Kenan Rifâî : Hayatı ve fikirleri
Selânik’te doğdu. Babası, Filibe hânedanından Hacı Hasan Bey’in oğlu Abdülhalim Bey, annesi Hatice Cenan Hanım’dır. Şarkî Rumeli vilâyetlerinde Filibe murahhası olarak görev yapan babası daha sonra İstanbul’a giderek Fatih Hırkaişerif’te satın aldığı bir konağa yerleşti. Posta Telgraf Nezâreti sicil başmüdürlüğü ve telgraf nâzırlığı görevlerinde bulundu.
Kenan Rifâî mânevî hasletlerini tevarüs ettiği annesinden ilk terbiyeyi aldı. Annesi onu genç yaşlarında, tekke şeyhliği görevi bulunmayan mürşidi Üveysî-Kâdirî Edhem Efendi’nin terbiyesine emanet etti. Öğrenimini Galatasaray Sultânîsi’nde tamamlayan Kenan Rifâî zeki, akıllı, terbiyeli, fakat yaramaz bir çocuktu. Hocaları tarafından sevildi, takdir edildi. Fransızca’yı kısa zamanda öğrendi. Muallim Nâci, Muallim Feyzi, Recâizâde Mahmud Ekrem ve Zihni Efendi onun bu mektepteki Türk hocalarındandır.
Galatasaray’dan mezun olduktan sonra Hukuk Fakültesi’ne giren Kenan Rifâî bir süre sonra Balıkesir İdâdîsi müdürlüğüne tayin edildi. On dokuz yaşlarında gittiği Balıkesir İdâdîsi müdürlüğünde on bir ay kaldı. Bu müddet zarfında bir hocadan mûsikî ve ney dersleri aldı. Balıkesir’den sonra Adana Maarif müdürlüğüne, ardından sırasıyla Manastır, Kosova, Üsküp ve Trabzon Maarif müdürlüklerine getirildi. Manastır’da bulunduğu sırada mânevî bir işaret üzerine Medine’ye gitmek için başvuruda bulundu. Birkaç yıl bekledikten sonra Medine’de İdâdî-i Hamîdî müdürlüğüne tayin edildi. Dört yıl kaldığı Medine’de yine mânevî işaret üzerine beldenin şeyhü’l-meşâyihi, Seyyid Ahmed er-Rifâî neslinden Seyyid Hamza er-Rifâî’ye hizmet etti. Şeyhi kendisine, “Oğlum, ben mi senin şeyhinim, yoksa sen mi benim şeyhimsin?” diyerek icâzet ve hilâfet verdi.
İstanbul’a dönüşünde annesi Hatice Cenan Hanım’ın 1908 yılında Hırkaişerif’te inşa ettirdiği Ümmü Kenan Dergâhı’nda postnişin olarak irşad faaliyetine başladı. Aynı yıllarda Erkek Muallim Mektebi’nde Fransızca hocalığı, Tedkîkât-ı İlmiyye âzalığı, Dârüşşafaka müdürlüğü, Meclis-i Maârif âzalığı gibi görevlerde bulundu. Bir ara ikinci defa Medîne-i Münevvere’ye giderek kısa bir müddet kalıp döndü.
1925 yılında tekkelerin kapatılması üzerine mülkiyeti kendilerine ait olan Ümmü Kenan Dergâhı aile efradı tarafından mesken olarak kullanılmaya başlandı. Maarif Vekâleti’nden emekliye ayrıldıktan sonra da on üç yıl Fener Rum Lisesi’nde Türkçe hocalığı yaptı. Soyadı kanununun çıkmasından sonra Büyükaksoy soyadını alan Kenan Rifâî 7 Temmuz 1950 tarihinde vefat etti. Merkez Efendi Camii avlusunda şadırvanla kabristan duvarı arasındaki hazîreye defnedildi. Çocukları Aliye Büyükaksoy, mevlidhan hâfız Kâzım Büyükaksoy ve Kâinat Büyükaksoy’dan (Gürsoy) erkek ve kız torun ve torun çocukları bulunmaktadır.
Kenan Rifâî’nin XX. Yüzyılın ilk yarısında yaşayan sûfiler arasında önemli bir yeri vardır. O tasavvufî görüşlerini tevhid, güzel ahlâk, aşk ve irfan etrafında örmüş; ilim, fikir ve sanat dünyasına birçok insan kazandırmıştır. Diş Tabâbeti ve Eczâcı mektepleri müdürü Server Hilmi Bey, Hattat Aziz Efendi, Eflâtun, Marc Orel ve Epictetos’un bazı eserlerini Türkçe’ye tercüme eden felsefe muallimi Semiha Cemal Hanım, damadı ve diş hekimi Ziya Cemal Büyükaksoy, romancı ve filoloji doktoru Safiye Erol, mimar Ekrem Hakkı Ayverdi, edip, mütefekir ve mutasavvıf Sâmiha Ayverdi talebelerinden birkaçıdır. Devrin şeyhülislâmlarından Haydarîzâde İbrâhim Efendi, Nesîmi Efendi ve Ebdullah Efendi ile Mısır Keldânî patrik vekili Âbid Efendi de onun müntesiplerindendir.
FİKİRLERİ
Zamanımızın en büyük İslâm âlimlerinden mutasavvıf şeyh Ken’an Rifaî hazretlerini size tanıtmaya çalışacağım. Onun önderliğini yaptığı iman anlayışı, günümüz insanlığının, bulmakta zorluk çektiği, ancak sosyal barışın sağlayabildiği hoşgörülü ve ahenkli bir yaşam için, bir çözüm getirmiştir. Günümüzde insanlık maddi ve manevi sorunlarla buhalmaktadır. Daha mutlu ve müreffeh bir hayat sürebilmek için çözüm aramakta ve olaylar karşısında cesareti kırılmakta ümitsizliğe kapılmaktadır. Ben bu ortam ve durum içinde, konumu bir tesadüf eseri seçmedim.
Ken’an Rifaî insan tabiatını çok iyi biliyordu. İnsanların ve cemiyetlerin birbirleriyle olan ilişkilerinin barış ve hoşgörü içinde, nasıl olması gerektiğini bilen üstün bir yetenek ve kişiliğe sahipti. Manevi hayatımızı aydınlatacak, ruhumuzu yüceltecek, imanımızı kuvvetlendirecek onun gibi bir öndere günümüzdeki kadar hiç özlem hissedilmemiştir. Şayet insanlık kurtuluşa ermek, gerçeği bulmak ve dengeli bir yaşama kavuşmak istiyorsa bütün fanatik (bağnaz) duygulardan arınmış saf ve temiz, sevgi dolu bir imana sahip olmalıdır. Ortak değerlerin olmadığı sosyal guruplarda, güvensizliği izleyen kriz ve çöküş ergeç ortaya çıkacaktır. Halbuki insanları birbirine sevdirecek ortak değerlerin (sembollerin) olması birleştirici bir rol oynayacaktır. Dolayısiyle kalıcı bir barışın sağlanması isteniyorsa, erkek ve kadın olarak hep birlikte bizi birbirimize dost ve yakın olmayı mümkün kılacak ortak değerleri aramalıyız.
Ken’an Rifaî hazretlerinin sahip olduğu bu değerler, insan cemiyetlerinin ilerlemesi ve huzur içinde yaşamaları gayesine hizmet (istihdaf) ediyordu. Bu değerlere bağlı kalan topluluklar kendi yaşam tarzlarını, kurallarını belirler cemiyet hayatının ilerlemesini, gelişmesi ve devamlılığını sağlarlar. Topluma ışık tutan ve sayıca çok olan bu değerlere muvacehesinde, bu eşsiz şahsiyetlerin ön gördüğü sistem lâlettayin insanlar gibi sıradan bir hayat sürmek değil, başkalarının örnek olarak alacakları sevgi dolu en ideal bir yaşam tarzı sergilemek idi. İşte Şeyh Ken’an Rifaî’nin gayesi, günümüz insanını böylece karşılıksız bir sevgi seli içinde birleştirmek olmuştur.
Size sunmak istediğim bu kısa biyografi ile, sıradan bir yaşam sürmemiş olan, insanlığın geleceğini düşünenler için örnek alınması gereken, bir şahsiyesi tanıtacağım. Böylesine saygıdeğer bir şahsı tanıtmak, onun temsil ettiği sosyal kütleninde bilinmesi anlaşılması ve tanınmasına yardım edecektir.
Ken’an Rifaî kimdi? Yapmak istediği ve misyonu ne idi? Neleri başardı? Şimdi, kısaca bu üç soruyu cevaplamaya çalışacağım.
İlk soruyu yanıtlıyabilmek için onun şahsiyetinin üç ana özelliğini bilmek gerekir. Herşeyden önce büyük bir din alimi sonra mükemmel bir düşünür ve sonuç olarakta ruhani bir lider (mürşid) ve rehberdi. Bu üç özellik Ken’an Rifaî’nin şahsiyetinde birleşmiş bulunuyordu. Onu tanımak için şahsiyetinde toplanan bu üç özelliğe bakmak gerekir. Aklıyla mistik dünyasının görüşlerini ve öğretisinide aklıyla birleştirmsi sebebiyle karşımıza yanlız bir din adamı olarak değil, fakat aynı zamanda bir aksiyon adamı ve insanlık şampiyonu olarak çıkar.
Bu büyük adamın biyografisini tanıtırken sadece hayatının kronolojik olaylarını anahatlarıyla vermek yeterli olmıyacaktır. Onun, kişiliğini, gayesini ve gerçek hayat hikayesini sunmadan önce, kronolojik olayların gerisindeki müsebbibleri ve iç faktörleri bilmek gerekir.
Bu büyük adamın, yapmak istediği, ahlâki yönü ve yaptıkları onun iç dünyasından (manevi yönüyle) algılanabilir. Dolayısiyle Ken’an Rifaî’nin hayatını incelerken, ayrıntılara gizlenmiş temel prensiplerin iç uçlarınıda gözden kaçırmamalıyız.
Bu yenilikçi ve müstesna şahsın hayatına iç ve dış dünyası olarak iki ayrı açıdan bakabiliriz.
Yaşantısının dıştan görünüşü: Şöhret olmak istemiyordu. Diğer taraftan tarihe geçmiş efsanevi bir kahraman da değildi. Hali vakti iyi durumda olan tanınmış eski bir aileden geliyordu. Onu 1885 de Galatasaray Sultanisini bitirirken görüyoruz. Galatasaray Sultanisi onun devrinin en ileri eğitim kurumlarından biri idi. Bu kurumda o devrin önemli doğu ve batı dilleri öğretiliyordu. Kendisine meslek olarak, iyi bir gelecek vaadeden ve maddi menfaat sağlayacak olan imkanları teperek, kutsal saydığı öğretmenliği seçti. Öğretmenliğe hayatının son günlerine kadar devam etti. Yıllar sonra onun kutsal saydığı bu meslekten emekli olmayı reddettiğine şahit oluyoruz. Sadece bir şait, müzisyen ve harika bir sese sahip olmakla kalmıyor, bir yazar olarakta kendisini kanıtlıyordu. Onbir çalışmasından yedisi yayınlanmıştır. Mesleğiyle ilgili olarak bir çok araştırma ve makaleler yazmıştır. Buna rağmen kendisinin şöhret olmak gibi bir isteği yoktu, aksine gerek sanat ve düşünce alanında ve gerekse öğretim kariyesinde, yüksek mevkilere gelmekten kaçındı.
Ken’an Rifaî, hayranlık uyandıran müstesna (seçkin) kişiliğini, çevresindeki insanlardan saklama konusunda kalıtımsal bir yeteneğe sahipti. Yaşadığı devrin sosyal hayatını düşündüğümüzde onun bu konudaki tercih nedenini kolaylıkla bulabiliriz. Yaşadığı devrin şartları onu, dünya görüşünü, fikirlerini ve felsefi düşüncelerini belirtirken her seviyedeki insana hitap edecek şekilde bu bilgilerin dozajınıda iyi ayarlamaya mecbur ediyordu. Ayrıca gerçeklerin veya manâlarının, benzetme ve teşbih yoluyla örtülü bir tarzda söylenmesi gerekiyordu. Keşmekeş ve düzensizliğin yaşandığı, yapılan herşeyde yetersiz ve verimsizliğin tolere edilip kabül gördüğü o devirde yaratıcı zekalar ve düşünen kafalar görüş ve düşüncelerinin yanlış anlaşılması yüzünden cezalandırılma endişesi taşıyorlardı. Gerçek kişiliğinin bu şekilde dış çevreden gizlenmesi, onun ruhsal gelişmesini engellememiş ve üstlendiği görevi yerine getirmesinde bir mahzur teşkil etmemiştir.
Onun ruh dünyasını oluşturan iki kuvvetli şahsiyet bulunuyordu. Bunlar annesi ve mürşidi idi.
Ken’an Rifaî’nin hayatını renklendiren ve ona canlılık kazandıran diğer bir ögede, annesine karşı hissettiği derunî bir sevgidir. Annesi Hatice Cenân hanım da kendisi gibi bir sevgi odağı idi. O da hayatında insanlara he iyiyi, güzeli ve doğruyu gösterdi.
Annesinin konuşmayı anladığı ilk günden itibaren oğluna öğrettiği ve oğlunun ruhsal gelişmesini sağlayan hayat felsefesi: “İnsanları seveceksin, gönlün bitmez tükenmez bir hoşgörü, bağışlama ve sevgi hazinesiyle dolu olmalıdır. Ayrıca insanları sevmenin yanında bütün yaratılmışlarıda, içinden gelen, aynı bitmez tükenmez sevgiyle sevmelisin.” İnsanları sevmenin yanında, onlarla dost olmalı, onlara sempatik ve merhametli davranmalı, kendini onlar yerine koyarak başarılarından sevinç duymalı ve başarısızlıklarına da üzelmelisin. Onlarla kendini o şekilde özleştirmelisin ki onların doğumlarına sevinmeli ölümlerine de acı duymalısın. Misyonun, insanlığı herkesce bilinmesi gereken aynı hedefe, yönlendirmek olmalıdır. Bununda en kestirme, en tesirli ve en güzel yolu sevgi yoludur. İnsanlar için duyulan bu sınırsız sevgi ile, insanlık barışa ve huzura kavuşabilir. Ancak bu yolla kemâle ulaşılır, bu alemden ilahi aleme ulaşılabilir, en sonunda da Allahı bulabilirsin”.
Annesinin direktifleri ve yönlendirmesi sadece teoride kalmıyordu. O, Kenan’an Rifaî’nin tüm hayatına şekil vermiş onun şahsiyetinin teşekkülünde büyük rol oynamıştır. Annesi her devirde hasret duyulan bir evliyâ idi.
Annesinden sonra, Ken’an Rifaî’nin ruh terbiyesinin ve eğitiminin tamamlanmasını, öğretmeni ve mürşidi Filibeli Ethem Efendi üstlenmiştir. Böylece bu genç derviş, Ken’an Rifaî genç yaşında manevi dereceler kazanmış, diğer taraftan da sık aralıklarla tayin edilerek okul ve eğitim müdürlüklerinde bulunmuştur. Bu esnada mistik açıdan “savaştan büyük” olarak görülen nefis mücadelesinden de galip çıkmış, genç bir derviş olarak kendi iç dünyasında da barış ve ahenk dolu bir huzura kavuşmuştur. Onun önce kendisiyle sonrada herkesle ve herşeyle barışık olmasını ve yaratılmışla olan ilişkilerindeki barış ve ahengi hiçbir kimse bozamadı, Maarif camiasındaki öğretmenliği ve eğiticiliği yanında saf bir sevgi ateşiyle dolu olarak, iyi huyun ve ahlâkında en mükemmel bir örneği ve rehberiydi.
Ethem Efendi belkide, onu irşad için hususi olarak gönderilmiş veya görevlendirilmiş, fakat gerçek kimliği yalnızca Ken’an Rifaî ve annesine aşikâr olan, bir mürşid idi.
Burada birkaç kelime ile Mürşid ve Müridin ne olduğunu açıklamak gerekir. Mürid ve Mürşid ilişkisinin doğru aleminde kökü, çok eskilere dayanır. Bu ilişkinin nasıl olduğu pek bilinmez. Mürşid deyince irşad eden hoca, mürid de onun talebesi veya dervişidir. Mürid kendisini hocasına tam anlamıyla teslim eder. Bu teslimiyette talebe geçmişte beslediği tüm düşünce ve inançlarını bırakmalıdır. Mürid daha önce yaşamış olduğu hayat tarzını terkeder, alışkanlıklarını bırakır, tutkularından vazgeçer. Bu tam anlamıyla Mürşidine teslimiyettir, onun buyruklarına itaat etmek gerekir. Zamanımızın sadece kendisini düşünen ferdiyetçi zihniyeti ile bunu kavramak zordur. Çünkü herkes kendi içinde bağımsız bir dünya arzular. Cemiyet içinde mürşidin odaklaşmış bir şahsiyeti vardır. Onun bütün amelleri çevresindekilerle ve kendiyle olan muamele ve ilişkisi Müride bir örnek teşkil eder. Mürşid zahirde görünen nefsin arzuladığı cezbedici şeylerle insanları kendisine bağlamaz. Onun seside dışardan duyulmaz. O huzuruna gelenle kalb sesiyle (ruhuyla) konuşur. Müridin kendisini ve Allahını bulabilmesi ancak onun, Mürşidinin bu senini ne derece bir hassaslıkla algıladığına bağlıdır. Kalp gözünün açıklık derecesine göre, Mürşidiyle rabıta kurar. Aslında Mürşidinin şahsi bir kimliği yoktur, benliği terketmiştir. Bütün güzel ahlâk değerlerini kendinde toplamıştır.
Mürşidi incitmek demek, kendini incitmek demektir. Onu uymamakla insan kendine zarar verir. Diğer bir deyişle Mürşid kalbimize ve ruhumuza devam olarak hükmeden insan ile özdeşleşmiş bir (prensip) kavramdır.
Ken’an Rifaî ile Mürşidi arasındaki ilişkide yukarıda belirtilen böyle bir anlayış ile izah edilebilir. Aynı ilişki daha sonraki yıllarda kendisi ile müridleri arasında da vardı. Doğuda bu çeşit Mürşid ile mürid ilişkisinin kökü eskilere dayanır. Büyük mistik şair Mevlanâ Celalettinî Rumi ve onun mürşidi Şemsi Tebrizi, keza Fatih Sultan Mehmet ile onun hocası Şeyh Akşemsettin de de bu tip ilişkiyi görürüz.
Mürşid ile mürid kavramlarını açıkladıktan sonra, “Kenan Rifaî kimdi ve onun yapmak istediği ve misyonu ne idi?” sorusuna dönelim.
Başlarda onun şahsiyetinin üç ana özelliğinden bahsetmiştik. Bunlar; Büyük bir mutasavvıf, düşünür ve mürebbi. Ken’an Rifaî’nin mistik anlayışının çarpıcı özelliği, kendisini belli bir metafiziksel bir sistemle sınırlamımış olmasıdır.
O, tasavvufu İmam’ı-Gazali’nin yaptığı gibi sadece ahlakî prensipler çerçevesinde algılamamıştır. Diğer taraftan da Muhittin’i Arabi gibi sadece panteizmin (vahdet-i vücut) limitleri ile kendini snarlamadığı gibi, Mevlanâ da görülen büyük bir şevk içinde trans haline gelme ile de kendini sınarlamamıştır. Öyle istesede olamazdı, çünkü o devrin, yirminci yüzyılın adamıydı. Yaşadığı devrin icaplarına göre hareket etmeyi yeğledi. Onun tasavvuf anlayışı bu, her üç düşünceyi de içine alıyordu.
O bugünün talebelerine düşüncelerini şöyle açıklamaktadır: “Benim üç adet gözlüğüm var. Bir tanesini yakındaki objeleri görmek için, diğerini uzaktakileri görmek için, üçüncüsünü ise hem yakın hem de uzaktakileri görmek için kullanırım. Üçüncü gözlüğümün camları hem yakın, hem de uzak cisimler içindir. Şayet yakın mesafe gözlüğümü uzaktaki cisimler için kullanırsam başım döner. Eğer uzak mesafe gözlüğümü yakın mesafedeki objeler için takarsam bu defa cisimler net görünmez.
Fakat üçüncü tip gözlük farklıdır. Hem yakın hemde uzak iyi görünür. Neticede şu sonuca vardım; sadece bu dünyayı görmek istiyenler, yani bu dünyada mevcut şeylerin şeklini ve cinsini görmek istiyenler, diğer dünyayı göremezler. Diğer taraftan sadece öbür dünyayı görmek istiyenler de bu dünyayı göremezler. Bundan dolayı bir kimsenin ruh gözünün gözlüğü öyle olmalıdır ki onun dış dünyaya bakan gözü onun ruh dünyasını görmesine engel olmamalıdır. Diğer taraftan ruh dünyasını görün gözü de bu dünyadaki objeleri net göstermelidir.
Ken’an Rifaî’nin tasavvuf anlayışına göre, insan ruhu manevi kirlerinden temizlenmiş olmalıdır. Ancak bu durumda insan, diğer yaratılmışlarla olan ilişkisini, kâinattaki kendi yerini daha iyi idrak eder, gerçekle yüz yüze gelir. Bu gerçekle olan temas gerçeği bilmemize ve bulmamıza yardımcı olur. Bu insanla başlıyan ve insanda tam anlamıyla kemale eren bir idrak ve düşünceler zinciri ve bizzatihi yaşanan bir hayat tecrübesidir. Tasavvufun dinle devamlı bir arada olmasının sebebi din, tasavvufun izahatına, tercüme ve yardımına muhtaçtır. Mutasavvıf da tasavvuf anlayışının ışığında hayatını, herşey ve herkesle ahenkli bir denge kurarak, sevgininde kainatın en lüzumlu bir realitesi olduğunun bilinci içinde, sürdürür.
Ken’an Rifaî tasavvufun tarifini yapmaktan kaçınmıştır. Fakat O, gerçek bir mutasavvıf idi ve gerçek ve mükemmel bir mutasavvıf olarak yaşadı.
Onun gözünde kainat insanla bir manâ kazanmıştır. Mevlana’nın dediği gibi; “Allahın evi (Kabe), Allahın evi olalıdan beri Allah onun içinde yaşamıyor, fakat benim kalbimin köşkünde, Allah’dan başka hiçbir şey yaşamaz. Tasavvuf bu gerçeği sadece idrak etmekle bilinmez bunu hayatımıza tatbik etmekle, bizzat bu olguyu yaşamakla bilinir.
Ken’an Rifaî insanları, diğer varlıkları ve bütün yaratılmışları birlik içinde bir çokluk, fakat aynı zamanda kaynağı aynı olan bir bütünün parçaları olarak görmüştür. Birlik içinde tek bir kütle gibidirler. Bu yaratılmışların herbiri farklı, özellik taşımasına rağmen, bu bütün içinde ayrı ayrı fonksiyonları vardır, fakat bu bütünü tamamlayan bir birlik içindedirler. Böylece kâinatın düzeninin korunması ve devamında herbirinin hayatî önemi vardır. Bütünü teşkil eden bütün varlıklar ve yaratılmışlar, bu düzen içinde farklı görevlerinden ve gayelerinden dolayı, evrensel bir semfoni oluştururlar. Her bir atom farklı yapı, şekil ve yönlerinden dolayı bu değişmiyen düzen içinde yerlerini alırlar ve evrensel bir semfoni oluştururlar. Yaratılan her varlığın fonksiyonu gerçekte bu semfoninin gayesidir. Kendisini ve her varlığı tevhid kanununun bir aleti ve manâsı olarak görmüştür. Ken’an Rifaî bu tevhid (birlik) prensibine bağlı kaldı. Bu prensibi şuurlu bir şekilde kendi yaşamına tatbik etti. Böylece yaşayarak bu gerçeğin tahakkuku için aktif olarak hizmet etmiştir.
Şimdi onu şu konuşmayı yaparken duyuyoruz: Bir gün talebelerinden birisi kendisine şu soruyu sordu: “Tasavvuf nedir?” Bu soruya verdiği manidâr cevap şu oldu: Kimseyi incitmemek v ekimse tarafından da incinmemektir.” Bu kısa cevap talebeyi ilk anda memnun etmedi. Fakat Mürşidi bu tanımlama da ısrar ederek, “İyice düşün. Yaratıcı ile yaratıklar arasındaki ilişkiye esas olan prensip yani bütün felsefe, bu cümlenin manâsında gizlidir.” Dedikten sonra ilave oarak şu açıklamayı yaptı: “Allahın bütün gizli ve aşikar bir şekilde olmasını istediği bütün işler, iyi ameller, söz ve manâ insanda tecelli ettiğini biliniz. Böylece, Allahın rahmeti, iyiliği, merhameti diğer taraftan azabı ve gazabı insana yine insan vasıtasiyle gelir. Bundan dolayı bütün ilişkilerinizde başkaları ile değil, aslında Allah ile ilişkide bulunuyorsunuz. Bu gerçeği bildiğinizde kimi incitebilir ve kimin tarafından incinebilirsiniz? Biz, Allahın gizli ve aşikar olarak yapmak istediği işlere bir vasıta oluruz. Birçok defa insan Allahın bu işlerini kendi yaptı sanır. Halbuki bu işler bize geçici ve emanet olarak verilmiştir. Bundan dolayı peygamberimiz Hazreti Muhammed Hadis-i şerif de “Kendini bilen kişi, Allahını da bilir”, demiş ve bunu bir prensip olarak öğretmiştir.
Ken’an Rifaî, bu dünyadaki bütün ilişkilerinin Allahla olduğunu biliyordu. O herşeyi, Allahın açıkca bir tecellisi ve zuhuru olarak gördüğü için seviyor ve derin bir saygı duyuyordu. Üzerinde durulacak olan ana konunun, sevgi olduğu inancındaydı. Böyle bir anlayışla soyut bir kavram olan Allah sevgisini soyut bir kavram olmaktan çıkarmış onu yaratılmışlara ve dünyaya tatbik ederek (uygulayarak), görünen somut bir kavram haline dönüştürmüştür. Diğer bir deyişle, aslında O, sevgi birliğini idrak etmiştir. O’na göre yaratan ile yaratılmışlar ayrılamaz bir bütün (birlik) teşkil ederler. Tekrar onu, şu şekilde konuşurken buluyoruz: “Hayatın temelinin Allah inancı (inanma), inanmanın temelinin ise güzel ahlâk olduğunu iyi bilmeliyiz. İnanmanın kemâli (en iyi derecesi) Allah sevgisi, güzel ahlâkında kemâli yaratılanları sevmektir. Bu temelde herkes tarafından bilinmesi gereken yaratılmışların yaratandan ayrı olmadığı gerçeğidir. Bazıları yaratılmışları yaratandan ayrı görür, yani yaratılmışları yaratanın dışında bir alem yaratanıda içeri bir alem olarak görür. Diğerleri ise tamamen zıt bir görüş ileri sürerler. Daha şanslı olan üçüncü sınıf ise insanla konuştukları zaman Allahla ilişkide olduklarının şuûrundadırlar. Kısacası Allahı seven bu sınıf insanlar hiçbir zaman korku ve üzüntü taşımazlar. Dolayısiyle insanlara karşı merhametli, sabırlı, affedici olur, onlara sevgi ve muhabbetle davranırlar.
O, bu anlayışla, sevgi kavramını tasavvuf felsefesi ile öğreticiliğinin temel prensibi olarak ele almıştır.
O’nun mutasavvıf kişiliğini genel hatlarıyla belirttikten sonra şimdide Ken’an Rifaî’nin kâmil yönü üzerinde duralım.
İnsanın insan olarak kalabilmesinin gerektirdiği şartları sağlamasının yolu ve gerçeği idrak etmeye başlayabilmesi için, sonsuz hayata yani ruhun ölmezliğine, kısacası “ahiret günü” gerçeğine inanmalı, benlik iddiasında bulunmamalı ve kendisini “tevhid” (birlik) prensibimden ayrı görmemelidir.
Ken’an Rifaî’de doğunun diğer eski çağlardaki düşünürleri gibi bütün hayatı boyunca bu tevhid ve ebedi hayat (ahiret) fikirlerinin savunucusu oldu. Fikirlerin sadece teoride kalmayıp gerçek hayatada yansıtılması gerekliliği doğunun karekteristik özelliklerindendir. Doğu, öğretilen her prensibin gerçek hayata tatbikini de görmek ister. Kişi bağlı kaldığı prensiplere, insanların kafasında hiçbir sour bırakmadan, yaşantısında da sadakatla uymalıdır. “Ebedi hayata (ahiret) ve tevhide” inanınız diye söyliyen birisine Doğu insanı, “Bunu söylüyorsanız eğer, bunun nasıl yapıldığını da gerçek hayatta gösteriniz!” diyecektir.
Bu çarpıcı gerçeği idrak ettiğinden dolayı Ken’an Rifaî inandığı bu iki prensip ile mükemmel bir uyum içinde yaşamıştır. Bu şekilde, içinde yaşadığı cemiyetin değer yargılarına bazı etik ahlakî kurallar sokmayı başardı. Bu kurallar içinde sorumluluk duyarak insanları sevmiş ve korumuş, bunu devamlı olarak yaşamına tatbik etmiştir. Bütün bu değer yargılarını içine sindirerek, şahsiyetinin bir parçası haline getiren Ken’an Rifaî’nin bunlarla dolu ve uyumlu, sağlıklı bir yaşam sürdüğünü görüyoruz.
Onun aklı, merkezi iyi ahlâk ve bilgi olan bir nokta etrafında dolaşmaktadır. Buradaki bilgi, bütün bilgilerin temeli olan ve bütün bilgilerin ondan zuhur ettiği Allahı bilmektir. Bu da yukarda belirttiğimiz gibi ebedi hayat (ahiret) fikrine dayanmaktadır. Halbuki iyi ahlâk, hayatın temel kuralları ve “birlik” (tevhid) anlayışıyla uyum içinde, sosyal bünye için faydalı olduğu kadar, yapan içinde faydalı, vicdanımıza danışarak yaptığımız iyi işlerdir.
Ken’an Rifaî çağımızın sayısız problem, sıkıntı ve krizlerini düşünerek kendine şu soruyu sormaktadır. “Bu dünyanın sorunu nedir? İnsanlık büyük gayret, emek ve zaman harcayarak inşa ettiği kültür hazinesiyle dolu gelişmiş şehirleri yıkıyor, tahrip ediyor. Bir anda binlerce ev yok oluyor, kuvvetli zayıfı ezip zulüm yapıyor. Benim düşünceme göre bütün bunların sebebi, bilgiden mahrum olmamız ve zevkler peşinde koşmamızdan kaynaklanmaktadır. İnsanlar devamlı olarak sonuçta kendilerine mutluluk verecek olan zevkler peşinde koşarlar. Bu, bilgiden mahrum bir mutluluk ile akıldan yoksun bir bilgidir. Bu yüzden gerçek mutluluğa ve huzura kavuşamayız. Doğru düşünen aklıdan mahrum hiçbir bilgi olamaz. İyi işlerin (amellerin) gayesi iyi ahlâklı olmak ve bütün bilgilerin gayeside Allahı bilmektir.
İyi ahlâk ve iyi amellerden bahsedilince Ken’an Rifaî hazretlerinin üçüncü temel karakteristik özelliğine bakmamız gerekir. Bir Mürşid olarak Ken’an Rifaî hazretleri insanın kendisiyle, diğer insanlarla ve Allahla olan ilişkisini yukarıda belirtilen bir akıl (Allahı bilen bir akıl) temeli üzerine oturtmak istedi. Bunun öğretilmesinde de din ve inancın ögelerini kullandı. Ona göre gerçek inanç sahibi yani inanan bir mümin, kendisine her zaman güvenilen, toplum için emin bir kişidir.
Evrensel insanlığın sınırlarının bulunmaması ve herhangi bir dini ahkâm veya milliyet ile sınırlandırılamaması sebebiyle, bir kimsenin gerçekten güvenebileceği tek şey, gerçek inanç sahibi ve bu inancında da samimi olan bir insandır. Bundan dolayı Ken’an Rifaî dini daima manevi (iç) dünyasının ve insan huyunun oluşması ve gelişmesinde bir otorite olarak görmüştür. O birçoklarını ümitsizlik kuyusunun derinliklerinde, bazılarını kararsızlık vadisinde yeis içinde ve birçoklarını da imanın azalmasına yol açan şüphe içinde buldu.
Bir Mürşid olarak müridlerine şu nasihatı verdi ve yerine getirilmesini istedi: “Hepiniz, herşeyden önce kendi kendinizle dost olmalısınız. Kendisiyle barışık olan bir insan, dünya ilede barışıktır. İşte gerçek hürriyet budur!” Bu olguya da insan kendisini bağımsız biri olarak değil fakat bütünün (kitlenin) bir parçası olarak idrak etmesiyle ulaşır. Bu da insanın olayları, kendi tercihimizin sonucu olarak olmadığını, bir kader neticesi olarak meydana geldiğini “olacaktı, oldu” kabül etmesini bilmesi demektir. Yani kadere inanmaktır. O bunu bütünün iyiliği için yapacaktır. Kendi egonuzu (nefis) geri plâna çekiniz. Bu da nefsi yani egoyu, kabül gören ortak değer yargılarıyla her an kontrol altında tutmakla sağlanır. Bütünün menfaati için fedakarlık, nefsimizi köreltmek, zorluğa ve açlığa talip olmayı gerektirir. O, “gerçek hürriyetin nefsin bağlarından kurtulmak olduğunu” söyler. Hiçbir kimse ben hürüm demekle hür olamaz. Örneğin, sigara içme arzusunu dahi frenliyemiyen, bağlı olduğu alışkanlıklarından bile kurtulamayan birisi kendini hür sayamaz. Gerçek hür insan iştahının, arzu ve iç güdülerinin kölesi değil fakat onların efendisi olandır. Yukarıdaki prensipten gaflette bulunmayın “devamlı uyanık halde” olmak fikri üzerinde de durmak gerekir. Ken’an Rifaî hazretleri devamlı olarak Müridlerine, bu fikri hayatlarına da tatbik etmelerini önermiştir. O etrafındakileri her fırsatta uyanık olmaları için uyardı. İşte bunun küçük bir örneği;
Bir gün müridleriyle otururken masanın üstünde duran eski bir gümüş vazoyu göstererek, “bu vazo gümüştenmidir?” diye sordu. Sahibi, “evet gümüştendir”, dedi. Ken’an Rifaî’de “Bu vazoyu cilalasan parlayacak ve gümüş olduğu belli olacaktır”. Diyerek yanıtladı. Sahibi ise mahcup bir şekilde, “bu vazo hergün kullanılıyor, bu nedenle parlak tutmak zor oluyor”, dedi. O zaman Mürşidin dilinden şu güzel sözler dökülüverdi; “Nefsine ve arzularına mağlup olan kişilerin kalbide aslında, parlak mücevherler gibidir. Fakat ihmal onların kalbinin bu vazo gibi kararmasına sebep olur.”
Dolayısiyle, kararmış ve katı bir kalbe sahip olan kişi, diğer taraftan Allahın tecelligahı olan ruha ve peygamberin vekili sayılacak bir aklada sahip bulunduğundan, kendi ruhuyla ve aklıyla çelişkiye düşerek, daha derinde Allah ve peygamberle savaş içindedir. Savaş içinde olan böyle bir insanın ne durumda bulunduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Birisinin vücudunu suyla temizlediği gibi bu gümüş vazoyu da bir parça kimsayal madde ile temizlemek mümkündür. Fakat kalbin ve ruhun temizlenmesi ancak onu, bütün kötü düşünce ve amellerden temizlemekle ve Allahın varlığından başka hiçbir varlık görmemek ve bilmemekle mümkündür.
Başka bir yerde de Mürid ile Mürşidi arasında şöyle bir diyalog geçti. Müridi, “Efendim dünya çok kötü!”, dedi. Buna Müridi: “Sn iyi olmaya bak!” diye cevap verdi. “Bu kötülüklerin ortasında iyi olmanın ne faydası olur ki?” diye müridi cevap verince, Ken’an Rifaî şöyle yanıtladı; “Başkalarının kötülüklerini düşünmekten size ne? Kendin iyi insan ol! Şeytan sizin sınırlarınızı aşabildimi? Yoksa siz onun etkisinde kalıp, O sizede kötülüklerini bulaştırdı mı? Şayet şeytan size dokunamadıysa onu mağlup olmuş kabül ediniz.” Ken’an Rifaî hazretlerinin prensiplerini ihmal etmemek ve unutmamak gerekir. Eğer unutulursa, birgün uğrayacağımız müsibetlerle onu tekrardan hatırlamak kaçınılmaz olacaktır. Bu sebeple gerek bu dünyadaki yaşantımızda ve gerekse ahiret hayatımızda temel olması gereken bu prensiplere sadık kalmalıyız.
Bir kimsenin kendi kendisiyle dost olmasının mânası da şudur; Şayet bir kimsenin kendi kendisiyle barışık olmasını sağlarsanız onu insanlığa kazandırdığınız gibi, kendisine de faydalı kılmış olursunuz. İnsanların diğer insanlarla olan ilişkilerinde, Ken’an Rifaî başkaları için iyi temennilerde (hayır temenni etmeyi) bulunmayı, samimi ve sadık olmayı, hiçbir zaman bencil olmamamız gerektiğini vurgular. Onun kendi şahsiyetinde de bu değerler o kadar belirgin bir şekilde yer etmiştiki, sadece ona bakmakla insan, ondaki bu değerleri hissederdi.
O, “içinde Allahın tecelli ettiği bir ruh taşıyan (Kalbinde Allah sevgisi olan) herkes ve bizi kaldırmak için yardım elini uzatan her insanın, sadık ve güvenilir bir dost olduğunu söyler. Bu nedenle, “yaratılmışlara gösterilen sevgi, saygı ve sadakât, Allaha gösterilmiş gibidir.” Bir sohbet esnasında, müridlerinden birisi “Bu yaptıklarımdan dolayı beni herkes sorumlu tutarsa? Diye sorunca Ken’an Rifaî ona şu yanıtı verdi; “Bizim için herkes yoktur? Biz yaptıklarımızı Allah için ve onun rızasını kazanmak için yaparız. Vicdanınıza danışın, yaptıklarınızdan vicdanınız rahatsa ve siz sorumlu değilseniz, başkalarının ne düşündüğünden korkmayınız. Vicdanınızın rahat olması sizin için yeterlidir.”
Hayatı boyunca Ken’an Rifaî insanların devamlı birbirleriyle savaştığını görerek bu gerçek yüzünden çok üzülmüştür. İkinci dünya savaşı esnasında bir akşam, çeşitli radyo haberlerini duyduktan sonra şuna dikkati çekmiş ve şöyle demiştir: “Kur’an insanlara, insanları (insanlığı) seviniz diyor ve onlara sevgiyle, iyilikle ve adaletle muamelede bulunmamazı öğütlüyor, keza Peygamberlerde bütün insanlığın bir büyük aile olduğunu onları kırmadan davrananların, onları incitmiyenlerin ve onlara faydalı işler yapanların Allah katında makbül olduğunu duyuruyor”. Fakat malesef şimdi radyomu açıp, herhangi bir istasyonu dinlediğimde, devletlerin diğer düşman ülkelerine yaptıkları taarruzlarını ve onlara verdirdikleri büyük kayıpları, zararları ve yakıp yıkmalarını duyuyorum. Onlar bu arada kendilerinin hiçbir zayiatları olmadığını, hiçbir zarara uğramadıklarını abartarak söylüyorlar. “Yirminci yüzyılda insanlık adına, ne kadar üzücü bir hadise.” Kendi kendime düşünürken, gündüzün elinde bir lamba tutarak dolaşan Diojen aklıma geldi. Ona niçin bu şekilde yapıyorsun dediklerinde, namuslu bir adam aradığını söylemiş. Keza Sokrat etrafında toplanıp, adil karar verdiklerini söyliyen topluluğa hitaben, “Eğer doğru ve adil olduğunuza inanıyorsanız aranızdaki bu anlaşmazlık ve münakaşa neden?, diye sormuş. O zamandan bu zamana büyük devirler geçti. Bu büyük insanlar bu ilerlemiş ve gelişmiş çağda dünyaya gelselerdi, bu konuşmalar için ne söyleyeceklerdi veya kaçmak mı isterlerdi? Merak ediyorum. Bugünün şartlarına baktığımızda insan kendine şu soruyu sormadan edemiyor.” Dost diyebileceğimiz birisi gerçekten var mıdır? Yoksa eğer, dost kimdir?
Ken’an Rifaî, bu soruya şu mânidar cevabı veriyor, “Gerçek dost Allahdır ve her kim, bu gerçeği bilirse Allahda onun dostudur.”
Netice olarak insanın Allahla olan ilişkisi bu temel gerçek üzerine kurulmuştur. Ken’an Rifaî şöyle der: “Bütün akılların üstünde Allah sevgisi yatar ve Allah sevgisi de ancak, herbirinin içinde kendi esmasının tecelli ettiği yarattıklarını sevmekle mümkündür.” Bu şekilde, bu büyük insan Allah sevgisinin soyut bir kavramdan, somutlaştırmış ona bir kimlik kazandırmıştır. Bunuda şu şekilde ifade etmiştir; “Değişik suretlerde görünen her fert, bizim insan şeklinde bir kardeşimizdir.”
Bu prensipten hareket ederek, O, korku fikrini, sevgi ve inanca, din kavramınıda affedicilik ile toleransa dönüştürmüştür.
Bu esas, bütün dinler tarafından üzerinde düşünülmesi gereken bir hususdur. Tefekkür ufkunun genişlediği çağımızın modern dünyasında, fanatik duygularla bezenmiş bağnazlığı ve doğmaları insanlara kabül ettiremeyiz. Ayrıca zorla ve tehditle de herhangi bir fikri empoze edemeyiz.
Ancak insanlara hepsinin aynı evrende yaratılmış olduklarını hatırlatıp, onların birbirleriyle barışmasını sağlamalıyız. Bunuda samimi ve en mütekamil bir sevgi ahlâkı ile başarabiliriz. Bu çeşit bir anlayışın tahakkuku için Ken’an Rifaî her fırsatı değerlendirdi ve taassuba şiddetle karşı çıktı. Bilgi ve ilimle açıklanamayan dar doğmatik inançlara karşıydı. İnsanların hatalarını ve kusurlarını eli, dili, gözü ve kalbinden gelen sevgi ve inançla tedavi etmek ve düzeltmek için büyük gayret sarfedip çabalardı. Bunu yaparken aşırı sertliğe, kırıcılığa hoşgörüsüzlüğe ve saldırgan fanatizme sebeb olmaktan kaçınmıştır. Onun yaşadığı devir ve ülke, göz önüne alındığında taassub özel bir önem taşır. İslamın, birçok ilerletici reformları, engellemek için politik bir alet olarak kullanıldığı o devirde, Osmanlı İmparatorluğu da, çökmeye başlamış bulunuyordu. Bu şaşkınlık ve karışıklığın hüküm sürdüğü o devirde, zor ve güç şartlar içinde, Ken’an Rifaî, kör bir taassuba bağlı olan guruplara karşı prensiplerini tek başına savundu. İslami prensiplerin hiçbir ilerleme fikrine veya medeniyetin gelişmesi için yapılan hiçbir harekete engel olmadığını, açık bir şekilde duyurdu. İnsanlığın refahına hizmet eden her hareketin, İslamın prensipleriyle uyum içinde olduğunu, ilân etti.
Caminin minberinden cemâate vaaz eden bir hocanın şu sözlerini sık sık naklederek, şu ilginç hadiseyi anlatırdı: İnsanları cehennem ateşiyle korkutup, bağırarak cemaatin kalplerine korku veren bir vaiz, “bilginizi nasıl kullandınız? Paranızı hayır için harcadınız mı? Allaha olan ibadetinizi yerine getirdiniz mi, oruç tuttunuz mu? Diye, öldükten sonra Allah size birçok sual soracak ve eğer bu sorulara cevap veremezseniz çok işkenceler göreceksiniz”. Vaizin konuşmasını dinleyen bir Derviş ona kalkarak şu cevabı verdi. “Hoca, Hoca Allah şu sizin söylediğiniz bir sürü soruyu insana sormaz”. O sadece bir soru sorar bu da, “Ben seninleydim, peki sen kiminleydin?”
Ken’an Rifaî hazretleri için her nefeste Allahla olmak, onunla yaşamak onun tek amacı idi. Hayatlarını devamlı ibadetle geçirenlere karşı çok derin saygısı olmakla beraber “Devamlı ibadet etmek güzel şeydir, fakat bu ibadet de vücuda bağlı olarak yapılır. Gerçek ibadet kalble yapılandır. Yani her zaman Allaha açık bir kalp taşımak”. Diğer bir sohbette ise, “Bir anlık yokluğunuzu yansıtmak, benliğinizle bütün sene ibadet etmekten daha hayırlıdır.” Dedi.
Gerçekten, Ken’an Rifaî ve onun irşad ettiği müridleri bütün islamî emirlere harfiyyen uydular ve islami kuralların icaplarını (farzlarını) yerine getirdiler.
ESERLERİ
- Muktezâ-yı Hayat (İstanbul 1308). Balıkesir’de bulunduğu sırada hazırladığı fen ve tabiat bilgisi kitabı mahiyetinde bir eserdir. Müellif mukaddimede eseri Fransızca kitaplardan tercüme ederek hazırladığını söyler.
- Rehber-i Sâlikîn (İstanbul 1327). Tarikat usul ve âdâbına dair bir risâledir.
- Tuhfe-i Ken’an (İstanbul 1327). 340 kadar hadisin ve İmam Bûsirî’nin Kasîdeü’l-bürde’sinin yine nazmen tercümesidir. Ayrıca müellifin bazı ilâhilerini ihtiva etmektedir.
- Ahmed er-Rifâî (İstanbul 1340). Ahmed Rifâî ve tarikatı hakkında Türkçe’de yazılmış en geniş eserdir. İçinde müellifin bazı ilâhileri de bulunmaktadır. Sonuna Ahmed Rifâî’nin elli iki hizbi eklenmiştir.
- İlâhiyyât-ı Ken’an (İstanbul 1341). Yukarıda adı geçen iki eserindeki ilâhilerle birlikte diğer şiirlerini ihtiva etmektedir. Manzumelerin büyük çoğunluğu aruzla yazılmıştır. Sünbül Efendi ve Merkez Efendi için yazdığı iki manzume Hattat Aziz Efendi tarafından büyük birer levha halinde yazılmış ve bu zatların sandukalarının baş ucuna konulmuş olup halen mevcuttur. Kitabın ikinci kısmında bizzat kendisinin bestekâr İzzeddin Hümâyî Elçioğlu ve Muallim Kâzım beylerin bestelediği yetmiş beş kadar ilâhinin notası verilmiştir. Eserin Yusuf Ömürlü tarafından hazırlnan ikinci baskısında yeni bestelenmiş bazı ilâhilerle ilk baskıda yer alan ilâhilerin sadece bestelenmiş olanlarına yer verilmiş (İstanbul 1974), Yusuf Ömürlü ve Dinçer Dalkılıç’ın yaptığı son baskısında ise (İstanbul 1988) günümüz bestekârlarının bazı bestelerinin notaları ilâve edilerek bestelenmiş eserlerin notaları ve Kenan Rifâî’nin bütün manzumeleri bir araya getirilmiştir.
- Şerhli Mesnevî-i Şerif (İstanbul 1973, 2000). Mevlânâ’nın Meşnevî’sinin I. Cildinin şerhi olan eser, dergâhtaki mesnevi derslerinde Ziya Cemal Büyükaksoy, Semiha Cemal ve Sâmiha Ayverdi gibi talebelerinin tuttuğu notların daha sonra bir heyet tarafından karşılaştırılarak bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş, derleme bu heyette bulunan Nihad Sâmi Banarlı’nın kalemiyle günümüz Türkçe’sine kazandırılmıştır. Mesnevi şerhleri arasında hususi bir kıymeti olan eser çağımızın dinî-tasavvufî nesir Türkçe’sine güzel bir örnektir.
- Sohbetler (haz. Sâmiha Ayverdi, iki cilt, Ankara 1991-1992, tek cilt, İstanbul 2000). Kenan Rifâî’nin damadı Ziya Cemal Büyükaksoy’un 1922-1925 yılları arasında dergâhta tasavvuf sohbetlerinden “Selâmlık Notları” başlığıyla tuttuğu notlar ve Ziya Cemal Bey’in kız kardeşi Semiha Cemal ile Sâmiha Ayverdi’nin aile içindeki tasavvuf sohbetlerinden derlediği notlardan meydana gelmiştir. Ayrıca Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık adlı kitabın sonunda (s. 294-476) Kenan Rifâî’nin sohbetlerinden derlenmiş bir bölüm bulunmaktadır. Sâmiha Ayverdi’nin Dost adlı eseri Kenan Rifâî hakkında yazılmış bir biyografi olup bu kitap da Sâmiha Ayverdi ve Semiha Cemal’in sohbetlerinden derlediği notları ihtiva etmektedir.