“Niyet hayır âkibet hayır inşallah” diye bir söz vardır. Her hizmet her ne kadar en hâlis niyet ile, en içten ve en samimi duygular ile yola çıksa da ALLAH’ın sisteminde “İNŞALLAH” ile birlikte “HAYIR OLMAYAN ÇOKLU SEÇENEKLER” birlikte gelir. Ve aynı zamanda“GÖRÜNEN KÖY KILAVUZ İSTEMEZ” gerçeği de vardır.
Bu gerçeğe göre Hz. Muhammed a.s. Âdem a.s.’dan itibaren süregelen DİREK ALLAH’dan İLİM ALMA esasına dayanan “RİSALET VE NÜBÜVVET” zincirinin son halkasıdır. Niçin son halkadır? Rasul ve mehdî enflasyonuna son vermek ve insanların bir daha başı ağrımasın diye RİSALET ve NÜBÜVVET’i tedavülden kaldırmak için SON HALKA olmuştur. Risalet her insanın ALLAH SİSTEMİNİ kendi adına ibret almak için okumak şeklinde MECAZÎ ANLAMDA devam etmektedir fakat bu devam yeni bir şeriat, yeni bir kitap ve yeni bir görev anlamında değildir.
Geçmişte İsrâil oğullarından İsrâiloğullarını islah etmek için en az üç yüz bin gerçek RASUL geldiği rivayet olunmaktadır. Gerçek olmayan RASUL sayısı ise çok daha fazladır. Hatta abartarak rivayet edilir ki Hz. Dâvud ve Hz. Süleyman zamanında bir gün içinde en az kırk bin sahte RASUL öldürüldüğü günler görülmüştür. Yâni zaman zaman SAHTE RASUL ENFLASYONU PATLAK VERMİŞTİR. Neden?
Risalet iddiası VELAYET iddiasından çok daha kolaydır da ondan. Bir kişiye İRŞAD İLE MÜKELLEF MÜRŞİD (EVLİYA) Velî denilebilmesi için o kişinin A. Kadir Geylânî gibi Bahauddin Nakşibend gibi medrese ve tekkelerde, çöllerde ve çilehânelerde en az yirmi-otuz-kırk yıl şeriat ve tarikat ilimleri alarak İCAZET’LENDİRİLMESİ gerekir. Bu icazet (diploma) de âlimler ve halkın gözü önünde İCMÂ (toplu karar) ile verilir. İcazet şartnâmesi içinde kesinlikle ve kesinlikle ALLAH’dan ve RASULULLAH’dan keşfen ve kerameten alınan ilimler diye bir şey söz konusu değildir... Tasavvufda bir kişinin bir anda tam bir teslimiyet ile bir mürşide teslim olmasıyla “ÜMMÎ VELÂYET” oluşabilir. Fakat ÜMMÎ VELÎLER’in kesinlikle ve kesinlikle hiçbir İRŞAD ve HİZMET yetkisi olmaz, velâyetleri ancak kendilerine yarar sağlar, başkasına ne yarar sağlar ne de zarar sağlar.
Risalet iddiasında ise İCAZET ve İCMÂ gibi zahiri şartlar aranmaz. Risalet ilmi Cenâbı Allah tarafından “HAZIR İLİM PAKETİ” halinde kulun kalbine indirilir. Bu inişin ALLAH ve RASUL ve CEBRÎL’den başka şahidi yoktur. “Ben şahidim” diyenlerin de şehadeti geçerli değildir çünkü modern hukukta olduğu gibi ALLAH’ın kanunlarında da insan ancak KAFA GÖZÜ ile gördüğüne “GERÇEK ŞAHİTLİK” yapabilir. KAFA GÖZÜ ile görmediğinin gerçek şahidi değildir ancak takliden doğrulayıcısıdır. Bu nedenle herkes çok kolayca ve çok rahatlıkla “BEN RASULÜM” diyebilir, “ALLAH BANA PAKET İLİM İNDİRDİ” diyebilir. Bu iddia için “VELÂYET” gibi şahitler gerekmez. Bu gerekmezlik nedeniyle İsrâiloğullarında zaman zaman RASUL ENFLASYONU yaşanmıştır.
Hz. Muhammed a.s. bir daha kıyamete kadar RASUL ENFLASYONU yaşanmaması için “BEN SON NEBΔyim demiştir ama “SON RASUL’ÜM” dememiştir fakat “RİSALET ŞARTLARI”nı öyle bir HÂL DİLİ ile anlatmıştır ki ne kendi SAHABESİNDEN ne de dönemin Yahudi ve Hıristiyan cemaatinden BEN GERÇEK RASUL’ÜM iddiasında bulunabilecek bir babayiğit çıkamamıştır. Kıyamete kadar ve kıyametten sonra da çıkamayacak şekilde bu yolu tıkamıştır.
“BEN GERÇEK RASUL’ÜM” ve ya “FALANCA ZÂT GERÇEK RASUL’DÜR” iddiasının tıkanan yol kapısı tekrar açılırsa en kısa zamanda RASUL ENFLASYONU patlak verecektir. Hatta RASUL ENFLASYONU rakamları altı sıfırlı hânelere kadar ulaşabilecektir.
Modern hukuk ve modern devlet çağında “BEN RASUL’ÜM” iddiası suç değildir, demokratik bir fikir özgürlüğü, demokratik bir haktır. Ve Rasullük iddiasında bulunanlar suç işlememiş sayılır, TEHDİT ALIRSA VE KORUMA TALEB EDERSE resmen mahkeme kararı ile koruma altına dahi alınabilir. Aynı şekilde bu demokratik iddiaya inanmak ve ya inanmamak da demokratik bir haktır. İki taraf da bu iddiayı ALAH ADINA yapamazlar. ALLAH ADINA fiil ortaya koyma devri HATEMÜL NEBÎ VE “HATEMÜL GERÇEKRASULMUHAMMED” ile son bulmuştur.
“İNŞALLAH” ile gelecek olan “İSTENMEYEN VE HAYIR OLMAYAN SEÇENEK... RASUL ENFLASYONU” seçeneğidir. Aynı yerde iki kişi risalet iddiasında bulunsa dahi aralarında hemen bir çekememezlik başlayacaktır, iftiralar ve karalama kampanyaları başlayacaktır... Bunlar tahmin değil “mehdîlik” ve “rasullük” iddasında bulunanlar arasında yaşanmış tarihi gerçeklerdir. Ancak Mûsâ ve Hârun gibi iki gerçek Rasul olursa “KAVGA” çıkmaz... yine de Mûsâ’nın Hârun’un sakalını tutup asıldığını ve azarladığını unutmayalım...
(((Musa ile otuz gece için sözleştik ve ona bir on daha ekledik. Böylece Rabbinin belirlediği süre, kırk geceye tamamlandı. Musa, kardeşi Harun'a "Kavmimde benim yerime geç, ıslah et ve bozguncuların yolunu tutma" dedi. (A'RAF SURESİ / 142)...)))
((( Musa kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndüğünde onlara: "Beni arkamdan, ne kötü temsil ettiniz? Rabbinizin emrini çabuklaştırdınız, öyle mi?" dedi. Levhaları bıraktı ve kardeşini başından tutup kendisine doğru çekiyordu (ki Harun ona:) "Annem oğlu, bu topluluk beni zayıflattı (hırpalayıp güçsüzleştirdi) ve neredeyse beni öldürmeye giriştiler. Bari sen düşmanları sevindirecek bir şey yapma ve beni bu zalimler topluluğuyla birlikte kılma (sayma)" dedi. (A'RAF SURESİ / 150)...)))
SAHABE dahi Hz. Muhammed a.s.’ın ALLAH’DAN RASULLÜK ALDIĞI AN’A kafa ve gönül gözü ile şahidlik edip tasdik edememiş ancak RASULULLAH A.S.’IN *R.A.S.U.L.L.Ü.K..Ş.A.R.T.L.A.R.I.N.A* kafa gözü ile şahidlik edip akıl ve mantık gözü ile tasdik etmişler ve bu tasdiklerini de kalblerine indirmeye çalışmışlardır. İnsanın yaratılışı bu gerçek üzerinedir ve hiçbir insandan yaratılışının dışında şeylere inanması istenilemez.
Hiç kimsenin “ALLAH’DAN ALDIĞInı iddia ettiği “PAKET İLİM VE PAKET GÖREVLERE” inanmak zorunda değiliz. Bu bir inanç sorunu da değildir, ALLAH’IN KANUNLARINA GÖRE ŞAHİTLENDİRİLEMEYEN İDDİALARDIR.
Bu konuda tekrar tekrar aynı şeyleri yazmak, aynı yorumları yapmak ve aynı cevapları almak “düşünce dünyasında” devam edip gideceği için burada kendi adıma İslâm akidelerinden bazılarını tekrar ederek son noktayı koymak niyetindeyim.
ALLAH İLE KULLARI ARASINA GİRMEDEN ALLAH’DAN ALDIĞI DİREK RİSALET VE NÜBÜVVET YETKİSİYLE KONUŞAN “SON İNSAN” HZ. MUHAMMED A.S.’DIR.
VAHYİN RİSALET VE NÜBÜVVET KANALI HZ. MUHAMMED A.S. İLE SON BULMUŞTUR.
CEBRÂİL YERYÜZÜNE YENİ BİR RASUL VE YENİ BİR NEBÎ YENİ BİR MEHDÎ GÖREVLENDİRMEYE VE VAHİY GETİRMEYE HZ. MUHAMMED A.S.’DAN SONRA İNMEYECEKTİR.
Kur’an âyetlerini Rasul/Mehdî enflasyonu oluşturacak şekilde yorumlamak demokratik hak olmakla birlikte çok sakıncalı sonuçlar doğuracaktır.