- Baş Sayfa
- Değişik Dil Çeviri Eserler
- Tasavvuf Eserleri
- Talya Esintileri
- Eserlerin Ürünü
- Orijin yazi arşivi
- Ehl Potreleri
26.Mayıs.2008 //Kemal Gökdoğan
Eski Yunan filozofu Platon (Eflâtun) akademi bahçesinde yürüyerek öğrencilerine insanı anlatmaktadır. “İnsan, iki ayaklı, tek kafalı, gören, duyan ve konuşan tüysüz bir hayvandır” der. Bahçe dışından derse kulak misafiri olan Diogenes (Diyojen) hemen bir tavuk alır, tüylerini yolar ve akademi bahçesine ders halkasının ortasına fırlatır..
Nasrettin Hoca’nın hikayesi…
Pazarda bir papağan kuşu satılmaktadır. Hoca fiyatını sorar, beş altın derler. Eve koşarak gider, bir filozof kadar derin düşünen hindiyi kapar gelir. Fiyatı on altın diye bağırır. Hocam derler, bu kuş konuşuyor onun için beş altın değerinde, senin hindi beş kuruş etmez, neden on altın istersin? Hoca beklediği soruyu almıştır. O kuş konuşuyorsa bu hindi de düşünüyor, der.
Büyük İskender’e yaşadığı fıçının içinden “Gölge etme başka ihsan istemem” diyen Diogenes gündüzün ortasında fenerini yakar ve bir şeyler arar. İnsanlar merak ederler, günlük güneşlik havada elinde yanan fenerle ne aradığını sorarlar. Diogenes; “İnsan arıyorum!” der.
Evet… Diogenes’in yolunmuş tavuğu; gören, duyan ve konuşan iki ayaklı, tek kafalı, tüysüz bir canlıdır. Nasrettin Hoca’nın hindisi de düşünmektedir.
Filozoflar, bilim adamları, yazarlar, düşünürler ‘insan’ için ortak bir tanımda anlaşamamışlardır. Her birisi ve her ekol insan için bir tanım geliştirmiştir. Hepsini toplar isek yine de bir sonuca ulaşamayız. Fakat en azından insanın nelerden ibâret olduğu hakkında bir bilgimiz olur.
Bu tanımları kısaca gözden geçirelim.
Filozofların yâni sadece akıl ve dış görünüme göre hüküm verenlerin tanımlarına göre: “İnsanın bedeni cansız zannedilen elementlerden oluşmaktadır. Etin, kemiğin ve kanın yapıtaşı; demir, bakır, çinko, oksijen, hidrojen ve benzeri yüz kadar maden ve gaz çeşididir. Bitkiler bedenimizdeki saç ve tırnaklara benzemektedir. Beş duyumuz, bedenimiz ve hareketliliğimiz de hayvanlara benzemektedir”.
Yüzeysel felsefenin bu tanımını yetersiz gören ve insanın başka bir boyutta yaşayacağına “vahiy bilgisi dışında” inanan filozoflar da vardır. Bunlar ruhsuz olarak tanımlanan bedene “ruh” unsurunu da dahil ederek insanın tarifine biraz daha genişlik getirmişlerdir.
İnsanın çok kısa yoldan “kesin hükümlerle” tanımlanması da yapılmaktadır.
DinDARlar… “İnsan, Allah’ın bedensel olarak yarattığı ve bedenine akıl, irade ve ruh koyup ne yapacak diye baktığı, imtihan ettiği bir canlıdır. Bundan ötesini düşünmek abesle iştigaldir” diye düşünürler.
Maddeciler… “İnsan, doğanın yarattığı doğayı gelişmiş içgüdüleriyle kullanan bir hayvandır. Ruhu yoktur. Ölünce dağılır ve yok olur. Dinciler ve ruhçular yanılgıdadırlar” diye düşünürler.
Ruhçular… “İnsan, ruh ve madde karışımı gibi görünmesine rağmen gerçekte sadece ruhtur. Ruh bir enerji türüdür. Ruh enerjik bir varlık olduğu için yok olmaz, sonsuza kadar dalgalanma ve dengelenme arasında gider gelir” diye düşünürler.
Yukarıda verdiğimiz tanımlar bizim yüzde yüz katıldığımız düşünceler değildir. Fakat içlerinde bilgimizi genişletecek fikirler de yok değildir.
DinDARların blokajlı düşüncesi, maddecilerin ve ruhçuların kişiden kişiye ve zamana göre değişen tutarsız tanımları günümüzde yavaş yavaş değerini yitirmektedir. İnsanlık gelişen ortak bilinçaltına daha uygun bir tanım aramaktadır.
İnsanlığın arayışına yüz yıllık bir süreç içinde doğup gelişen modern matematik ve teorik fizik ağırlıklı “bilimsel düşünce” cevap vermeye çalışıyor. Beyaz önlüklü, dağınık saçlı, kalın gözlüklü bilim insanlarının matematiksel hesapları ve teorik fizik formül çözümleri bizleri şu noktaya getirdi… sûfilerin binlerce yıldan beri işaret ettikleri noktaya…
“Varlık çok boyutlu tek bir yapıdır”.
Aslında şu anda geldiğimiz nokta; Hz. Âli (k.v.)’nin on dört asır önce söylediği “NOKTA”dır. O “nokta” Resulullah a.s.’ın işaret ettiği “yokluk/fakr” gerçeğidir. O “gerçek” salt ilim boyutudur… sadece “DATA” (ilim/bilgi) demek de yeterlidir.
İnsanın tanımını ararken, tanımlanamaz olduğunu anlıyoruz ve evrenin tanımına kadar sürükleniyoruz. Evreni de tanımlayamıyoruz ve evrenden salt ilim boyutuna yâni “DATA”ya kadar sürükleniyoruz.
“DATA”nın tanımını anlayabiliyor muyuz?
“Evet anlıyoruz” der isek… sürüklenecek, gidecek başka bir şey kalmaz ve düşüncemiz “blokajlanır”.
“Hayır anlamıyoruz” der isek… anlamak için sürüklenmeye, “NOKTA”yı açmaya, uzatıp “Elif” yapmaya, yay gibi büküp “B” yapmaya ve diğer harflere dönüştürmeye başlarız.
Harfleri hecelere, heceleri kelimelere, kelimeleri cümlelere, cümleleri de düşüncelere çeviririz. Ve tekrar başladığımız noktaya geri döner “İnsan Nedir” diye yine sorarız. Tekrar aynı kısır döngüye düşeriz… Hz. Âli (k.v.)’nin sesi kulaklarımızda yankılanır: “İlim tek bir nokta idi onu câhiller çoğalttı”.
Bahsedilen câhiller (???); Diogenesler, Nasreddin Hocalar, İbn Arabîler, Mevlânalar olsa gerektir. Yüz yılımızın modern matematikçileri, teorik fizikçileri de “câhiller” (???) zümresinden olup “nokta”yı çoğaltmaya devam ediyorlar.
Zannedersem “câhiller”(???) bizleri ilmin ve cehlin olmadığı… “DATA”nın da ötesindeki “ÂM”ya (*) doğru sürüklüyorlar.
Belki aradığımız tanımımız oradadır.
Belki de Hz. Mevlâna: “İnsan aradığı şeydir” diyerek bizi sürüklenmekten kurtarmak istiyor.