PARADOKS, TANRI LAR, FİLOZOFLAR VE “HÛ” !..
kemal Gökdoğan

 17.Haziran.2008 //Kemal Gökdoğan

Doğru ve ya yanlış cevap vermeyi engelleyici “çelişkili” sorulara ve ya örneklemelere “paradoks” denir. Mesela… “tavuk mu yumurtadan çıkar yumurta mı tavuktan çıkar?” sorusu bilinen en meşhur paradokslardandır. Paradoksal sorular matematikte, geometride ve mantıkta daha çok karşımıza çıkar. Milattan önceki asırlarda başlayan ve hâlâ cevaplanamayan paradokslar vardır. Bu soruları sistematik olarak başlatan Eski Yunan filozofu Elealı Zenon’dur (M.Ö.  Doğumu: 490, Ölümü: 430).

Zenon hocası Parmenides’in sadık bir öğrencisiydi. Parmenides milattan önce beşinci yüz yılda doğayı gözleyen ve bu gözleminden akıl ile çıkarımlar yapan “rasyonalist/akılcı” bir düşünürdür.

(((…“Parmenides, doğa filozoflarından sayılmakla birlikte, Antik Yunan felsefesinde rasyonalizm (akılcı/varlığın gerçeğini akıl ile arayan) geleneğinin ilk filozoflarından biridir. M.Ö. 600 ile M.Ö. 500'lerde yaşadığı ve yalnızca düşünür olarak değil yasa koyucu ve devlet adamı olarak da rol oynadığı sanılmaktadır. Parmenides'e göre… Evrende değişen hiçbir şey yoktur. Gerçeklik, yani Varlık, mutlak anlamda Bir'dir, kalıcıdır, süreklidir, yaratılmamıştır, yok edilemez; o ezeli ve ebedidir; onda hareket ve değişme yoktur.” wikipedia.org’dan alınmıştır...)))                    

Zenon, varlığın tek “bir” öz olduğunu, “çokluğun” ve “hareketin” göz yanılgısından kaynaklanan bir aldanma olduğunu hocasından sonra da savunmaya devam ederek düşüncesini netleştirmek için dört paradoks geliştirir.

Birinci paradoksta “yarı tanrı yarı insan” (akıl)/Aşil ile “kaplumbağa” (kalb) yarışmaktadır. Kaplumbağa çok “yavaş ve kararlı” olduğu için Aşil’in biraz önünden yarışa başlar. Zenon Aşil’in aradaki bu farkı hiçbir zaman kapatamayacağını, kaplumbağaya yetişemeyeceğini ve yarışı kaplumbağanın kazanacağını savunur.

Gerçekten de Aşil’in önce kaplumbağayı yakalayabilmesi için, önce kaplumbağanın yarışa başladığı ilk noktaya erişmesi gerekmektedir. Aşil bu noktaya eriştiğindeyse kaplumbağa biraz daha ilerlemiş olacaktır. Aşil kaplumbağanın ulaştığı yeni noktaya varıncaya kadar kaplumbağa biraz daha ilerlemiş olacaktır. Bu böylece sürer gider ve “Aşil hiçbir zaman” kaplumbağanın “son noktasına erişemez”.

İkinci paradoks Aşil’in (aklın/felsefenin) bir noktadan (kendi varlığından) diğer noktaya (bir tanrının varlığına) hiçbir zaman ulaşamayacağıdır.

Meselâ Aşil iki metrelik bir mesafeyi koşmak için önce yarısı olan bir metre mesafeyi gider. Sonra kalan bir metrenin yarısı olan elli santim mesafeyi gider. Sonra yirmi beş santim, sonra on iki buçuk santim… bu bölünme sonsuza kadar devam eder ve Aşil ikinci metrenin sonuna asla ulaşamaz.

Halbuki;

(((…Allah ile aramızda “iki adım” vardır. “Birinci adım”da “nefsin/ben varım zannının) üzerine basarsın (zannı yok edersin) “ikinci adım”da Allah’a ulaşırsın… diyen İslâm sûfileri bu paradoksu ve diğerlerini çözmüşlerdir. …)))

Üçüncü paradoks atılan bir okun (Allah’ın yok hükmündeki yaratıklarının) uzayda “belli bir anda” “belli bir mekânda” olmasıdır. Okun uzayda “belli bir anda” “belli bir mekânda” olması için o anda, o yerde durmuş/sâbit olması gerekir. Bu durumda da durmuş oka gidiyor, hareket ediyor diyemeyiz. Bu paradoksu film şeritleri ile daha iyi anlayabiliriz. Havada uçan bir ok, çekilen film şeridinde her karede sabit duruyor olarak görününür. Film oynatılınca (Allah her an yeni bir tecellidedir âyet mealine dikkat ediniz) resimlerin üst üste gelmesi ve aradaki fark nedeniyle hareket ediyor gibi görünür. Gözümüz çok hızlı değişen film karelerini algılayamaz ve oku uçuyor olarak görür.

Dördüncü paradoks birbirine doğru hareket eden iki şeyin (Hû ve gölgesi olan Abd’in) hiçbir zaman buluşamayacağıdır. Meselâ iki insan birbirine doğru yürürken her adımları bir önceki adımın yarısı olursa sonsuza kadar birbirlerine ulaşamazlar.

Zenon’un dört paradoksunun da matematiksel mantığı aynı olup şöyle özetleyebiliriz.

“Bir”i sürekli ikiye bölerek hiçbir zaman “sıfır” değere kadar inemeyiz. Ya da “sıfırın” üzerine bir önceki sayının yarısını ekleyerek hiçbir zaman “bir” sayısına ulaşamayız. Bu mantık da bizi zorunlu olarak varlıkta hareket olmadığı, zamanın olmadığı sonucuna götürür. “Hareket” yok ise “hareketsizlik” de yoktur. “Zaman” yok ise “zamansızlık” da yoktur. Bunların olmadığı yerde hatta “olmak ya da olmamak” seçeneklerinden dahi bahsedilemeyecek durumda “mekândan / uzaydan / boyuttan” da söz edilemez. ( Allah’ın Zât mertebesi).

Parmenides’in ve Elealı Zenon’un zamansızlık, mekânsızlık ve eylemsizlik (hareketsizlik) prensipleri zıtları ile birlikte düşünüldüğünde daha açık olarak şöyle anlaşılır.

Zaman (dehr) hem vardır hem yoktur.

Mekân (uzay) hem vardır hem yoktur.

Eylem (hareket/fiil/şe’n/tecellî) hem vardır hem yoktur.

Başlangıçta ayrı ayrı gösterilen zaman, mekân ve eylem sonuçta aynı “şey”in üç ayrı boyutu olarak bütünleşmektedir. Bu bütünleşme düşüncesi çıplak göz ötesi “aklımızı” zorunlu olarak varlığın hiçbir zaman bölünemediği, hiçbir zaman farklılaşamadığı ve hiçbir zaman başlamadığı sonucuna götürür.     ( İhlâs Sûresi sırları)

Bu sonucun zıttı, çıplak gözün gördüğü kadarıyla düşünebilen akıl için de bir seçenek oluşturur. Bütün olan “şey” yâni (Allah’ın ilmi/yaratması/kudreti/iradesi) sürekli hareket halindedir, sürekli yenilenmektedir, sürekli açılmaktadır ve sürekli farklılaşmaktadır. (((... Muhakkak Rabbiniz O Allah’dır ki, Semavat ve Arz’ı altı günde halketti, sonra Arş’a istiva etti (Allah’ın istiva ettiği Arş?), Emr’i tedbir ediyor (mertebesine indiriyor)... Onun izninden sonra müstesna, hiçbir kimse şefaatçı olamaz... İşte budur Rabbiniz olan Allah... O halde O’na kulluk edin... Hala tezekkür etmiyor musunuz (bu özellikler kendinizde) ?. … Yûnus 10/3 B Meal) …)))

Günümüzden iki bin beş yüz (2.500) yıl önceki Ege Medeniyetinde bu tür konular konuşuluyor, enine boyuna tartışılıyordu. Eski Çağ batı Anadolusunu ve Yunanistanı kapsayan medeniyette daha yüzlerce ekol ve binlerce düşünür var. Burada sadece Elealı Zenon’dan ve Parmenides’den birkaç örnekleme yaptık.

 Eski düşünürler/filozoflar evreni ve insanı matematik, geometri, tıp, canlı bilim (biyoloji), hukuk, ahlâk, çok tanrılı tanrı bilimi, fizik, metafizik gibi bilim dalları ile gözlemlemişler ve sonuçlar çıkarmışlardır. Hemen hemen hepsi de çıkardıkları sonuçlara göre o çağların çok tanrılı inanca dayanan tapınak zihniyetine ve ahlak sistemlerine ters düşen “bilimsel düşüncenin” ilk örnekleridir.

O çağlardaki devletlerin yönetimleri krallık, aristokrasi, azınlık modelli demokrasi, militarist (askeri) ve ya her ne olursa olsun mutlaka “tapınak otoritesi” tarafından destekleniyordu. Bu nedenle her yönetim “yarı yarıya teokratik” olmak zorundaydı.

Çok tanrılı teokrasi ile ters düşen düşünürler (filozoflar) tapınak zihniyeti tarafından “ateist/baş tanrıyı ve diğer yardımcı tanrıları inkâr eden” olarak “aforoz” ediliyordu, lânetleniyordu. Halk da bu hüküm karşısında düşünürlerden uzak kalmayı tercih ediyor, her türlü fikirlerini “kâfirlik” olarak değerlendiriyordu.

O dönemde “baş tanrı Zeus” ve yardımcı tanrı ve tanrıçaların özellikleri (sıfatları), ontolojileri (varlık durumları) sorgulanamazdı. Fakat filozoflar sorguluyorlar, varlıklarını (ontolojik durumlarını) akla yatkın bulmuyorlar, sıfatlarının ise tamamen “insansı” olduğunu anlıyorlardı. Baş tanrı Zeus’un, erkek tanrıların ve tanrıçaların insan zihninden doğan “ürünler” olduğunu söylüyorlardı. Bu söylemleri nedeniyle de… aklî dengeleri bozuk, dengesiz, ateist, ne dedikleri anlaşılmaz olarak damgalanıyorlardı. Yargılanıyorlar, öldürülüyorlar, saldırıya ve suikastlara uğruyorlardı. Şanslı olanlar bir kral tarafından himaye ediliyordu. Fakat bu himaye de uzun sürmüyor atılan iftiralar nedeniyle yollar hemen ayrılıyordu.

Ortaçağ ve yeniçağ filozoflarının da yine tamamına yakını kilisenin “tanrı ve evren dogmatizmini” (eleştirilemeyen iman esaslarını) eleştirdikleri için “aforoz” (din dışı/imansız/kâfir/cehennemlik) ilan edilmişlerdir.

Filozoflar hakkında “çok tanrılı/politeist” tapınak zihniyetinin ve “kilise” zihniyetinin verdiği “tanrı tanımaz/ateist” hükmü değişmeden günümüze kadar gelmiştir. (Şimdilik İslâm dünyasındaki filozofların (hakîmlerin) durumuna bu çalışmada yer vermeyeceğiz. Fakat İslâm filozoflarının da tamamına yakınının… “Allah” hakikati ile “tek tanrı inancı”nı ayırt edemeyen din sınıfınca ya “imansız” ya da “ehli dalalet/yanlış yolda” olarak değerlendirildiklerini kısaca belirtelim. Hatta Muhteşem Sûfî İbn Arabî’ye de imansız filozof iftirası atılmıştır.)

Eskiçağ filozoflarını Ege Yunan medeniyetinin “çok tanrılı/politeist” zihniyeti ile ters düşüren etki nereden kaynaklanmaktadır?

Filozoflar “varlığın bütünlüğünü” (ancak “panteizm / tanrı eşittir evren” kadar yorumlayabilmişlerdir…

Bu kadarıyla da olsa) insan zihninden doğan tanrının ve tanrıların gerçek olmadığını, varlığın “tek bir güç” tarafından “sevk ve idare” edildiğini nasıl anlamışlardır?

Bu soruların cevabı her kavme gönderilen “Resul” sırrında yatmaktadır.

Genetik biliminin insan ırkları üzerinde yaptıkları araştırmalar insanların Afrika’dan yeryüzüne yayıldıklarını göstermektedir. Hz. Âdem, Hz. Şit ve Hz. İdris insanlar yeryüzüne dağılmadan önce ismi bilinen Resullerden sadece üçüdür. Ve tüm insan ırkları üzerinde “genetik ve kültürel ortak ata” sayılmaktadırlar. İsmi vahiy kitaplarında geçmeyenler ve bu üç Resul, insanların belleğine ve kültürlerine “Allah” gerçeğini çok güzel yerleştirmişlerdir. İnsanlar yeryüzünde dağıldıktan sonra bu “Risalet nuru”ndan kalan izleri unutmamışlardır.

İnsanlığın ikinci Âdemi kabul edilen Hz. Nuh, insanlığın ilk uluslar arası Resulü kabul edilen Hz. İbrâhim ve Allah gerçeğini ilk defa “tenzih” inancı ile yasalaştıran Hz. Mûsâ şöyle bir özellik arzeder.

Hz. Nuh Ortadoğu coğrafyasında Âdem, Şit ve İdris’in Allah gerçeğini yeniden tebliğ etmiştir.

Hz. İbrâhim Nuh’dan sonra tekrar unutulan Allah gerçeğini… Mezopotamya (Urfa yöresi, Suriye, Irak, Kuveyt), Filistin ve Arap yarımadasında “haniflik” inancı olarak yeniden canlandırmıştır.

Hz. Mûsâ bu inancı Ortadoğu’dan Mısır’a taşımış ve tekrar Ortadoğu’ya geri getirmiştir.

İsmi geçen Altı Resul’ün ve diğer Resullerin Allah inancı tebliği en kısa zamanda insanlar tarafından “tek tanrı” inancına dönüştürülmüştür. Tek tanrının da tüm evreni içten ve ya dıştan (öteden) sevk ve idare eden korkunç derecede büyük bir güç olduğuna inanılmıştır.

Anadolu uygarlıkları, Mezopotamya, iran (Persler), Mısır ve Eski Yunan uygarlıkları arasında savaşlar ve ya ticaret nedeniyle “inanç” alış verişleri oluşmuştur. Afrika (Mısır) ve Ortadoğu Resullerinin Allah, kâinat ve insan hakkında bildirdiği gerçekler zamanla değişime uğramış anlamlarıyla “kulaktan kulağa” geçiş yöntemiyle eski Yunan filozoflarını etkilemiştir.

Az miktarda dahi olsa Risalet ilmi etkisi filozofların “baş tanrı Zeus”, yardımcı tanrılar ve başıboş bir evren ve insan inancını reddetmelerine neden olmuştur. En azından tapınaklarda tapınmamışlar, mitolojilere (asılsız yaratılış ve türeyiş efsanelerine) inanmamışlar, (dönemlerine göre olan) akıl ve deney dışı “bilim kabullerini” reddetmişler…  akıl kapasitelerince “gerçeği” aramışlardır.

Risalet ilminden ve imanından direk beslenemedikleri için  “gerçek” her filozofa göre “görecelilik” engelini de aşamamıştır. Yine de filozofların “evrenin bütünlüğü”, “varlığın özü” ve “insan” hakkındaki “akla dayalı” görüşleri eski çağ tapınak mantığından, orta ve yeniçağ kilise dogmatizminden daha “tutarlı fikirler” içermektedir.

Kur’an’ın “düşünün/aklınızı çalıştırın” emrine ve Hz. Muhammed a.s.’ın “İlim Çin’de de olsa alın” tavsiyesine uyan Abbasi halifelerinden bâzıları eski Yunan felsefî eserlerini Yahudi dil bilimciler vasıtasıyla Arapçaya çevirtmişlerdir. Bu eserler yeniden yorumlanmıştır. Endülüs (İspanya) İslam filozofları ve sûfîleri İslâm’ın ilâhî akıl (vahiy) bilgisi ile eski Yunan filozoflarının araştırıcı beşeri aklını harmanlayarak yepyeni bir düşünce sistemi ortaya koymuşlardır. Bu düşünce sistemi “Şeyh-i Ekber/En Büyük Şeyh ve Sûfî Muhyiddin İbnü’l-Arabî ile zirve yapmış ve günümüze kadar etkisini hiç yitirmeden “çok nâdir sûfilerce” sürdürülmüştür.

Uzay çağının her türlü iletişim imkânları içinde yüzen insanlık “günümüzde” Kur’an ve hadislerde anlatılan Allah, Kâinat ve İnsan hakikatine “kalb ve bilim” açısından ne kadar yakın ne kadar uzak?

Eski Yunan filozofları kadar yakın ve yine eski Yunan filozofları kadar uzaktır. Neden mi?

Nedenini anlamak isteyenleri aşağıdaki linklerin götüreceği “mesajlar” ile baş başa bırakıyoruz.

(((…Ne yazık ki, zaman içinde “DİN” anlayışı, yalnızca yukarıdakini memnun edip onun rızasını kazanmak diye kabul edilip; ibadeti, yukarıdakine tapınmak diye değerlendiren anlayış yaygınlaşınca, olay rayından çıkmış ve “her şeyi yukarıdakinden beklemek” düşünsel sapmasını oluşturmuştur. Böylece de bir kısım Müslüman toplumların gerileme devri başlamıştır. …

TAMAMI>> Taoizm-Totemizm-Budizm-İslâm http://www.ahmedbaki.com/turkce/yeniyazilar/20060503.htm  …)))

(((...Ya Rabbel Âlemiyn!

“Mescid” ve “câmi”ler, “tapınak”lara dönüştürülmüş; ”ALLAH” adıyla tanıttığın Azîz ve Subhan varlığın ise “tanrı” olarak algılanır olmuş!.. Göktürk’lerin “göktanrı”lı din anlayışı, “müslümanlık” olarak hemen hemen bütün insanlığa yayılmış!.. Hani neredeyse ayaksesleri işitilecek tanrılarının… Son umut ise, Hz. İsa’nın “Muhammedî Hakikat”ın seslenişini tasdiki!.. Zirâ, mecâzlar hakikat sanılmış; Hakikat, mecazlarda aranır olmuş!..

TAMAMI/ilticâ >>  http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/temel/temel00.htm...)))

(((...Felsefe, görülenden yola çıkarak, varlığın , yaşamın, yaşam içinde insanın yerinin ve davranış kökeninin tesbit edilebilmesi çalışmalarını yapar.. Bilgiye, görgüye, kültüre, ilme dayanır yani zahirde mevcut beş duyuyla algılanan donelere dayanır... Din ise görülmeyenden yola çıkarak, görülmeyenin verilerine dayanarak görülenlerin deşifre edilmesi sistemine dayanır.

TAMAMI/Tasavvuf ve Felsefe>> http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/iman/iman03.htm  ...)))

Paradoks, Tanrı(lar), Filozoflar ve “Hû” başlıklı yazının “ bu kadarı”nın dile getirilme nedenini şöyle açıklayabilirim:
Beş yaşından itibaren..
“imanına tabi olunması tavsiye olunan” “yaşlı bir büyükanne” seccâdenin üzerinde namaz kılarken anımsanıyor.
Ve beş yaşındaki çocuk “yaşlı büyükanne”nin seccadede ne aradığını merak ediyor.
Çocuk da aramaya başlıyor.
Fakat “aranan”ın “var” olabileceğine içinden şiddetli bir “itiraz” yükseliyor ve daha beş yaşında “aranan”ın “var olamayacağına” inanmaya başlıyor. Fakat yakınlarını üzmemek için bu “mantıksal çıkarımını” gizli tutuyor. İlkokuldaki “din derslerinde” ve cami “vaazlarında”…
inanmadığı halde “inanıyormuş gibi” yapanların “münâfık” olduğunu öğreniyor. Ve kendisinin “münâfık” olduğunu kabul ediyor. Fakat büyükannesi gibi “şeksiz şüphesiz imanlılara” karşı tamamen “saygılı” ve “zararsız” bir münâfıklık” yaşamına başlıyor. Namaz kılıyor, oruç tutuyor…
her secdesinde ve her iftarında dilindeki duâ, kalbinden yükselen gizemli …
“sen yoksun tüm bu ibadetler boşa gidiyor…” sesini de bastıramıyor.
Yedi yaşından itibaren (yıl 1969) cami kütüphanesine “üye” oluyor ve imamdan emânet aldığı kitapların içinde hep “O”nu (tanrısını) arıyor.
Aradıkça “O”nun “olmadığına” daha kesin inanmaya başlıyor.
Bir yandan da “dindarlığı” ziyadeleşiyor. Sanki yeni bir model, “münafık” desen değil, “mü’min” desen değil. Münafık desen değil çünkü Rasul ismi ile anlatılan Hz. Muhammed a.s.’a karşı sonsuz bir sempatisi var.
Mü’min desen değil çünkü Allah ismi ile toplumun anlattığı “TANRI” ya bir türlü inanamıyor ve “ALLAH” ismi ile anlatılandan Yunan Filozofları gibi haberi yok…
“Hz. Muhammed a.s.’ın Anlattığı Allah”ı fark etmesi için (29) yıl daha beklemesi gerekiyor.  Bu müddet içinde şehir kütüphanesinde, mahkemelik dinî külliyatlarda, gizli toplantıların HÛ çekilen ortamlarında, tasavvuf kitaplarında “varlığına inanmadığını” arıyor.
Aradığı kaynaklarda kendi “nasipsizliği” nedeniyle “bulma ümidi sona erince” Karl Marks, Engels, Hegel ve Lenin’in “sansürize edilmiş yasak yayınları” ile “olmayan”ın “olmadığı” tezini iyice “gizlice” pekiştiriyor.
Fakat aynı zamanda da “Hû”culuktan ve ibadetlerden de tâviz vermiyor.
Gençlik dönemindeki üniversite tahsil tercihi doğal olarak “doğu ve batı düşüncelerinin” analiz edildiği “felsefe” bölümü oluyor.
Tanımlayamadığı “mü’minlik ve ya münâfıklık” biraz daha bilimsel temellere oturmaya başlıyor.
İki kıtanın birleştiği noktada… binlerce “kalbin” Allah ile buluştuğu âlimler ve velîler şehrinde “aradığını” iyice kaybediyor.
Yunan filozofları gibi “O”nun “hakikat ilminden” iyice uzaklaşıyor ve “zâhiri dindarlık” taklidine iyice yapışıyor… ki Hz. Âli k.v.’nin; “Yok ise benim ibadetlerim ve nezih yaşantım nedeniyle kaybedeceğim bir şeyim yok fakat ya var ise senin nefsânî yaşamın nedeniyle kaybedeceğin çok şey var” sözlerindeki muazzam mantık üzerine “ölüm ötesi yaşamın mevcudiyeti ve O’nun varlığı” olasılığına karşı âdeta “kumar” oynuyor ve “ya varsa” seçeneğini tercih ediyor.
Bu seçenek onu sonunda “Tanrı Yok” “Ancak Allah” gerçeğini fark ettiren kaynağa kadar ulaştırıyor ve otuz yıldır “çırpınan dalga”…
“kendi okyanusu üzerinde durgunlaşıp yok oluyor”…

Aynı dertten muzdarip nice “çırpınan dalgaların”… “kendi okyanuslarında yok olmalarını” “kendisinden başka varlık olmayan Allahu Teâlâ Hazretleri”nden diliyorum.