bilgisine yönelmen söz konusudur salat ile,ki sonucunda Selam haline kavuşasın. SalatuSelamın manası budur, yoksa ne ALLAH’ın ne de Rasulün senin desteğine, ve Selamına ihtiyacı yoktur. Hidayete, Selama kavuşmuş olanın(Rasulün) desteğe ihtiyacı olmaz. Rasule gerekli desteği varlığında/beyninde Zahir olan ALLAH(manası) ve melekler(meleki kuvveler) vermiştir.

Ve yine Rasule Gayb’ından Zahir olanlar bizimkine benzemez. Çünkü o muhteşem bir beyne, üstün bir akıla, sahip olarak, sıkma denen hadise sonucu perdeleri açılmış, Zahiri genişletilmiştir. Bundan dolayı geçmiş Rasullerin yaşadıkları olaylara Zahiren şahit olmuştur, bundan dolayı gelecekte, ölüm ötesinde yaşanacak olaylara Zahiren muttali olmuştur. Vahiy Rasule sadece bir söz aktarımı değil yaşanmış ya da yaşanacak olayın Zahiren gösterilmesidir. Bundan dolayı vahiy süreci genelde terleme, titreme… gibi şiddetli bir sıkıntı içinde geçmiştir. Yani ALLAH O’na da Zahiren yönelmiştir, geçmiş ve geleceği Zahiren göstermiştir, vahiy lafla değil, Zahir olmuşlara/Zahir olacaklara şahit olunarak gerçekleşmiştir.ALLAH sadece Rasulere geçmişe ve geleceğe dönük bu Gayb haberlerini Zahir eder. Çünkü ALLAH Rasulleri ancak çok yüksek kapasiteyle, beyin gücüyle, üstün akılla yaratmıştır ve bu üstün yapıdaki varlıklara bu Gayb haberler Zahir olur. Ve Rasullere Zahir olan bu Gayb’i haller asla diğer insanlara Zahir olamaz, çünkü bizler o üstün yapıda insanlar değiliz. Bizim Gayb’ımız bize hayatımızdan Zahir olan/olacaklar ile sınırlı olduğu halde; Rasullere Gayb’ı geçmiş ve geleceği içine alır şekilde geniş olup, dilenilen başka insanların hayatlarının da kendilerine Zahir olmasıdır. Aradaki farkın sebebi onların Rahmete ermişliği, yani o yapıyla yaratılmaları dolayısıyladır.

“Bil Gayb’a iman edenler” kendilerine zahir olan kainat kitabını OKU’rlar. Bu ifadeyi Zahirlerinde ararlar. Gayb’larından kendilerine Zahir olmuşlara/olanlara iman ederler, Zahir olmalarının, var olmalarının sonunun gelmeyeceğine, sonsuz bir hayat içinde daima Zahir olacaklarına iman ederler. Bunu kainat kitabından nasıl OKU’rlar? İnsanın yaratılışını düşünerek, Zahir olan varlıklarından geriye doğru düşünsel yolculuk yaparlar ve daima kendilerinin kainat içinde bir şekilde var olduğunu fark ederler. Madde içindeki bu yolculukları, bedenin dünyasından, spermin dünyasından geçer, kainatın içinde devam eder ve kainatta daima değişik şekillerde var olduklarını fark ederler. Bu kainatın da başka bir yapıdan var olduğunu, kendilerinin de o yapı içinde bir şekilde var olduklarının bilincine varırlar. Kendilerine bir başlangıç göremediklerinden, bir son da düşünemezler, yoktan var olunmayacağını, var olanında yok olmayacağını OKU’rlar.

İnsan olarak doğumdan önceki kainat içinde bir şekilde Zahir oldukları bilinciyle, kendilerine şu an Gayb olan kainat içindeki insani bedenle doğum öncesi varlıklarıyla da Zahiren var olduklarına aklen inanırlar. Varlıklarının değişik şekillerde var olmaya devam ettiği bu yaratılış sistemini OKU’yanlar, sonraki anlarda da, gelecekte Zahirleri olacak ve şu an kendilerine Gayb olan ölüm ötesinde de bir şekilde var olacaklarına aklen inanırlar. Çünkü onlar her zaman bir şekilde var olmuşlardır, o halde bundan sonra da bir şekilde var olacaklardır, onlar gerçek varlıklarıyla aslında hiçbir zaman yokluk tatmamışlardır, her zaman var olmuşlardır. “Bil Gayb”ı kainat kitabından; beden öncesi var oldukları ve beden sonrası da var olacakları gerçeğini aklen böyle OKU’rlar ve zanna değil, bu gerçeğe inanırlar. İşte kainat kitabından OKU’nan bu BİLGİ; kendisinde şüphe-kuşku olmayandır. Onlar kavi/sağlam(takva)  olana sarılırlar ve böylelikle onunla korunurlar, gerçeği rehber almış olarak hidayet üzere yaşarlar. İman şüphe-kuşku kabul etmez, iman inanılan hakkında kesin bilgi, kanıt, şehadet ister. Şüphe ve kuşkular bilgi ile giderilir, bilgisiz imanın şüphe-kuşkuya düşmesi kaçınılmazdır.

.“Ve kendilerine rızk olarak verdiklerimizden infak ederler (Allah yolunda, Allah adına sarfederler).” Sonsuza kadar değişik şekillerde var olacakları kesin bilgisiyle yaşadıklarından, geçici dünya malını yığmazlar, toplamazlar, o malları varlıklarının sebebi, garantisi ve devamı olarak görmezler, ihtiyaç sahiplerine infak ederler, çünkü onlar her zaman var olmaya devam edeceklerini kesin olarak sağlam bilgiyle bilirler.

“Ve dahi onlar iman ederler.” Neye? “Bi ma ünzile ileyKE!”. “B Gerçeği” ile sana nazil olana. Yani sana, senin kendi hayatından, kendi varlığını baz alarak ulaştığın bilgilere iman ederler. Sana inzal olana ifadesinin başındaki “B Gerçeği” bu nazil olan, Zahir olan bilgiye kendi dünyasından, kendi varlığını baz alarak ulaştığının işaretini verir. “ve ma ünzile min kabliK (E)”/“ve senden önce inzal olunana” ifadesinin başında “B Gerçeği” yok. Öyleyse baz olan hayatlar başkasının hayatlarıdır, “B Gerçeği” sonrasında gelen ifadenin kendini(bu ayette bahis konusu kişi Hz. Muhammed (as) dır.) baz alarak, kendine yönelterek değerlendirme gerektirirken, “B Gerçeği” yoksa kendi dışındakilerin de baz alınacağı(bu ayette diğer Rasullerin yaşadıkları olaylar, bu olayların Hz. Muhammed’e Zahiren gösterilmesi) işareti verilmek istenmektedir.

Bakara Suresinin 2. ayetindeki “Bil Gayb” ifadesindeki “B Gerçeği” OKU’yanın; bu ifadeyi kendine yorumlaması, kendini baz alması,  kendisi, varlığı, yaşantısı içinde aranması gerekene işaret eder. Bu ifade o halde; şu an için kendisine Gayb olan; bedenin doğumu öncesi(o zaman Zahiriydi) ve bedenin ölümü sonrası(o zaman Zahiri olacak) varlığı hakkında bilgi vermekte, Zahirinin bir başlangıcı ve sonunun olmayacağı mesajı vermektedir. Yani “B Gerçeği”nden sonraki ifadeyi kişi kendisine, hayatına, varlığına yönelterek OKU’yacaktır.

Al-u İmran Suresi 179. ayette ise; Gayb ifadesinin başında “B Gerçeği” yok.O halde buradaki Gayb geçmişte yaşananların/yaşamışların ve gelecekte yaşanacakların/yaşayacakların diğer insanların hayatlarından kesitlerin Rasuller dışındakilere Zahiren gösterilmeyeceği, Rasuller dışındakilerin bu Gayb’ı bilgileri göremeyecekleri gerçeği açıklanmaktadır. ALLAH’ın Rahmeti sonucu üstün yapı, üstün akıl, üstün özelliklere sahip, perdeleri kalkmış, beyin algılama seviyeleri yükselmiş Rasuller geçmişe ve geleceğe dönük kendi dışında olanların da hayatlarından bazı kesitlere şahit olmuşlar, Zahiren yaşananları görmüşlerdir.

(Al-u İmran Suresi 179-) Ma kânAllahu li yezeral mu’miniyne alâ ma entüm aleyhi hatta yemiyzel habiyse minettayyib* ve ma kânAllahu liyutliaküm alel ğaybi ve lakinnAllahe yectebiy min RusuliHİ men yeşau, feaminu Billahi ve rusuliHİ, ve in tu`minu ve tetteku feleküm ecrun azîym;

Allah mü’minleri, şu üzerinde bulunduğunuz (zahiri) hal üzere bırakacak değildir... Hatta habis’i (şakiyi) tayyib’ten (saidden) ayıracaktır... Allah sizi gayba muttali kılacak da değildir... Fakat Allah Rasûllerinden dilediğini ictiba eder (seçer de ğayb’dan nice sırlara muttali kılar)... (O halde B sırrıyla) Allah’a ve O’nun Rasûllerine iman edin... İman eder ve takva üzere korunursanız, size aziym ecir vardır.)

Örneğin Fatiha Suresinin 1. ayeti de olan Besmeledeki; RahmanirRahiym’i besmelenin başındaki “B Gerçeği” dolayısıyla kendimizde olan, kendimizden açığa çıkan ya da açığa çıkarmamız gereken RahmanirRahiym özelliği olarak değerlendirmek; Fatiha suresinin 3. ayetindeki RahmanirRahiymi kendinin dışındakilerde de OKU’nması gerekliliği şeklinde değerlendirmek gerekir. Yani “B Gerçeği” kendisinden sonra gelenin kendimizde, varlığımızda, yaşantımızda aranması, gözlenmesi, yaşanması gerekliliğine işaret eder. Bundan dolayı “B Gerçeği” olan yer bizle, Zahirimizle ilgilidir, iş başa düşmüştür, bir şeyler yapmamız gerekir, işi bir yerlere havale etmememiz gerekir. “B Gerçeği” olan yerde oluş bizden açığa çıkacaktır/çıkmaktadır/çıkmalıdır. “B Gerçeği” olmayan yerlerde ise; oluş benim dışımda da ama kainatın içinde bir zamanda bir mahalden açığa çıkmaktadır/çıkacaktır/çıkmalıdır. Çünkü ikinci bir varlık şeklinde dışımızda ya da içimizde  bir tanrı yok, ALLAH “B Gerçeği” ile biz(“B”iz) olarak Zahir olmaktadır. Ve “B Gerçeği” ALLAH’ın Zahir olduğu bizim varlığımıza işaret etmektedir, B Gerçeği ile başlayan ifadeyi kendimizde arayalım, işaret bizedir.
“Ve onlar ahiret boyutuna da (B sırrınca) ikan halindedirler.”

Ve onlar, kainat kitabını OKU’yanlar, varlıkta kendilerine bir başlangıç biçemediklerinden, bir son da düşünemezler, AHİR/sonraki ANlarına ikan halindedirler. Sonsuza kadar var olacaklarına kesin(şüphe-kuşku olmayan kavi) bir inançı oluşturan sağlam bir akıl ile ikna/ikan(kanıtı olan şahit misali) olmuşlardır.” Bil ahıreti” sonraki anlarda/sonsuza kadar varlıklarının Zahir olacaklarına dair kainat kitabından OKU’dukları kesin sağlam bilgi onların gerçeğidir. Onların imanı sıradan, taklidi bir iman olmayıp, ikan seviyesinde, sağlam akla, kanıtlı şahadete, apaçık olana yönelişe dayalı kavi/sapasağlam olan hakiki iman halidir. O halde kainat kitabından OKU’nmadan, Zahirden kanıt bulunmadan, akıl ile şahit olunmadan oluşturulmuş iman; taklidi, ezberi, temeli zayıf bir imandır.

“İşte onlar rabblerinden olan bir HUDA (hidayet) üzerindedirler ve işte onlar muflihun’dur (hakiki kurtuluşa erenlerdir).” Rabden dememiş, Rablerinden demiş. Rablerinden ifadesi bizim varlığımızın önceliksiz oluşuna işaret eder. Çünkü İnsan olarak Rab özelliğinin bende işlevi farklı, spermin dünyasındayken Rab işlevi farklı, kainatın içinde geçirdiğim dünyalardaki varlıklarımda işleyen Rab işlevleri farklıdır. Rablerinden ifadesi tüm bu dünyalarda var olan varlıklarımı(ya da gerçek varlığımın geçtiği dünyalar) var eden Rab işlevlerinin toplamına işaret eder. Ne Rablerin(Rab işlevlerinin) ne de benim varlıklarımın(ya da gerçek varlığımın dönüştüğü haller) sayısı belli değil.

(Reenkarnasyonu kastetmiyoruz; kainat içindeki, tabiattaki varlığımın bir tür evrimleşme sürecini kastediyoruz. Bu varlığım babanın yapısına geçtiğinde ondan, annenin yapısına geçtiğinde ondanşekillenmiş. “Her an her zamana seslenen” Kur’an da insanın değişik evrelerinden; toprak, sperm, beden… evrelerinden bahseder. Her insan buna tabidir. Yani ben tabiatta iken baba bedeninde spermin dünyasına, anne bedeninde hücrenin, akabinde bedenin dünyasına giriyorum.Herkes bulunduğu zaman içinde bu Rabbani işleve tabi. O halde kainatın dışında bir Rab arayışı tanrı zannı oluşturmaktır. Rab kainatta bu şekilde işler. Sadece Adem değil, her insan bulunduğu zaman içinde topraktan yaratılır, yani tabiattadır, oradan babaya, ondan, anneye, ondan da dünyaya doğar.)

Gerçek hidayet varlığının, var olmanın hidayet bulmasıdır, yani varlığının devamıdır, insan için de özellikle ölüme yaklaştığında en büyük soru, “öldükten sonra var olacak mıyım?” sorusudur. Şimdi ezbere takliden “evet” diye verilir cevaplar, ölüm yaklaştığında soru daha ciddileşmekte, kişi sağlam bir bilgiyle cevap bulma ihtiyacına girmektedir. Çünkü iş ciddiye binmiş, temelsiz iman iyice zayıflamış, akıldan destek arar olmuş, sağlam kanıt ister olmuş, ikna olmak gerekli olmuştur. Din denen karşılığını alma sistemi, dengeyi kurma sistemi gereği her fiil, her söz, her düşünce Zahiri tetikleyip, Zahir olmaktadır/olacaktır. Kişi kendindeki “B Gerçeği” ile, kainat kitabını OKU’masıyla sonsuz bir hayatın kendisini beklediğine, iyiye iyilikle, kötüye kötülükle karşılığını alacağı, karşıya ne yansıtırsa onun kendisine döneceği bilgisine ulaşabilir. Ama ölüm ötesi yaşayışın nasıllığı, ayrıntısı, içeriği, korunma yolları konusunda Rasullere iman etmek zorundadır, çünkü onlar dışında kimseye ölüm ötesi yaşananlar Zahir olmamıştır.

ayetleri eklendi

HAC SÛRESİ

5-) Ya eyyühenNasu in küntüm fiy raybin minel ba`si feinna haleknaküm min turabin sümme min nutfetin sümme min alekatin sümme min mudğatin muhallekatin ve ğayri muhallekatin linübeyyine leküm* ve nukirru fiyl’erhami ma neşau ila ecelin müsemmen sümme nuhricüküm tıflen sümme liteblüğu eşüddeküm* ve minküm men yeteveffa ve minküm men yüreddü ila erzelil umüri likeyla ya`leme min ba`di ılmin şey`a* ve teral’Arda hamideten feiza enzelna aleyhel maehtezzet ve rabet ve enbetet min külli zevcin behiyc;

Ey insanlar!.. Eğer ba’s’dan (ruhani dirilişten) şüphe içinde iseniz, (bilin ki) doğrusu biz sizi bir topraktan, sonra bir nutfe (su, sperm)’den, sonra bir alaka (donmuş kan, genetik yapı, embriyo)’dan, sonra muhalleka (şekli-yapısı-azaları belli, fiziksel hılkatı tam) ve gayrı muhalleka (belirsiz) bir mudğa’dan (bir çiğnem et’ten) yarattık, ki (nefh-i ruh ile) size açık seçik beyan edelim... Dilediğimizi muayyen bir ecel’e kadar rahimlerde tutarız, sonra sizi bir tıfl (çocuk; seyr-i süluk geçirmemiş) olarak çıkarırız, sonra kemale erme çağınıza (bulüğ çağı ve sonrasına?) ulaşmanız için (gerekeni sağlarız)... Sizden kiminiz vefat ettirilir ve sizden bazınız da ilimden (bilmekten) sonra bir şey bilmesin (akletmesin) diye erzel-i ömür’e (ömrün en rezil, en aşağı, en aciz çağına) reddolunur... Arz’ı, hamide (hayat olmayan, hiç bir şey bitmeyen, ölü olarak) görürsün... Fakat biz onun üzerine o suyu (ilmi) inzal ettiğimizde, titrer/harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten nebat bitirir.

RÛM SÛRESİ

20-) Ve min ayatiHİ en halekaküm min türabin sümme iza entüm beşerun tenteşirun;

O’nun ayetlerindendir, sizi turab (toprak) dan yaratması... Sonra, birden siz intişar eden (yayılan) bir beşer oldunuz.

FÂTIR SÛRESİ

11-) VAllahu halekaküm min türabin sümme min nutfetin sümme cealeküm ezvaca* ve ma tahmilu min ünsa ve la tedau illâ Bi ılmiHİ, ve ma yuammeru min müammerin ve la yünkasu min umurihi illâ fiy Kitab* inne zâlike alellahi yesiyr;

Allah sizi bir topraktan, sonra bir nutfeden yarattı; sonra sizi eşler/çiftler kıldı... O’nun ilmi dışında hiçbir dişi (nefs) ne hamile kalır ve ne de doğurur... Bir muammer (ömür süren) in ömürlenmesi de onun ömründen noksanlaştırılması da illa bir kitab’ta (onun levh-i mahfuzu’nda yazılı) dır... Muhakkak ki bu Allah üzerine çok kolaydır.

MU’MİN SÛRESİ

67-) HUvelleziy halekaküm min türabin sümme min nutfetin sümme min alekatin sümme yuhricüküm tıflen sümme liteblüğu eşüddeküm sümme litekûnu şüyuha* ve minküm men yüteveffa min kablü ve liteblüğu ecelen müsemmen ve lealleküm ta`kılun;

O, odur ki, sizi bir topraktan, sonra bir nutfe (su, sperm)’den, sonra bir alaka (donmuş kan, genetik yapı, embriyo)’dan yarattı... Sonar sizi bir tıfl (çocuk) olarak çıkarır; sonra eşüddenize (bulüğ/kemale erme çağınıza) ulaşmanız, sonra şeyhler (ruhani olgunluk sahibi) olmanız için (yaşatıyor)... Sizden kimi de daha önce vefat ettiriliyor... (Bunların oluşu) bir ecel-i müsemma’ya ulaşmanız ve akletmeniz içindir.