ÖLÜMÖTESİ YAŞAM GERÇEĞİ NASIL OLACAK?



28 / Haziran / 2009  // Saim yusuf... //

OKUmak fırsat : kENDİNİ Tanımak için...
Dünyada bir beden ve ruhla varız. Ruhumuzun olduğuna hepimiz iman ediyoruz. Hatta bazılarımız bilimsel gelişmelerden esinlenerek ruhumuzun da olduğunu ikan düzeyinde keşfetmiş durumda. Bazı bilimsel gelişmeler ruhun varlığının işaretlerini, bazılarımızın düşünce dünyasına sunuyor. Ve onlar imanlarını böylelikle ikana taşımış oluyorlar.
 
Bazılarımızda iman, bazılarımızda da ikan hali ile; dünyada bedenimizle birlikte ruhumuzun da olduğunu hepimiz kabul ediyor. Bu konuda iman edenler olarak aramızda görüş ayrılığı yok.İman edenler arasında görüş ayrılığı, ölümden sonraki halimizin ne olacağı konusunda gibi görüküyor. Bazılarımız ölüm ötesinde sadece ruhumuzun olacağı, bazıları da ruhumuzla birlikte ayrıca bedenimizin de olacağı, bazımız ise ruhumuzun zaten bedenimiz olacağı görüşlerini taşıyor.
 
Ölüm ötesinde sadece ruhumuzun olacağı görüşünde olanlar, “ruhumuzla birlikte bedenimiz de olacak” diyenler tarafından eleştiriliyor. Eleştiriler, sadece ruhsal hayatın yavanlığı, ölüm ötesinde sunulan nimetlerin gerçekliği, bedensiz bir hayatın sıkıcılığı, ayetlerde her şeyin sırf misal, sembol, mecaz olmadığı… şeklinde yer alıyor. Kur’an ve hadisler de onların eleştirilerine kendilerince sağlam dayanak oluşturuyor.
 
İkici bir görüş olan ölüm ötesinde beden ile de olunacağını savunanlar da; “bedenimizle değil, ruhumuzla olacağız” diyenler tarafından eleştiriliyor. Eleştiriler, dünya hayatının geçiciliği, madde aleminin sona ereceği, bedenin ortadan kalkacağı, ayetlerin birebir gerçek olarak alınmaması, misal, sembol, mecaz olarak değerlendirilmesi gerektiği, ibadetlerin bedensiz ruhsal hayata hazırlık maksadını da taşıdığı… şeklinde yer alıyor. Onlar da Kur’an ve hadislerden eleştirilerine kendilerince sağlam dayanak oluşturuyorlar.
 
“Ruhumuz zaten bedenimizdir” görüşünde olanlar ise; pek anlaşılmadıklarından eleştiriye de pek uğramıyorlar. “Ruhumuz bedenimizdir” derken, “Şu an dahi ruhumla varız, ruhumuzu beden olarak mı algılıyoruz? Ölüm ötesinde de yine ruhumuzla var olacağız ve onu bir beden olarak mı algılayacağız?” şeklinde bu sözü anlamaya dönük sorulara muhatap oluyorlar.Beden ve ruh diye iki yapının olmayıp, ruhun kendisini beden olarak algılattığını savunuyorlar. Bu görüş ya tam anlaşılamıyor, ya da bu görüş tam oturmamış diye değerlendiriliyor. Onlar da Kur’an ve hadislerden “ruhumuz bedenimizdir” görüşüne sağlam kanıt gösteriyorlar.
 
Tespit edebildiğim kadarıyla bu şekilde üç ayrı genel görüş var, belki de benim tespit edemediğim daha nice görüşler de olabilir. Dünya üzerinde şu an biz insanların oluşumuna bilim,  Kur’an ve hadislerden yararlanarak baktığımızda; insan rahimde siperm, kan pıhtısı, hücre, beden gibi aşamalardan geçerek var oluyor. Ve anne karnında yaklaşık 120. günün sonunda bedende ruh oluşuyor. Ve insanlar tarafından bu ruhun oluşumu değişik şekilde ve manalarda yorumlanıyor. Her ne şekilde yorumlanırsa yorumlansın sonuçta orta bir payda var ve o da insan bedeninin bir ruha sahip olması.
 
Ölüm denen tadılası olayla birlikte mahiyeti tam olarak bilinemeyen ruh bedenden ayrılıyor. Beden yeryüzünde çürüyor, dönüşüyor, geldiği yeryüzüne karışıyor. Buraya kadar iman edenlerin hepsi genelde, ortak paydada aynı fikirde. Görüş ayrılıkları bundan sonra ayrıntılarda oluyor, ama bu ayrıntılar da çok farklı görüş ayrılıklarını oluşturuyor. İman edenlerin hepsi kabir alemine, kıyamet gününe, mahşer gününe, sıratı geçişe, cehenneme ve cennete inanıyor. Ortak paydalar aynı, ama bu süreçlerin nasıllığı ve yapımızın nasıl olacağı konusunda fikir ayrılıkları, değişik yorumlar var.Ve ayrıntılar konusundaki bu değişik fikirlerin düşünülmesi ve paylaşılmasında bir sakınca yok, çünkü iman güçlendirilmeye ikana taşınmak isteniyor.
 
Şimdi dünya üzerinde oluşuma, yaratılıma baktığımızda, tıkır-tıkır işleyen bir sistem, hikmetli bir mekanizma, sağlam-kopuksuz bir ilim, sarsılmaz-sapmasız bir kudret, dengeli-düzenli bir irade bilincimize yansıyor.Yani; ismi Allah olan oluşumu, yaratımı dıştan yapan, dıştan müdahale eden bir tanrı değil; yaratımı, oluşumu sistemiyle var eden, yaratılanla yaratan bitmez-tükenmez bir KAYNAK.
 
Allah’ın her işi, oluşumu hikmetli, sebep-sonuç, sonuç-sebep şeklinde zincirleme bir yarattığıyla yaratım söz konusu. Bu açıklamadan şuraya gelmek istiyorum:Ölümün tadılmasıyla yalnız kalan ruhun da beden sahibi olması, onun için de bedenin yaratılması için bir süreç, bir ilim, bir hikmet, bir sistem, bir mekanizma gerekli görülüyor.Çünkü Allah dışımızda bir tanrı değil, sihirbazlık yapmıyor, her şeyi yarattığı sistemine göre belli bir süreçten geçirerek, belli bir zaman alarak yaratıyor, sünneti, adeti, tarzı bu.
 
Yaşanan gerçek bu ise; demek ki ruhlarımıza da birden, elbise gibi beden giydirilmeyecek. Nasıl ki, anne rahminde belli bir süreç, ve zaman geçip, belli bir sistemle bedenimizde ruhumuz oluşturulmuşsa,  aynı şekilde de ölümün tadılmasıyla birlikte ruhumuzda belli bir süreç, belli bir zaman ve belli bir sistemle bedenimiz oluşturulacaktır. Çünkü, Allah her işini bir sisteme, bir sürece, bir zamana bağlamıştır. Allah sihirli değnekli, sihirbazlık yapan bir tanrı değildir.
“Dünyanın hikmet, ahretin kudret yurdu olması”; Allah ahrette hikmetini sergilemeyecek manasında değildir.Allah tüm isimleri gibi hikmet dolu Hakiym ismini de her zaman her yerde sonsuza kadar sergileyecektir.Çünkü “Allah’ın Sünnetinde değişim olmaz”, burada nasılsa orada da benzer şekilde işleyecektir. Ki ahrette kudret açığa çıktığı gibi, dünyada da Allah’ın kudreti her zerrede açığa çıkmaktadır.
 
“Dünya hikmet, ahret kudret yurdudur” sözündeki mana insana dönük olup, dünyada insan işlerini daha çok hikmetle yürütürken, daha çok hikmeti kullanıyorken, ahrette insan işlerini daha çok kudretle yürütecek, daha çok kudretini kullanacak, olmasını istediğini, dilediğini çok kısa bir sürede, düşündüğü anda “ol”duracaktır, manasındadır. Düşüncenin gücüne ve hikmetine tabi olacaktır. Şu an dahi düşüncenin gücünü kullananlar ahret-kudret yurdunda yaşamaya, onu tatmaya başlamışlardır. Dünya-ahiret yurdu, ilim-kudret boyutudur, ne ilim kudretsiz, ne de kudret ilimsiz olmaz, birinde takılı kalan kurtuluşu bulamaz.
 
İnsanın ölümü tatmasıyla; kabir alemi, kıyamet günü, mahşer günü, sıratın geçilmesi, cehennemden kaçış, cennete varış süreçleri, süreleri, şu an için hafsılamızın alamayacağı zamanlar ve değişim süreçleri söz konusu. Yani ruhun bedene sahip olması, ruh için bedenin oluşması süreçsiz, bir anda olmayacak. İnsan ölümü tatmasıyla birlikte tek bir değişime, sürece, zamana tabi değildir. Kabir aleminde beden algısı farklı, mahşerde farklı, cehennemde farklı, cennette farklı olup; bu süreçlerden geçip, uzun zamanlar alacak, değişimlere uğrayacaktır.
 
Yani insan için süreçler, değişimler, zamanlar söz konusu olacaktır. Yer bir başka yer, gök başka bir gök olacaktır, kıyametin kopmasıyla birlikte yer ve gökte değişime uğrayacak, ya da başka bir ifadeyle evrime uğrayacaktır. Ve bu evrimle birlikte, kabir aleminde bulunan ruhlar bu evrimleşme sürecinin oluşturacağı bir bedene sahip olacaktır. Oluşacak bu yeni bedenler; kimilerinde azap, sıkıntı, yanmalara sebep olacağı için nar beden; bazılarında da mutluluk, huzur, sevinç oluşturacağı için nur beden olarak adlandırılmaktadır. Bu süreçte nar bedende olanlar cehennemde, nur bedende olanlar da cennette olmuş olacaktır. Nar bedenden kurtulup nur bedene kavuşma sürecine ise, sıratı geçiş denmiştir. Cehennem herkesin güzergahı üzerinde olup, sırat-ul müstakim üzere olanlar cennete kavuşacaklardır. Asıl amaç daha dünyadayken yaşanılan cehennemi, yürünen sıratı, kavuşulan cennetin fark etmek, bu kavramları sadece uzaklara ötelememektir.
 
Ölüm ötesiyle karşılaşılacak aşamaları bir misalle açıklamaya çalışalım, misalimiz oruçtan olsun:. Oruca sahurda yeme-içmeyle hazırlanıyoruz. Gündüz orucumuzu tutuyor, akşam iftarda yeme-içmeyle orucumuzu açıyoruz. Yani, sahur-oruç-iftar şeklinde üç genel aşama var. İnsanın önünde de dünya-kabir ve cehennem-cennet şeklinde üç aşama görüküyor. Dünya süreci sahura benziyor, yiyip-içiyoruz,… serbestiz. Kabir ve cehennem süreci oruca benziyor, yiyip-içemiyoruz, yasaklıyız, arınıyoruz. Cennet süreci iftara benziyor, lezzet alarak yiyip-içiyoruz, serbestiz.
 
Dünyada bedenimiz ve ruhumuz var, yiyebiliyor, içebiliyor...uz.Kabir ve cehennemi süreçte sadece ruhumuz var, yiyemiyor, içemiyor,...uz. Cenneti süreçte hem bedenimiz hem de ruhumuz var, dünyadakinden farklı bir bedene sahibiz, yememiz, içmemiz,... de farklı, daha güzel, sürekli, elemsiz, eksiksiz, tamamen lezzetli...
 
Ölüm, kıyamet, mahşer, sırat ise bu aşamalar arasındaki geçiş süreçleri. Ölüm dünya aleminin bitip kabir aleminin başlama, niyetlerin kontrol edilme süreci; sahurun bitip oruca niyet edilmesi misali gibi. Kıyamet ve mahşer günü, kabir aleminin bitip cehennem aleminin başlama süreci; ouruca niyetin tamamlanıp oruca başlanması süreci gibi. Sırattan geçiş ise cehennemden geçip cennete kavuşma süreci; orucun tutulup iftara doğru yönelme süreci misali gibi. İftarın yapılması ise kevser denilen cennet havuzuna girilip yeni bir bedenle var olma süreci misali gibi...
  
Ölüm ötesi tüm bu süreçlerde bedenimiz değişiyor. Dünyada spermken farklı, kan pıhtısıyken farklı, hücre iken farklı olup, anne karnında değişip durmuştuk. Spermken, kan pıhtısıyken, hücre iken kendine has bir şekilde beslendiğimiz, dünyadaki gibi yiyip içemediğimiz gibi; kabir, mahşer, sırattan da geçişte kendine has irademiz dışında fark edemediğimiz bir beslenme söz konusu olup, cennete ulaşmadan yeme, içme… lezzet alma söz konusu olmayacaktır. Ne zaman ki, tüm bu süreçlerden geçip, cennet için gerekli bedene sahip olursak nimete kavuşacağız, bu hale kavuşmadan ihtiyacımızı gidermek için yönelinen her şey bize acı, elem verecektir.
 
Bu yazımız içerik olarak diğer yazılarımızdan farklı bir yazı oldu. Bu konularda bir de biz fikir beyan edelim dedik. Hatalar benim, tefekkür ve yorum size aittir.Selam zahir olsun…