- Baş Sayfa
- Değişik Dil Çeviri Eserler
- Tasavvuf Eserleri
- Talya Esintileri
- Eserlerin Ürünü
- Orijin yazi arşivi
- Ehl Potreleri
| ALLAH böyle dilemiş; koşullar, gerekler tespit edilmiş; koşullar sağlanmış, gerekler yerine getirilmiş; Mi’rac gerçekleşmiştir!…. “ALLAH dileseydi, Efendimiz olduğu yerde bir anda Rabbine eremez miydi?” sorusu akıllara gelebilir… ALLAH dileseydi yapardı; dilemedi ve yapmadı… İlk vahiyde Cibril’e zor dayanan yürek, Rabbe nasıl dayanırdı; alıştırılmalı, zamanı ve sırası dikkate alınmalıydı… ALLAH adeta bir tanrı olmadığını göstermek için, Sunnetullah dersi vermiştir!… ALLAH dilemiş ki; sonsuz alemlerin içinde bir alem olan dünyamız hikmet yurdu olsun; ahiret ise kudret yurdu olsun… Astrolojik etkiler gibi; genetiğin de insan üzerindeki etkisi çok büyüktür... ALLAH; Efendimizi tertemiz olan Rasul soyundan; genetik mirasla donanımlı olarak yaratmıştı… Yani; gereklerin en önemlisi olarak da; en üstün insan olan Efendimizi, gerekli beyin ve ruh gücüyle yaratmıştır… Efendimizin büyüklüğü; ALLAH tarafından rahmete ermişliği bu manada değerlendirilmelidir… Sistemde bir tanrıya yer yoktur!... Dinimizin ilk önce; inançsız bir topluma değil de; putlara tapan bir topluluğa gelmesinde ibretler vardır!... “La ilahe illallah” diyen cennetle müjdelenirken; şirk ehlinin cehennemlik oluşunda ibretler vardır!… Sözde bu kadar çok insan iman ederken; çoğunluğun cehenneme gireceği sözünden çıkarılacak dersler vardır!… Tanrı ile aldanmayalım; Sünnetullah’dan geri kalmayalım!… İslam; insanlar tapınmasın diye, öncelikle tapanlar için inzal olmuştur!... Salata tapınma için değil; tapınmama bilincini taze tutmak için devam edelim!... En büyük ve sürekli olan put; alışkanlıklardır ve insan her şeyi çok çabuk alışkanlık edinir!... Salatımız bizi bu alışkanlıklardan arındırsın; bilinç yüzümüzü “alemlerin Rabbi ALLAH”a döndürsün!… Bu yazımızda Efendimizin(as) Mi’rac hadisini kaldığımız yerden, kapasitemiz yettiği kadar yorumlamaya devam edeceğiz… |
| Hatalar bizden… İsabet kaynaktan… |
YORUM:
Beyt-i Ma’mur Kur’an-ı Kerim’de Tur Suresi 4. ayette geçer…(Vel Beytil Ma`mur;/Beyt-i Ma’mur’a)… Efendimiz(as) Beyt-i Ma’mur’u bir hadiste şöyle açıklar:
“Beyt-i Ma’mur Sema’dadır... Ona <Durah> denilir... Beyt-i Haram’ın (Ka’benin) hizasında onun mislidir... Eğer düşecek olsa Onun (Ka’be’nin) üzerine düşer... Her gün Oraya yetmiş bin melek girer, bir daha dönmezler”.
Bu yüzden; Beyt-i Ma’mur’a “meleklerin Kabe’si” de denmektedir… Kabe nurani yapısını; Beyt-i Ma’mur’dan alır… Kabe; semadaki Beyt-i Ma’mur’un dünyaya yansımasıdır… Daha açık ifadesi ile Beyt-i Ma’mur; dünyada Kabe olarak algılanır… Yani; aslı ALLAH’ın esma terkibi olan tek şey; semada melekler indinde Beyt-i Ma’mur, dünyada insan indinde Kabe olarak değerlendirilir!...Bundan dolayı Efendimiz; Beyt-i Ma’mur hakkında “Beyt-i Haram’ın(Ka’benin) hizasında onun mislidir” demiş ve “Eğer düşecek olsa onun(Ka’benin) üzerine düşer” diye eklemiştir… Senin bedeninin enerjinin yoğunlaşması ile var olması misali; Kabe de Beyt-i Ma’mur ile var olur… Enerjin ortadan kalksa bedeninin yok olması misali; Beyt-i Ma’mur ortadan kalksa Kabe de yok olurdu…
Ayrıca tasavvuf ehli Beyt-i Ma’mur’u(imar edilmiş ev) insanın kalbi/şuuru olarak da manalandırmıştır… Beyt-i Ma’murun yedinci semada olması, Kabeyi onaran hanif dinin önderi Hz. İbrahim’in ismiyle anılması tesadüf değildir… Sadece yedi nefs mertebesinin sonuna gelenin, kalbini tam manası ile imar ettiği düşünüldüğünde; Beyt-i Ma’mur için tasavvufçular tarafından kalb denmesindeki isabet anlaşılmış olunur…. Bu yedi nefs mertebesini geçen; Hz.İbrahim’in hanif(tanrı tanımaz) makamına ulaşır… İnsanın kalbi; onarılması gereken en önemli evdir… İnsanın kalbine Beytullah/Kabe denmesi de boş değildir… Kalb/şuur denen o evde “hiçbir yere sığmadım, kulumun kalbine sığdım” diyen ALLAH var… Her şey şuurla var; şuur ise ALLAH’la var… Yedinci sema, Beyt-i Ma’mur, Hz. İbrahim, Kabe, kalb; her yol ALLAH’a çıkar…
Efendimiz yedinci semada İbrahim(as) ile karşılaşıyor…Hz. İbrahim sırtını Beyt-i Ma’mura dayamış…Efendimiz yedinci semadan Beyt-i Ma’mur’a geçiş yapıyor… Beyt-i Ma’mur; meleklerin mekanı!... Beyt-i Ma’mur’a meleklerden başkası giremez; Beyt-i Ma’mur’a giren kendini melek olarak idrak eder!... Meleki/enerji boyutuna giren meleki/enerji varlık olur!…Bir insan bedeni oraya giremez; o boyutta et-kemik beden olmaz!.. Cebrail(as) nasıl dünyada Efendimize insan suretinde de görünmüşse; meleki boyutta da Efendimiz meleki yapısıyla kendini bulmuş, meleki yapıda görünmüştür!... Nasıl ki; hücre boyutunda maddenin; atom boyutunda hücrenin; enerji boyutunda atomun ismi dahi anılmaz ise; meleki boyutta da diğer boyutlar yok hükmündedir… O boyutta her şey meleki özellikleriyle vardır…
Efendimiz Beyt-i Ma’mur’da kendisini bir beden olarak değil; meleki/enerji yapıda algıladığına göre; “Beyt-i Ma’mura girdim, namaz kıldım” ifadesini nasıl anlamalıyız?... O Beyt-i Ma’mur ki; “Ona her gün yetmiş bin melek girer de, bir daha kıyâmete kadar hiç sıra gelmez ..” !... Peki ne yapar bu melekler?... Namaz kılarlar!... Nasıl yani?... Meleklerin bizim gibi bedensel yapıları olmadığına göre; kıldıkları namaz da bizimki gibi değildir!... Şu an hücrelerimiz, atomlarımız… namaz kılıyor desem!... Meleklerin kıldığı namaz daha anlaşılır olur mu?... Melekler de namaz kılarlar, yani kendinden sonraki boyutları ve oluşları meydana getirirler!... Tüm varlık ve oluşlar meleki yapıyla var olur; bu olaya da meleklerin namaz kılması denir!... Efendimiz de Beyt-i Ma’mur’da meleki yapısıyla namaz kılmıştır!... Yani Kabe’sini/kalbini/şuurunu imar ettiği evde; kendini meleki yapıda bulmuştur!…
HADİSİN DEVAMI:
Sonra Cibril beni öyle yükseklere çıkardı ki, yazı yazan kalemin cızırtılarını duydum..
Nihâyet Sidre-i Münteha`ya geldim.. Burada Cibril bana:
-İşte burası Sidre-i Minteha`dır !..
Ben, buradan parmak ucu kadar ileri gitsem, yanarım !.. dedi..
Nihâyet Rabbım`la karşılaştım ..
YORUM:
Aşağıdaki iki ayet ve bir hadis B-Meal’den seçtiklerimizdir:
Kalem Suresi 1-) Nuuun velKalemi ve ma yesturun;/Nun (Evrensel Enerji) !... Kalem’e (Akıl’a) ve satır satır yazdıklarına (kader’e) kasem ederim ki,
Alak Suresi 4-) Elleziy’alleme BilKalem;/O (Rabbin) ki, (O Rabbani özellikleri ve o genetiği) (Bi-) Kalem (?) ile ta’lim etti.
Bir hadis: “Nun, Levh-i Mahfuz’dur... Kalem, yayılan nur’dandır”.
Nun evrensel enerji; Kalem ise evrensel akıldır… Satır satır yazılanlar ise; evrensel enerjinin evrensel aklı ile açığa çıkardığı tüm boyutlar ve canlılarıdır… Şahit olduğumuz, kendisinde şüphe olmayan kainat kitabı, Kalemin satır satır yazdıklarından olduğundan üzerine yemin edilmiştir… ALLAH’ın kaseminin/yemininin mantığında; yemin edilen şeyin tarafımızdan şahit olunan şey olmasıdır… ALLAH’ın yemini; gerçeklerimiz üzerine kuruludur… Efendimiz; Kalemin satır satır yazdığı boyutlara yaklaşıyor… Efendimizin şuursal yolculuğu olan Mi’racı, Cibril özelliği/zorlama melekesi/enerji baskısı ile; Sidre-i Münteha’ya kadar devam ediyor…
Sidre-i Münteha sonrasında Cibril yok, Rab var!... Kişinin Rabbı varlığını ALLAH’ın esmalarından alıyor… Bu esmalar üst mertebede Rab olarak değerlendirilirken; bir alt mertebede Cibril/enerji baskısı olarak açığa çıkıyor… Kişinin esma terkibi kendisinin Rabbı hükmünde olup; Rabbından açığa çıkan da kulu meydana getiriyor…
Muhyiddin A`rabî`nin dediği gibi;”Kul Hak`tır!.. Rab Hak`tır!..Ah, bileydim kimdir mükellef...?” … Teklif olunan şeyler; ikilikte olana kurtuluş reçetesi; teklikte olana TEKLİK bilincinin gereğidir!...
Sidre-i Münteha Kur’an-ı Kerim’de Necm Suresi(53) 14. ayette geçer…(Inde SidretilMünteha;/Sidre-i Münteha (Nebîyi mürsel ve Melek-i Mukarrebun’un nihayet bulduğu yer) indinde.)… Bu sure Mi’rac mucizesine atıflar yapar, bir çok önemli konuyu içinde barındırır… Resulüllah (a.s.) efendimizin Sidre-i Münteha hakkında şöyle buyurdu: O ağacın üzerinde o kadar melâike gördüm ki, sayısını ancak Allah-ü Taâlâ bilir. O ağacın bütün yapraklarını sarmışlardı. O melekler, çekirge gibi parlıyor, yıldızlar gibi şule veriyorlardı.» Bu manada şu âyet-i kerime gelmiştir:«Sidreyi bürüyen bürüyordu o zaman.» (53/16)
Sidre-i Münteha; öyle bir ağaç ki; meyveleri melekler… Melekleri enerji boyutu olarak aldığımızda; Sidre-i Münteha nur yapılı!… Meleki yapı; nur yapı ile var oluyor!... Kabe; meleki yapı olarak Beyt-i Ma’mur; nur yapı olarak Sidre-i Münteha olarak algılanıyor!... Efendimiz; İsra ile Mescidi Aksa’ya mekansal bir yolculuk yaparken, Mi’rac ile Kabe’ye boyutsal bir yolculuk yapıyor!...
Görünüşte Mescidi Aksa’dan Kabe’nin boyutsallığına bir yolculuk; gerçekte ise öze yolculuk!... Her şeyi özünde bulmanın adıdır Mi’rac!... “Zerre küllün aynasıdır” ifadesinin yaşamıdır Mi’rac!...
Efendimizin her sözü; yaşadığı gerçeğin dile gelişidir!... Efendimiz yaşadıklarını açıklamak için konuşmuştur; edebi, felsefi… söz söylemek için değil!... Kur’an yaşanılan boyutları açıklamak için vardır; anlamını bilmeden nağmeli okuyup, kendinden geçmek için değil…
Cibril “-İşte burası Sidre-i Minteha`dır !..Ben, buradan parmak ucu kadar ileri gitsem, yanarım !..” dedikten sonra; Efendimiz “Nihâyet Rabbım`la karşılaştım ..” diyor… Efendimizin Rabbi ile karşılaşmasıyla birlikte; Cibril özelliği ortadan kalkıyor… Kalkıyor Cibril aradan; ortaya çıkıyor yaradan… Cibril; Rabbin esması ile var oluyor; esmanın enerji olarak algılanması ile var olan bir kuvve!… Esma boyutuna geçildiğinde; enerji boyutu ortadan kalkar… Rab gelince Cibril yanar… Mesela;atom boyutundayken, maddenin algılanmaması gibi… Cibril’in yanmasından kastedilen de benzer bir gerçek…
Efendimizin “Nihâyet Rabbım`la karşılaştım ..” sözünden ise; “kendimi esma boyutunda buldum” manasını çıkarıyoruz… “Rabbimi genç bir delikanlı suretinde gördüm” hadisini hatırlayalım… Bu görme şuurla, bilinç gözüyle görmedir… Rable karşılaşma da aynı manaya gelir… Efendimiz aklıyla, bilinç gözüyle Rabbini görüyor, Rabbiyle karşılaşıyor…
Meleki boyuttan; esma boyutuna bir geçiş söz konusu… Kendini meleki boyutta bulduktan sonra; meleki boyutun özü olan esma boyutunda da buluyor; bulan kendi oluyor; olan “Ikra Bismi Rabbikelleziy halak/özündeki yaratan RAB özelliği ile OKU/Rabbani olarak YAŞA” diyor!..
Efendimiz de Mi’rac’ta yaşıyor... ALLAH’ın selamı, rahmeti, bereketi üzerine olan Efendimiz; bu selamın ALLAH’ın salıh kulları üzerine de olmasını isteyince; ümmetinin elli vakit namaz kılması gerektiğini (ALLAH sayesinde) müşaahade ediyor…
Efendimiz kendindeki Musevi/şeriata dönük tarafı ile değerlendirme yaptığında elli vakit namazın ümmetine ağır geleceğini müşaahade ediyor… Namaz şerri bir hükümdür; Musa şeriat ağırlıklı bir Rasul…
Yani Musa isminin namaz ile anılması tesadüfi, manasız değildir… Efendimizdeki Musevi boyut, şeriatı değerlendirme yönüne dönüktür… Efendimiz bu yönüyle değerlendirmeler yapıyor… Cennet ve cehennem dolacaktır; Efendimiz bunda rol oynayacaktır…
Elli vakit namaz farzı ile cennet dolmaz; cehennem taşardı… Çünkü elli vakit namaza ümmettin takati yetmezdi… Namazın o anki kişiye kazandıracağı ruh gücü hesaplandığında ise; ortalama elli vakit namaz kılınmalıydı… Rabbin nezdinde hüküm de değiştirilmezdi… Elli vakit namazın kazandıracağı ruh gücü gerekliydi… O halde çözüm; namazın değerini, getirisini arttırmaktı… Kul bir adım attığında; Rab ona on adım gelecekti…
NEBİ VE RASULUMUZ OLAN EFENDİMİZ ÜMMETİNE ÖZÜNDEN ÖYLE BİR YAKLAŞTI Kİ RABBİ DE YAKINLAŞTIRMIŞ OLDU… Bunu ise kademeli, dengeli, kontrollü bir şekilde yaparak elli vakti beşe indirmiş oldu… Beş vakit namaz elli vakitlik namaza denk oldu, aynı ruh gücünü sağladı… Kul bir adım attı; Rab on adım geldi…
Hadisin gerisi de orijinalinde vardır… Bizim yorumumuz ise budur… Gerçeğini ALLAH bilir… Hz.Muhammed’e salavat getirmenin önemi hakkındaki hadisleri OKU’makta, salavatlarla o boyuta yakınlaşmakta fayda var…
İki hadis:
“Her DUA semâya yükselmekte güçsüzdür; bana salat edince gücüne kavuşur, yükselir (icabet makamına)”
“Kim bana bir kere salât ederse, Allah ona on kere salât eder; onun on günahını siler; onu on derece yükseltir…”
ALLAH muinimiz olsun…