Otomatik Zikir !..
18.Temmuz.2008 // Kemal Gökdoğan ( kemalgokdogan@gmail.com )
Allah her insanı kendisini tanıması için var etmiştir. Bu kural dışında hiçbir insan yoktur. Rasullerin, Nebîlerin ve fıtratında Velilik olanların da Allah’ı tanıması için var edildiğini yine onların açıklamalarından anlıyoruz.
Bir İslâm beldesinde doğmayan, Hz. Muhammed. a.s’ın açıkladığı Allah ismini hiç duymayan insanlar dahi hangi devirde var olursa olsun onlar da yine Allah’ı tanımak için bu yeryüzüne gelmiştir.
Bir İslâm beldesinde doğup Hz. Muhammed a.s.’ın anlattığı Allah ismini duyup o ismin sırlarına eremeyen Müslümanlar da yine Allah’ı tanımak… fakat takdir olunduğu gibi tanımak için var olmuştur.
Dünyanın neresinde, hangi dinden, hangi anne babadan doğarsa doğsun… dili ne olursa olsun o insan için iki ihtimal vardır:
1. Allah’ı; ya Hz. Muhammed a.s.’ın anlatım mantığındaki esaslara göre tanır… ya da
2. Allah’ı; atalarının inandığı bir tek tanrı ve ya tanrılar mantığına göre tanır.
Bu iki ihtimal için din, dil, ırk ve coğrafya ayrımı yoktur. Bir insan Kâbe’nin bahçesinde doğabilir fakat Allah’ı atalarının inandığı ve anlattığı tek tanrı gibi anlayabilir. Bir başka insan Çin’de doğar, dili Çincedir, milyonlarca Çin tanrısı ve tanrıçası inancı içinde yaşar. Tapınaklarda bu inancın eğitimini alır. Fakat Allah sınırsız adaleti ve her kuluna sonsuz hitap tarzlarından bir hitap tarzı ile ona ulaşarak kendisini AHAD VARLIK olarak algılatır.
Allah’ı tanımanın bir ismi de Allah’ı zikirdir. Zikir kelimesinin asıl anlamı HATIRLAMAKtır. Hatırlamaktan kasıt Allah’ın varlığını kendi nefsinde fark etmektir. Bu fark ediş çeşitli yollarla olur.
Bazı kelimeleri tek tek tesbihle ve ya sayı ile tekrar ederek Allah hatırlanmaya yani fark edilmeye çalışılır. Rasullerin ve sahabelerinin/havarilerinin/yakın dostlarının dahi kendilerine göre tekrar ettikleri isimler, cümleler olmuştur. Bu tekrarın amacı Allah’ı tanıma sürecini başlatmak, geliştirmek ve sonsuza kadar O’nu tanımaya başlamaktır.
Allah’ı zikir yollarından birisi de BİLGİ ile O’nu tanımaya çalışmaktır. Bilgi kavramını kullanınca bazı insanlar hemen; “ İLİM ve İRFAN yanında bilgi de ne oluyormuş? Şeytan da bilgili idi ama bilgisi onu kurtaramadı. Sen kalbdeki ilme ve irfana bak! Sana nur ile gelecek olan feyize bak!..” gibi itirazlarda bulunuyor.
Dedikleri doğrudur. İLİM (Rasullerin doğuştan getirdiği bilgi) ve İRFAN (Rasullerin Allah’ı tanıyan akıl ve kalb kapasitesi) bizim diz çökerek önce ezberlediğimiz sonra şartlandığımız ve sonra ilim zannettiğimiz BİLGİ’den üstündür.
İslâmın altıncı şartı olsaydı haddini bilmek olurdu… diye bir söz vardır. İslamın sadece beş şartı olduğu doğru değildir ama sözün işaret ettiği anlam doğrudur. Önce Rasul, Nebî ve Velî olmadığımız gerçeğini bileceğiz. Yani haddimizi bileceğiz. Sonra da dizlerimizin üstüne çöküp ya da masada dirseklerimizin üstüne yaslanıp önce BİLGİ sahibi olacağız. Önce BİLGİ ismindeki gıdayı midemize indireceğiz. Sonra hazmetmeye çalışacağız. Bilgi hazmolursa İLME ve İRFANA dönüşür. Hazmolmazsa HADDİNİ BİLEMEMEYE dönüşerek kendimizi İLİM, İRFAN ve KALB EHLİ olduğumuz yanılgısına sürükler. Sonra… Sonrası mâlûm; biraz önce “ Şeytan da bilgili idi ama kurtulamadı” diye bir cümle yazmıştık.
Şeytan HUZURDAN KOVULDUĞUNU anladı ama insan anlayamaz, hâlâ huzurdayım zanneder…
Yalnız şuna da dikkat edelim ki hemen kafamızdan falanca kişi işte bu tanıma uyuyor dememeliyiz. “Eğer falanca kişi kendisini ilim irfan ve kalb ehli zannediyor fakat aslında o huzurdan kovulmuştur” hükmünü veriyorsak biz de aynı hükme düşeriz. Bu tanım bir kişiyi anlatmak için değil, bir gerçeği hatırlatmak içindir. Allah’ın huzurundan başka huzur, Allah’ın mülkünden başka mülk yoktur ve tüm kovulmalar ve tard edilmeler Allah’ın bir huzurundan başka bir huzurunadır. Hiç kimsenin Allah’ın huzurundan çıkış imkânı yoktur.
Kelime ve ya cümle tekrarlarıyla yapılan zikirler ya da BİLGİ yolu ile yapılan zikirler sonuçta insanı Allah’ın huzurlarından bir huzura mutlaka YÜKSELTİR. Hem bilgi hem de isim/kelime/cümle zikri beraber olursa bilginin hazmi daha kolay olur.
Bilgi ve kelime zikri yapmayan… müşrik olan, putlara tapan, hiçbir şeye tapmayan… hattâ Allah’a ve ya tanrıya inanmayan insanların durumu nedir?
Her insan Allah’ı tanımak için var edilmiştir demiştik. Onların Allah’ı tanıması da o yöndedir. Allah sınırlı mı ki de sadece şu tarzda bilinir başka tarzda bilinemez diyelim?
Bırakın her insanı her canlı birim Allah’ı her an tanımak için OTOMATİK ZİKİR hâlindedir. Her birim her an Allah’ı zikretmektedir… yâni her birim her an Allah’ı tanıma hâlindedir. Her birimin yaşadığı her tatlı ve ya acı olay Allah’ı o şekilde zikridir/tanıma sürecidir.
Bu sürece Rasuller ve Kâmil Velîler de dahildir. Hatta onlar Allah’ın “Allah” isminin her mânâsıyla TAM BİR DENGE halindeki tecellileridir. Onlar dengeli varlıklar/tam/kâmil varlıklar oldukları halde onlar da OTOMATİK ZİKİR sürecine tabidirler. Onlar da bizim gibi acı ve ya tatlı olaylar yaşayarak Allah’ın sonsuzluğunu sonsuza kadar bu şekilde de ZİKİR SÜRECİNDEDİRLER.
Özellikle Hz. Muhammed a.s. her Rasulden ve Velîden daha da dengeli/tam/kâmil olduğu halde her birim gibi her yaşadığı olay ile ALLAH ismini otomatik olarak zikretmiştir. Bu zikrin ulaştıracağı bir makam ve son olmadığını da bildirmiştir. Demek ki Allah’ı otomatik olarak zikre bu dünyada devam ettiğimiz gibi öbür dünyada da yaşayacağımız acı ve tatlı olaylarla devam edeceğiz.
Bazı tasavvuf büyükleri sesli (cehrî), bazıları sessiz (hâfî) zikirler önermiştir. Sonuçta her yol aynıdır. Meselâ Muhammed Bahâuddin Şah-ı Nakşibed’e kadar sesli ve sessiz zikir genellikle birlikte yapılırdı. Şah-ı Nakşibendî tam sessiz zikir sistemine dönmüş ve sevenlerine önermiştir.
Bu yol ayrımından sonra bir padişah ülkesinde sesli zikri yasaklamış ve herkesi sessiz zikre zorlamıştır. Bu baskı bir Nakşibendî büyüğünün kulağına gider ve der ki…
“Ey padişahım! Sessiz zikir çekenin zikrini melekler, cinler ve insanlar işitemez. Nakşînin sessiz zikrini sadece Allah işitir. Biz duyduk ki siz sessiz zikir çekiyormuşsunuz? Bu nasıl bir Nakşî zikridir ki Allah duymuyor da biz dahil tüm ülkedeki insanlar duyuyor?”
Bu cevap üzerine padişah ettiği hatayı anlar ve baskıyı kaldırır.
Nakşibendî ekolünün büyük bir kesiminde zikre beş bin Allah kelimesi ile başlanır. Zamanla yirmi bine kadar kademe kademe geçilir. Kalb ve diğer latifeler üzerine yâni yedi şakrayı/nefs basamaklarını sembolik olarak ifade eden vüvudun belli noktaları üzerinde sessiz olarak tesbihli zikir yapılır. Sağ işaret parmağı ile tesbih taneleri tek tek çok hızlı… saniyede iki-üç sefere yakın bir hızda çekilir. Tesbih vücudun yedi nefs noktasında sırayla gezdirilerek yüz bir bine kadar tamamlanır. Zikir esnâsında yüz bir örtü ile (tülbent/taylasan) ile örtülür. İnsanların olmadığı gizli bir yerde zikir sessiz zikir yapılır. Yüzün ve başın örtülmesi, yalnızlıkta sessiz olarak zikir çekilmesi, zikrin melekler, cinler ve insanlar tarafından dahi algılanmaması gerektiğine işaret eder.
Sesli zikir (cehrî zikir) ehli bazı zâtlar Şah-ı Nakşibendi ekolünü bu gizemden dolayı eleştirirler. Derler ki; “Sadece ALLAH isminin zikri insan kalbine bir açılım yapmaz. Allah’ın diğer isimlerini, bazı âyetleri ve bazı hadis duaları da zikretmek gerekir. Hem de insanların zikir ehillerini tanımaları gerek ki diğerlerine örnek ola!”
Şah-ı Nakşibendî ekolünün büyükleri de bu eleştiriye (mealen) şöyle cevap verirler;
“Haklısınız. Sadece Allah zikri kalbde ve diğer latifelerde açılım yapmaz. Hele bu dünyada bu sessiz zikrin eseri hiç anlaşılmaz. Bizim zikrimizi bu dünyada duyamayan melekler, cinler ve insanlar öbür dünyada yine duyamayacaklar ve bizi zikirsiz zannedecekler. Hatta bizim zikrimizi Allah duyduğu halde bizim sırrımızı aşikar etmemek için mahşerde herkesin önünde bize zikir çekmemiş muamelesi yapacak. Ve bizim zikrimiz böylece sadece ALLAH İÇİN kalacak…”
Sadece ALLAH isminin zikri çok zor bir yoldur. Çünkü ALLAH ismindeki diğer tüm mânâlar olduğu gibi şişer. Sâkin bir insanı çok daha sâkin yaparken sinirli bir insanı çok daha sinirli yapar. Allah’ı tanrı zannedenin tanrı zannını olduğu gibi şişirirken Allah’ı AHAD VARLIK olarak algılayanın algısını da olduğu gibi şişirir.
Allah’ın diğer isimlerini kişisel özelliklerine göre tesbit edip zikretmek bu dünyada hemen açılımlara vesile olur. Bilgi destekli bir zikir sürecine girilirse ALLAH ismi de HAFÎ olarak zikredilmiş etkisi yaratır. Ya da ömrümüzde en az bir kez YÜZ BİN İHLÂS sûresini gücümüzün yettiği zaman içinde okumak ALLAH ismindeki tüm esmâları dengeli bir şekilde açığa çıkarma sürecini başlatabilir… bilgi destekli olursa.
Zikir ve güzelliklerinden birkaç damla sunmaya çalıştık. Hiç kimsenin, “Ben falanca gibi zikir çekemiyorum… falanca gibi ehil birisinden özel zikir reçetesi alamadım… zikirde tam dengeye nasıl ulaşacağım?” gibi şeylere üzülmesine gerek yok.
Çünkü;
Zikirde son nokta yok,
Zikirde tek formul yok,
Zikirde… ehlini bulamadım ben ne yapacağım adaletsizliği yok,
Zikirde, sen yanlış zikir yapıyorsun suçlaması yok…
Günümüzde özellikle HERKESİN ŞEYH OLDUĞU HİÇ KİMSENİN MÜRİT OLAMADIĞI günümüzde “ehil zât”a ulaşmak şansı sıfıra yakındır. Bu durumda yine üzülmeye gerek yok. Dileyen dilediği gibi… bilinen ve tavsiye edilen esmâ zikir önerilerinden dilediğini uygular. Zikrini BİLGİ İLE DESTEKLER, OTOMATİK ZİKİR halini fark etmeye çalışır, güzel ahlâkı yaşamaya çalışır, gücü ölçüsünde ibadetini yapar ve tüm bu alınan gıdaların hazmedilerek İLİM VE MÂRİFET nuruna dönüşmesi gerçeğini hissetse de hissetmese de yaşar. Bu ışıltıyı veren kişiye ALLAH’ın GAYB ERENLERİ çok değişik yollar ile ulaşır ve sahip çıkar.
Zikrin sonucunu meleklerin, cinlerin ve insanların fark etmesi gerekmez. Biz kendimiz fark edelim yeter. Zikir ehli olduğumuzu Allah ve Allah’ın her devirdeki gerçek dostları bilsin yeter. Yeter ki “ZİKİR EHLİ OLDUĞUMUZU FARK ETMEK… ZİKRETMEYEN BİR VARLIK VE YANLIŞ ZİKİR ÇEKEN BİRİMLER GÖREMEMEKLE BAŞLAR” kuralını iyi fark edelim.