KALBLER YUMUŞARKEN
10. Kasım. 2008 // Rufeyde Jale HEKİMOĞLU  //...
  
 

 
Mehmet Doğramacı
  İnsanı diğer terkiplerden farklı kılan, akıl sahibi olması, düşünebilme kapasitesi ve idrak gücü ile tefekkür kabiliyetidir.

            Akıl bu kadar önemli olmasına karşın, bir yere kadar taşır insanı. Öyle olaylar yaşanır ki insan hayatında; işin içinden nasıl çıkılacağı kestirilemez, hatta yolun sonu görülemez olur ve kilitlenir kalınır . İşte bu hali yaşayan insan; o bela sandığı pencereyi ve o pencereden seslenen Rasul boyutunu fark ettiği AN, neye olduğunu henüz bilemediği bir teslimiyet ve sükuttadır.  Bu arada farkında olmadan alıcıları açılmıştır. Yaşadığı olayın vehametinden ziyade, o ışık gördüğü pencereden sesleneni (mehdi-ilim) anlattıklarına samimi bir şekilde bırakmıştır kendini. Belki o an fark etmese de, özündeki Rasul boyutunun sesini duymaya ve dinlemeye başlamıştır artık. Yaşadığı toplum sayesinde edindiği şartlanmalarını, toplumsal değer yargılarını fark ettiğinde ise; yaşadığı olayın kendisini eskisi kadar acıtamadığını da görmeye başlar.

“Bana da ne oluyor” derken, katılaşmış bilinci yumuşayıp, içindekileri bir gayzer edasıyla dışarı atmaya başladığında Rasul boyutu fışkırmaya başlamıştır özünden. Yaşadığı zelzele ile yerle bir olan insan; bu davete icabet ettiğinde görür ki o karmakarışık görünen olaylar yoluna girmeye başlar bir bir ,olması gerektiğince. Daha önce hiç seslerini duymadığı Rasullerden ilim yağmaya başlar dört bir yandan. Kozasının delinmesiyle Muhammedi Hakikat ışığını fark eden insan; bu ilmin ışığında “ La ilahe illallah” demeyi ve bu idrakle; B-ismillah;  Allah’ın Ahadiyetini Samediyetini öğrenir özünden. Ve Allah’ın onu hiçbir zaman terk etmediğini bilir artık, bilinci her şeyi alabilecek kadar genişlemektedir günden güne. Zelzelesini, yaşadığı olaydaki deccalini görmekte; vehmi benliğinin kendine neler yaptığının ve yaptırttığının idrakindedir. Rasule imanı arttıkça; teslim olduğunun da bilincinde olarak özündeki hakikatleri bulma yolundadır. İdrak kapasitesi arttıkça “Allah” varlığı ile kaim bir varlık olduğunun buna karşın, kendine ait bir vücud olmadığının da bilincindedir. Yaşanılan o zelzele ile arınmaya başlamıştır insan için, bu hal onu Haniflik bilincine götürür. Hanif boyutunun farkında ve yaşantısında olan insan için; isimler, cisimler varlıklar kalmamıştır . Allah ahlakıyla ahlaklanmaya,  O’nun boyasına boyanmaya başlayarak , kitabını okumaktadır; Kur’anda , kendinde ve evrende. Bu hali yaşayan insan için her kelamın Allah kelamı olması nedeniyle, böyle değerlendirir söylenenleri ve söylediklerini. Çünkü; artık ondan gören, işiten, söyleyen, düşünen yani, her hal Allah’a aittir.

İman ve teslimiyeti yaşanan olgularda gösterilecek sabır ve tevazu ile desteklemek, “bunun da vardır bir hikmeti”  diyebilmek, farklı idrak kapılarını da açar aynı zamanda insana. Zamanla, insanın çalışmaları ve idrak kapasitesince Hz. Adem’den , Hz. Muhammed Mustafa’ya kadar olan tüm Rasul boyutları fıtratımız gereğince açılır bilincimize.

Rasul bize; Allah’ı, Allah sünnetini bildirmek, idrak ettirmek, hissettirmek ve sonuçlarını da yaşatmak için görevlendirilmiştir. Özden gelen bu çağrıya kulaklarını tıkayıp vehmi benliğinin arkasına saklanarak kaçabileceğini sananlar, özlerinden ve hakikatlerinden asla kaçamayacaklarını anlayamadıkları sürece bu yanılsamayı yaşarlar. Eğer insanın fıtrat programında  bu davet varsa; kozaya sarılmak , açılan delikleri tıkamaya çalışmak faydasızdır . Davete icabet edene değin; insanın vehmi benliği için kötü, bela olarak gördüğü neler ise, duvar gibi örülür önüne. Hala görmemekte, anlamamakta ısrar ederse; bu kez o kişinin azap olarak algıladığı her olgu önüne gelir,  yığınla. Bu şekilde kendi cehenneminde , kendi kendi yaptığının karşılığını alarak yaşar, ta ki özünden seslenen Rasule kulak verip, iman edip teslim olana değin. İman ettiği an önüne açılan idrak basamaklarını tırmanmaya başlar.

Allah mutlak gerçeği bize göstermek ve idrak ettirmek için; Rasulullah ile ihsanda bulunduğuna göre, Rasulullah’a şükür Allah’a şükür olmaktadır. İhsan ediciden bize ulaşan, ihsan eden Allah’tır. Bu nedenle; ihsan ettiğine  şükredersek , Allah’a şükretmiş oluruz. Tek kare resmin farkındalığıyla, bu fiilleri gerçekleştirmeyi isteyen ve icabet eden de Allah’tır, her an yeni bir şan’da olarak.