RÜYA MI GERÇEK Mİ?
kemal Gökdoğan
30. Kasım. 2008  // kemal Gökdoğan ..

E-postama gelen çok değerli bir düşüncenin düşündürücü soru ve yorumlarını ve verdiğimiz cevapları önce (anlam bütünlüğünü bozmadan birkaç kelime düzenlemesi yaparak) aşağıda yayınlıyorum. Ve daha aşağıda teferruatlı soru cevap diyaloğuna çevirerek okuyucularımızın bilgilerine arz ediyorum.


***


Sevgili Kemal Bey,


Yazılarınızdan faydalanmaya çalışan biriyim.


Size zaman zaman aklıma takılan soruları sormak isterim zira ilme vakıf insanların da cevaplandırabileceği bu soruları özellikle size sormak istememin birkaç sebebi var, mesela sizin olaylara daha akılcı bakıyor olmanız ve üslubunuzun anlaşılır olması daha kısa yoldan daha net cümlelerle açıklayabiliyor olmanız...


Ben bu soruyu birkaç ilim öğrenen kişiye sordum, bazıları tersledi, bazıları ise cevap veremedi, bazıları da benim adıma üzüldü:) ama bir türlü cevabını alamıyorum.


Esasında yapım itibariyle çok sorgulayan, düşünmekten korkmayan biri olduğum için tabir-i caizse kilitli bir beyne sahip olmayan ateistin soracağı soruların aşağı yukarı hepsini kendi kendime sorup bir şekilde idrak edebildiğimi düşündüğüm için o tarzda birini de ikna edebileceğimi düşünürüm. Zira bu tür tartışmalara artık hiç girmesem de zamanında bu tür ateistleri ikna etmişliğim olmuştur. Şu an hakkıyla idrak edip, yaşamlarına geçirmeye çalışmakta o kişiler


Ama şu sorunun cevabı hâlâ bende net değil, silik ve sisli...


Sorum şu özetle;


Allah adıyla işaret edilen tek olduğuna, O’ndan ayrı gayrı hiçbir şey, hiçbir birim olmadığına göre,


1-Allah kendi kendini mi sınava tabi tutuyor?


2-Başlangıcı ve sonu olmayan kudret her şeyi de bildiğine ve kaderimiz belli olduğuna göre bizim cehenneme girmemiz esasında O’nun cehenneme girmesi anlamı taşımıyor mu? Niye kendi kendini denesin, çünkü zaten her birim O. Biz yokuz...


Gökte olsa daha rahat cevaplanır bu soru. Ceza-ödül mekanizması işletiyor, sizi deniyor denilir ama böyle bir durum yok!!! Ya da külli irade cüzi irade de bunu kendi "göre"si itibariyle açıklayabilir. Allah akıl verir, sana karışmaz ve izler, sen kendi kendini yönlendirirsin denir. Kendi içinde çözümü bulursun ama cüzi irade yoksa -ki olmamalı ve Biz evrensel bir robotsak ve bu düşünce bir şirkse, kâinat niye var? "Kendi bilinmekliğimi istedim de ondan" var cümlesi bunu ne derece anlatabilir?


İyi güzel de “kendi bilinmekliğini” kimden istersin? Kendi kendisini kendinde seyrediyor olması “kendi bilinmekliğini” oluşturmaz ki? Bir sinema filmi yaparsın. Çağırırsın 3-5 kişiyi ve seyrettirirsin onlara ve sinema filmini BİLMİŞ olurlar.


Ama burada sinema filmi yapıyorsun ve oturup seyrediyorsun ve amma da güzel olmuş ha diyorsan bunun anlamı nedir?


Ancak bu “bilinmemi istedim” kelâmı sadece yaratan ve yaratılan diye iki bölüme ayırmak ile mantıklı bir sonuca bağlanabilir, “ben yarattım herkes de seyretsin” diye… ama bu da bir şirktir. O’ndan gayrı zaten hiçbir şey yok!!!


3-Bu soruların uzantısı olarak her birim bir üst boyuta geçmeye çalışıyor ve sistem bunun üzerine kuruluyorsa ve bütün birimler de zaten O ise Allah kümülatifte bir üst boyuta geçmek için mi planlıyor bütün bu olan biteni, yani bütün bunların amacı ne?


Açıklananlar çok güzel de peki ama Niçin?


4-Okey! Hologramı anladım. Allah bilimsel tabiriyle hologram plakasına bütün bilgileri girmiş sonra onun yansıması ile tüm birimler oluşuyor kuvveden fiile dönüşüyor da niçin bunu diliyor?


Allah mülkünde istediği gibi tasarruf eder, karışamazsın; sebebini O bilir, bize de sorgulamamak düşer diyecekseniz daha önce aldığım ve okuduğum cevaplardan bendeki yenilemeyi yapmayacak olacaksınız.


Bu soru işretlerim bittiği an inanın kendimde çok önemli değişiklikler olacağını düşünüyorum. Çünkü diğer aklıma takılan her önemli konuyu bir şekilde çözümsediğimi düşünüyorum


Bana cevap verir ve zaman ayırırsanız çok mutlu edeceksiniz.


Saygılarımla T.A.

***


Kendilerine HASBİHAL çerçevesinde aktardığımız düşünce ve yorumlarımız:

Değerli T.A.
 
Öğrendiklerimi-öğrenemediklerimi... hazmettiklerimi-hazmedemediklerimi elimden geldiği kadar yazıya dökmeye çalışıyorum. Okumak için bize de vakit ayırdığınız ve değer verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum.
 
(((...Allah adıyla işaret edilen tek olduğuna, O’ndan ayrı gayrı hiçbir şey, hiçbir birim olmadığına göre,


1-Allah kendi kendini mi sınava tabi tutuyor?


2-Başlangıcı ve sonu olmayan kudret her şeyi de bildiğine ve kaderimiz belli olduğuna göre bizim cehenneme girmemiz esasında O’nun cehenneme girmesi anlamı taşımıyor mu? Niye kendi kendini denesin, çünkü zaten her birim O. Biz yokuz...


Gökte olsa daha rahat cevaplanır bu soru. Ceza-ödül mekanizması işletiyor, sizi deniyor denilir ama böyle bir durum yok!!!...))) diye sormuşsunuz.
 
Sizin sorunuzun cevabının RİSALET/NÜBÜVVET/VELAYET boyutunda her yönüyle izah edildiğine inanıyorum. Belki de o boyuttan cevabı verilmiştir de BİZ ANLAYAMAMIŞIZDIR. Samimi olarak itiraf edeyim henüz ben de çok açık olarak ANLAYAMADIM ve henüz FARK EDEMEDİM.
 
Şimdilik... sualinizin ÖZÜ olan bu kısma bir cevap... daha doğrusu cevap da değil... aynı dertten muzdarip olan iki kişinin dertleşmesi kapsamında bir yorum getireyim: 
 
İsmi "kendisinden başka varlık olmayan AHAD "... zamansız ve mekansız ve yalnız ve tek irade ve tek var olan olmaktan dolayı, tâbiri câîzse âdeta BAŞI ve SONU olmayan BİR RÜYÂ hâlinde. Bu rüyaya girmeden önce UYUMAMIŞ. Çünkü “O” uyumaz diye anlatılır. Ve bu rüyaSINdan ÇIKAMIYOR...  ve asla ÇIKAMAYACAK. Çıkamayacak çünkü... giriş ânı ve BAŞLANGICI  olmayan rüyanın çıkış ânı  ve BİTİŞİ de olmaz. Hiç uyumayanın hiç bir zaman UYANIŞI da olmaz.
 
Sevgili T.A.  RÜYA'nın en büyük özelliği NEDİR???
 
DENETİMSİZLİK değil midir? Rüyadan önce nasıl bir rüya göreceğimizin, rüyada ateşe mi (CEHENNEME mi) düşeceğimizi yoksa yeşil ve serin bir bahçeye mi  (CENNETE mi) gireceğimizin programını yapabiliyor muyuz? Hayır yapamıyoruz... NE ÇIKARSA BAHTIMIZA deyip gördüğümüz tüm rüyayı ATEŞİYLE ve SERİN BAHÇELERİYLE birlikte sadece ve sadece HAYRA YORUYORUZ.
 
AHAD'ın (sonsuz boyutlu TEK’in)  kesretli (sonsuz sayıdaki) rüyaSInı da (kendisi olarak var oluş varsayımlarını da) böyle düşünebilir miyiz???
 
İnşallah bu ÖZ CEVABIMI önümüzdeki günler içinde sualinizin diğer kısımlarıyla biraz daha açarak HASBİHALİMİZİ genişletelim... ve tamamlanınca İNTERNETE de yazı olarak girelim.

Selam ve saygılarımla
 
KGökdoğan.

***


Selam Kemal Bey,


Verdiğiniz cevap benim için çok değerli ve taşların çoğu yerli yerine oturuyor ama madem bu konuda yazı yazmayı planlıyorsunuz, aşağıda düşündüğünüz konuyla ilgili sorulabilecek soruları da kapsayacak genişlikte bir yazı olmalı diye düşünüyorum.


Sorulardan önce "niye taşlar yerli yerine oturuyor çoğunlukla?" bahsini anlatmak akabinde ise bende şimdilik oturmayan kısımları üzerinden geçmek istiyorum.


Daha önce de belirtmiştim, “Göktanrı” inancıyla benim ilk sorduğum sorular kendi GÖREsinde değerlendirildiğinde yerli yerine oturuyor. Bu yüzden sorduğum sorulara Göktanrı mantığı yerine Allah adıyla işaret edilenin TEKliğini vurgulayarak, kesret aleminin mantığını da açıklayarak bir RÜYA benzetmesiyle!!! 3-5 cümlede yazmışsınız.


Şimdi gelelim sorularıma!!! Bu sorular bütün özümle söylüyorum ki söylediklerinizi çürütmek amaçlı yazılmadı. Aksine öyle bir cevap yazın ki bu soru işaretleri de bitsin. Ve bu konuda insanların algılayabileceği seviye ile yazılmış türde bir örnek olsun diye uğraşıyorum. Çünkü teoreminizin AHADİYET mantığına uyumlu olduğunu hissediyorum. Bu uyumla cevaplar genişletilmeli ve geliştirilmeli ki aşağıdaki sorular tekrar tekrar sorulaMAsın!!!)
....


Muhtemelen benzetme amacıyla RÜYA tabirini kullandınız.

Ama bu tabir aşağıdaki gibi soru işaretlerini de barındıracaktır diye düşünüyorum.


Örneğin;

“Bu rüyadan ÇIKAMIYOR” demişsiniz... Allah sınırsız güce sahiptir; ‘ol der ve olur’...yani istediği zaman rüyadan çıkacak kudreti olmalı.


“Rüya.. DENETİMSİZLİK değil midir?” demişsiniz.. Oysa Kendisinden başka hiçbir şey olmayan Ahad, rüya görüyor bile olsa rüyasında muazzam bir denetim var. Kâinatın işleyişine bakalım, her şey planlı ve program dâhilinde işlevselliğini sürdürüyor.


Rüya ise kâinatın işleyişi gibi denetimli ve düzenli değildir dediğiniz gibi, “denetimsizdir”.


Eğer her şey O’na âit bir rüyaysa; bu rüyanın niye bazen kötü rüyalar olabileceği bilinçaltıyla izah edilmeye kalkışılır ki? Bilinçaltının oluşması için bir şeylerin yaşanması lazım… ama “O” tek başına.. ne yaşayacak da bilinçaltı oluşacak? Ve bilinçaltında bir nevi rüya görecek.


Eğer her şey rüyaysa başı sonu belli olmayan ve hiç bitmeyecek olan.. Bu hepimizi karamsarlığa sürükleyecek bir haber olmaz mı? O zaman rasuller nebiler, melekler, şeytanlar galaksilerdeki birimlerin hepsi “etc” ve bir hayal mahsulü... Allah’ın (denetimsiz???) rüyası olmaz mıyız hepimiz? [etc: saçma sapan komut dizilerinin tutulduğu dosya]


Peki bu hayalden kendi bile çıkamadığına göre bizim amacımız nedir?  7. nefs mertebesine gelsek ne olacak? O da bir hayal... hep rüyanın içindeysek niçin uğraşıyoruz ki bu durumda? … "Arkadaşlar bu yaşanılanların hepsi bir rüya esasında; Ahad'ın gördüğü bir rüyadan başka birşey değil. Ama bu rüya sonsuza kadar devam edecek. Ben de rüyasının oyuncularından biriyim ama aslım bir rüya" benim de... diyebilmek için mi:) ?


Rüya teoremi doğruysa şayet,
Peki öyleyse bir soru daha..
Gerçek ne?
Allahın bile bilmediği ve hiçbir zaman bilemeyeceği gerçek? Öyle ya, Allah yalnız ve sonu başlangıcı olmadığı için başlangıcı ve sonu belli olmayan rüyada ise GERÇEĞİ O da bilmiyor demektir.
ALLAH "düzensiz" bir şekilde niye kötü rüyalar görüyor olsun üstelik?


Tek'in Seyri’ni görebilenler için ne diyorsunuz? Onlar da Allah'ın rüyasını seyretmeye başlıyorlar yargısız ve birimsellikten uzak. Yani rüyadan çıkıyorlar, kayboluyorlar hatta ve hatta siliniyorlar mı, bir daha Allah’ın rüyasında görülmemek üzere? Çünkü sadece O var, O’ndan gayrı hiçbir şey yok. Rüyayı birimsellikten uzak ve yargısız seyredebilmek her şey TEK olduğu için esasında rüyadan çıkmak yani out of order [arızalı-kullanım dışı]olmak anlamı taşımıyor mu? Bir daha görülmemek üzere rüyadan çıkış!!! Yani gelinecek en üst düzeyin ödülü bu mudur?....


Türevleri var bu soruların ve daha devam eder ama ne demek istediğimi anladınız..


Saygılarımla

***


Değerli T.A. bey,
 
Soruların ve cevapların tükendiği yerde GERÇEK de tükenir... GERÇEK yani sonsuz RÜYA tükenir ve İNSAN uyanır ve: "İlim bir tek nokta idi onu CAHİLLER çoğalttı" der Hz. İnsan Hz. Âli.
 
Rabbul âlemin olan Allah'a şükrediyorum... çünkü soruları sorularla ya da cevaplarla çoğaltan câhillerdenim. Âlim olmak istemiyorum. İstemiyorum çünkü; âlim olursam çoğaltmış olduğum “tek noktayı” yâni “ilmi” geriye döndüreceğim, KESRETİN sarhoşluğundan VAHDETİN ayıklığına döneceğim. Ve;
 
"Benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız!"


"Rasuller ve Nebîler içinde EN BÜYÜK ÇİLEYİ (fikir çilesi) ben çektim" diyen VARLIĞIN BAŞLANGIÇ ve BİTİŞ noktası... Son Durak Hz. Muhammed a.s.'ın DAYANILMAZ fikir çilesi ile burun buruna geleceğim.
 
Muhammedî fikir çilesi DAYANILMAZdır çünkü...
SORUNUN ve CEVABIN OLMADIĞI,
İLMİN ve CEHLİN olmadığı,
RÜYANIN ve UYANIKLIĞIN olmadığı,
KUDRETİN ve ACZİN olmadığı,
 kısaca ZITLARIN OLMADIĞI yerde;
 
HİÇLİĞİN dayanılmaz TEKLİĞİne VE YALNIZLIĞIna ebediyen kim dayanabilir?


İster O’nun rüyaSInda bir vehim olayım ister O’nun sonsuz UYANIKlığında yarattığı mahlûkatından (yarattıklarından) bir “geçici gerçek”…  her türlü seçenekte ben bir kulum. Ve hakikatim olan ALLAH'a  "bilincin ve bilinçsizliğin" olmadığı hâl durumuna dönersem bu ÇİLE'yi çekemeyeceğimi biliyorum.
 
En iyisi sorular ve cevaplar âleminde ilmi çoğaltan bir CÂHİL olarak EBEDÎ SARHOŞ kalmak.
 
Belki bu tür soru-cevap hasbıhalleri hep aynı soru ve aynı cevaplar üzerinde dönmektedir. Fakat farklı olan soruların YÜREKTEN gelmesidir. Sorularınıza ben de YÜREKTEN cevaplar bulmaya çalışacağım... doğrudur, mükemmeldir, başka cevap yoktur diye sınır getirmeden.
 
Selam ve saygılar,
KGökdoğan

***

Selam Kemal bey,


Ben 4-5 yaşından bu yana sorgulayan biri olmuşum dediklerine göre, sistemi sorgulamışım. Hâlâ da bitmek tükenmek bilmeyen bir şekilde devam ediyor. Sorgulaya sorgulaya geldiğim nokta mütevazı bir dervişlik yolu oldu... ve şunu çok istiyorum; sorularıma cevap verebilen bir İNSAN, birebir konuştuğum canlı diri bir İNSAN!.


Benimle ilgilendiğiniz için çok teşekkür ederim bu yüzden. Hakkınızı ödeyemem, helal edin !!!.
Sorularım gelecek ve sizi yoracağım:)
Allah rızkınızı artırsın.


Saygılarımla.

kemal Gökdoğan
***
***
***

T.A.’nın sorularından kesitler ve cevaplarımız:

SORU:
Allah adıyla işaret edilen tek olduğuna, O’ndan ayrı gayrı hiçbir şey, hiçbir birim olmadığına göre, Allah kendi kendini mi sınava tabi tutuyor?

CEVAP:
Tasavvufta “sınav” kavramı şeriattaki anlamından farklı olmak zorundadır. Eğer “sınav” tasavvufta da “birisinin birisini denemesi” olarak kabul görseydi İslâm dünyasında İbn Arabîler, Yunus Emreler, Mevlânalar yetişmezdi… meydan sadece Molla Kâsımlara, Abdulvehhablara, Âyetullahlara kalırdı.

Tasavvufta “sınav” kavramı “birisinin birilerini denemesi” değildir.

Tasavvufta sınav; kendisi AHAD olan tek gerçeğin kendi zâtındaki sonsuz mânâları abdlerinde (kullarında/tecelliyatında) sonsuz anlar zincirinde (her an yeni bir iş ve oluşta) tek tek yaşamasıdır. Zâtın mânâları sonsuz olunca tecellileri ve “yaşam deneyimleri” de “sonsuz” olmak zorundadır.

SORU:
Başlangıcı ve sonu olmayan kudret her şeyi de bildiğine ve kaderimiz belli olduğuna göre bizim cehenneme girmemiz esasında O’nun cehenneme girmesi anlamı taşımıyor mu? Niye kendi kendini denesin, çünkü zaten her birim O. Biz yokuz...

CEVAP:
Hakikatte “kader” de “sınav” gibi çok farklı bir anlam arz eder.

Klasik anlamda kader; ezelî olan Kül’ün (AHAD’ın/HAK’kın) sonradan olacak olanın (CÜZ’ün/BİRİM’in) fiillerini ezelde bilmesi ve yazmasıdır.

Hakikatteki kaderi tarif etmek mantıksal kelimelerle mümkün değildir ancak bir örnekle anlayışlara arz edilir ve her insan kendi tefekkür derinliğine göre örneği yorumlar.

Ay (dünyanın uydusu) bir Küll’dür (AHAD’dır/BÜTÜN’dür).  Dolunay Ay’ın tam tecellisidir. Hilâl ise dolunay’ın bir cüz’üdür bir tecellisidir.

“Dolunay olmak” ve “hilâl olmak” hâli ezelî bir ilim (potansiyel bilgi) olarak Ay’da mevcuttur.

Gerçekte Ay, dolunay ve hilal diye üç ayrı varlık yoktur… tek var olan Ay’dır. Ay için kendi tecelliyatı olan “dolunay olmak” ve “hilâl olmak” Ay’ın belli olan kendi kaderidir, kendi geleceğidir… kendisini “dolunay” ve “hilâl” olarak deneyimlemesidir. (Dolunay ve Hilâl ne kadar var ve gerçek ise)…

“Ay’a gelince, ona menziller (konak yerleri) takdir ettik... Nihayet kadiym urcun (kuruyup incelen eski hurma dalı, salkım sapı) gibi yay (hilal) şeklinde iade olur.” (Yâsin/39;B Meal) Bu âyetteki anlatımı tekrar düşünelim.

*

Cehennemin, cehenneme girmenin ve ya girmemenin zahiri teferruatını es geçerek yine Ay örneğiyle  soruyu düşünelim.  Dolunay’ı “sonsuz esmâ boyutu” ve  hilâli de“Ben” zamiri ile işaret edilen “cüzî” varlık olarak kabul edelim. Ve cehenneme girmek olayını bu benzetimlerle izah etmeye çalışalım.

“Ben bir hilâl” isem “dolunay”dan ve “Ay”dan ayrı olarak ne “cehenneme” ne de “cennete” girebilirim.

“Ben ile O” “Hilâl ile Dolunay) ezelde şimdide ve gelecekte parça ve bütün olmadan “beraberdir”. İki ayrı varlık olmayan tek varlık olarak ancak kendi işe birliktedir.

“... Nerede olursanız (karada, denizde, hangi makamda olursanız), O sizinle beraberdir... Allah yaptıklarınızı (B sırrıyla) Basıyr’dir.” (Hadid/4.âyet sonu ; B Meal)

Evet teorik olarak biz yokuz. Fakat teorikte bizim yokluk faraziyelerimiz “acı/cehennem” ve “zevk/cennet”  duyumunu sıfırlamıyor. Acıyı ya da zevki  “O Tek Gerçek” tatmış ve ya “Ben yalan varlık”… fark etmiyor. Sonuçta tadan “ben” kavramı ile anlatılan “hakiki ben”dir.

“Sizden oraya (Cehennem’e, Nar’a, madde alemine) varid olmayacak (gelip inmeyecek, uğramayacak) hiç kimse yoktur... Bu Rabbin üzerine kesinleşmiş bir hükümdür.” (Meryem/71; B Meal)

Bu âyet meâlinde parantez içinde sıkıştırılmış iki kelimecik var; “madde âlemine”.

Evet bazen iki kelime iki bin cümleden daha açık izah ediyor bâzı kavramları. AHAD olan tek varlığın varlık mertebelerinden birisi de “dünyâ âlemi, madde boyutu, ef’al âlemi” olarak sembolleştirilmiştir. AHAD’ın her mânâsı en alt mertebe kabul edilen “madde boyutunda/cehennemİNDE” kendisini tanımayı tamamlar ve sonra yine en üst mertebeye “bilinçteki mânâ âlemine/cennetİNE” tekrar döner.

SORU:
Gökte olsa daha rahat cevaplanır bu soru. Ceza-ödül mekanizması işletiyor, sizi deniyor denilir ama böyle bir durum yok!!! Ya da külli irade cüzi irade de bunu kendi "göre"si itibariyle açıklayabilir, Allah akıl verir, sana karışmaz ve izler, sen kendi kendini yönlendirirsin denir. Kendi içinde çözümü bulursun ama cüzi irade yoksa -ki olmamalı ve Biz evrensel bir robotsak ve bu düşünce bir şirkse, kâinat niye var? "Kendi bilinmekliğimi istedim de ondan".

CEVAP:
Yaklaşık on yıl önce bir sûfî dergâhının misafirhânesinde yaşlı başlı amcalarla sohbet ediyorduk. Bana “sen biraz mürekkep yalamış birisin bize cüzî iradenin öneminden bahset” dediler. Ben de “her doğru her yerde söylenmez” kuralını unutmadan çok dolaylı örneklerle ve yumuşak cümlelerle İRADENİN iki ayrı ucu olmadığını vurgulamak istedim. Kapalı anlatımla çok açık anlamazlar zannetmiştim, kafalarına birkaç “acaba” sızdırabilir miyim demiştim ama sonuç hiç de beklediğim gibi olmadı. O dergâhdan o gün kısa bir sorgulamadan geçirilip o yaşlı uyanık amcalar tarafından AFOROZ edildim. Suçum “cüzî iradeyi inkâr” imiş.

Şimdi onları haklı buluyorum. On yıl daha yaşlandım… soyut külliyet semâlarından  somut cüziyet zeminine daha çok yaklaştım. Külliyeti… AHADİYETİ sadece ve sadece teoride düşünebiliyorum. Şimdi tüm âlemler ve tüm boyutlar cüziyet ve birimsellik varsayımı üzerine daha belirgin kurulmuş gibi görünüyor. En iyisi kendini “bir hilâl” olarak varsaymak ve iradenin bir parçasının da hilale âit  (cüzi varlığa) olduğunu gerçek zannederek yaşamaya devam etmek... ve dolunayı görmezlikten gelmek. Sonra da “ihtiyar heyeti”nin huzurundan ayrılırken Galileo yöntemiyle… “yine de esas olan dolunayın iradesidir” diye sessizce mırıldanmak.

İnsanı “uzaktan kumandalı” bir androit (robot) olarak tarif etmek ilk aşamada küllî iradeyi tanıtmak amacıyla oluşturulmuş bir örneklemedir. Bu örneğin en son kazandıracağı bilgi  “kumanda eden” ve “kumanda edilen” şirkini terk ettirmek olacaktır. Ve şirk zannı kalkınca kendi ezeli programıyla çalışan bir robot olmak ile  kendi ezelî fıtratı doğrultusunda filer ortaya koyan bir insan olmak arasında hiçbir fark olmadığı anlaşılacaktır. Uzaktan… öteden yönetilmeyen bir robot olmak ile uzaktan öteden yönetilmeyen bir insan olmak arasında fark kalmayacaktır.

Robotta kendi varlığını anlama yazılımı aktif olduğu anda bütünü olan kâinatı da anlayacaktır. Robot kendisini bildiği anda tüm kâinatı da bilmiş olacaktır.

Fıtratında kendini Hak olarak bilmek esmâları mevcut olan insanda o esmalar aktif olunca tüm esmâyı kapsayan ALLAH ismi ile işaret olunanı da anlayacaktır. Kendisini bilen insan hakikati olan Allah’ı (tanrı kapsamı dışında) bilmiş olacaktır. 

 

 
Bu bilme hâli bir şiirde şöyle dile getirilmiştir:

Bilmek istersen seni,
Can içre ara canı

Geç canından bul anı (onu)
Sen seni bil, sen seni ..

Kim bildi efalini
Ol (o)bildi sıfatını,

Anda (onda) gördü zâtını
Sen seni bil, sen seni..

Bayram özünü bildi
Bileni anda (onda) buldu

Bulan ol (o)kendi oldu
Sen seni bil, sen seni...
(HACI BAYRAM VELÎ)


SORU:
İyi güzel de “kendi bilinmekliğini” kimden istersin? Kendi kendisini kendinde seyrediyor olması “kendi bilinmekliğini” oluşturmaz ki? Bir sinema filmi yaparsın. Çağırırsın 3-5 kişiyi ve seyrettirirsin onlara ve sinema filmini BİLMİŞ olurlar.

Ama burada sinema filmi yapıyorsun ve oturup seyrediyorsun ve amma da güzel olmuş ha diyorsan bunun anlamı nedir?

CEVAP:
Fususu’l-Hikem’de Muhyiddin İbni Arabî bir örnekleme yapıyor…  özetle şöyle:

İçi hava ile dolan ciğerler şişer. Hava (nefes) almaya devam ettikçe ciğerler gerginleşir, basınç artar ve göğüs kafesine baskı yapmaya başlar. Ya içeriye basınç yapan hava boşaltılacaktır ya da ciğerler infilak edecektir.

Hak’kın ilmindeki mânâlar (âyan-ı sâbite) havanın ciğere basınç yaptığı gibi zâta basınç yapar ve zâhir olmak isterler. Ve Hak da nefesini boşaltmak/üflemek misali zâtında mevcud olan kendi mânâlarını zâtından esmâ âlemine ve madde âlemine kadar (tenefüs eder/üfler/boşaltır) nâzil eder.

Hak’kın her nefesi (her boyutu varetmesi) aynıdır. Her nefesinde açığa çıkardığı mânâlar öz olarak aynıdır. Fakat her nefesde açığa çıkan mânâların aldığı zâhiri sûretler faklıdır. Hiçbir sûret diğer sûrete benzemez.

Bu nefesin amacı nefesle birlikte varoluşa gelen mânâ sûretlerini seyir değil… içteki basınçtan bir nebze olsun kurtulmak ve rahatlamaktır… diğer nefese kadar.

Bu esnâda HAK için “varlıklarını/tecellilerini” seyretmek asıl amaç olan rahatlamanın (ruhundan üflemenin/varlık vermenin) yanında bir “yan ürün” gibi kalır.

SORU:
Ancak bu “bilinmemi istedim” ilâhî mânâsı sadece yaratan ve yaratılan diye iki bölüme ayırmak ile mantıklı bir sonuca bağlanabilir, “ben yarattım herkes de seyretsin” diye… ama bu da bir şirktir. O’ndan gayrı zaten hiçbir şey yok!!!

CEVAP:
Seyreden ve seyredilen ikilemini kabul etmediğiniz/kabul etmediğimiz için “Seyir” kavramını somutlaştırarak anlatalım.
Hak’kın kendi mânâsını (aslı mânâ olan varlık birimlerini) seyretmesi elbette ki “olmayan şeyleri varmış gibi görmek” olan halüsinasyon (varsanı hastalığı) gibi değildir.

Hak zannında (ilminde/hayalinde) bir Âdem ve Havva var sanıp kendi sanılarını öteden seyretmez. Hak ancak ve ancak Âdem olarak Havva’yı Havva olarak Âdem’i seyredebilir. Âdem ve Havvâ olarak kâinatı seyreder. Anne-baba olarak çocukları seyreder. Çocuklar olarak anne-babayı seyreder. Kerem olarak Aslı’yı, Aslı olarak Keremi seyreder. Şems olarak Mevlânâ ile Mevlâna olarak Şems ile buluşur.

Seyreden birim kendisinin Hallacı Mansur gibi “Hak” olduğunun bilincinde ise bu seyrin adına HAK’kın (TEK’in/ÂRİF’in)SEYRİ denilir. Fakat farkında değilse bu tür seyire de GÂFİL’in ŞAŞKIN BAKIŞLARI denilir.

Gâfil’in şaşkın bakışları Âriflerin indinde yine HAK’ın “öylesine bir” seyri hükmündedir... hiçbir seyire Hak’dan başka “bakış” fiili yüklenilmez.

Seyirde “şirk” oluşumu sadece “seyreden”in farkındalığına bağlı olan göreceli bir durumdur.

Hak “özümüzden bizi seyrediyor” der isek ve ya “biz Hak’kı özümüzde seyrediyoruz” der isek asıl şirk bu inanç içinde meydana gelir. Her tür seyir olayı Hak’kın seyridir der isek en basit anlamda en basit tevhidi gerçekleştirmiş oluruz.

SORU:
Bu soruların uzantısı olarak her birim bir üst boyuta geçmeye çalışıyor ve sistem bunun üzerine kuruluyorsa ve bütün birimler de zaten O ise Allah kümülatifte bir üst boyuta geçmek için mi planlıyor bütün bu olan biteni, yani bütün bunların amacı ne?

CEVAP:
Ay’ın dolunay ve hilâl aşamaları haricinde tecelliyat verme seçeneği yoktur. Hilâl’in ve diğer görünüm aşamalarının hatta “tam karanlık” halinin dahi eninde sonunda dolunay olmak seçeneklerinden başka seçeneği yoktur. Ay’ın hiçbir görünüm aşaması Ay olmaz çünkü Ay’da zâten Ay olacak Ay’dan başka bir şey mevcut değildir.

Hilâl hiçbir zaman bir üst boyutu olan dolunay’dan fazla/başka bir şey olamaz ve başka bir görünüm oluşturamaz. Hilâl dolunay olduğu zaman ben eskiden hilâl idim diyemez çünkü eskiden öyle bir şey yoktu. Şimdi dolunayım da diyemez. Çünkü şimdide Ay’dan başka bir şey... dolunay yoktur.

Hilâlde “dolunay olmak amacı” var mıdır? Elbette ki yoktur. Dolunaylık hilal’in zorunlu güzergâhıdır, sıratı müstakimidir. Başkaca eğri büğrü yol seçenekleri yoktur.

İnsan ve diğer birimler için en son aşama Allah isimlerinin topluca bulunduğu  “esmâ mertebesi”dir.  Bu mertebeyi Hallac-ı Mansur HAK olarak işaret etmiştir. Buradan ötesinde başka mertebe yoktur. Allah ismi bir mertebeye ve sınırlı bir varlığa işaret etmez... sınırsız varlığa işaret eder. Bu nedenle Hallac BEN HAK’kım” demiş BEN ALLAH’ım dememiştir.
“Ay’a gelince, ona menziller (konak yerleri) takdir ettik... Nihayet kadiym urcun (kuruyup incelen eski hurma dalı, salkım sapı) gibi yay (hilal) şeklinde iade olur.” (Yâsin/39;B Meal)

“... Nerede olursanız (karada, denizde, hangi makamda olursanız), O sizinle beraberdir... Allah yaptıklarınızı (B sırrıyla) Basıyr’dir.” (Hadid/4;B Meal)
*

SORU:
Açıklananlar çok güzel de peki ama Niçin?

Okey! Hologramı anladım. Allah bilimsel tabiriyle hologram plakasına bütün bilgileri girmiş sonra onun yansıması ile tüm birimler oluşuyor kuvveden fiile dönüşüyor da niçin bunu diliyor?

CEVAP:
Allah ismi ile anlatılan sınırsız fakat her mertebeyi kapsayan “AHAD” varlığı tanımlamaya çalışan her kavram, her kelime, her âyet, her kitap ve her açıklama ancak bir misaldir.

“Hak’kın dilemesi/irade etmesi/istemesi” kavramı dahi insan doğasına benzetilen bir misaldir. Hak’kın konuşması, Hak’kın görmesi, Hak’kın işitmesi vs… de yine insanın “beş duyusu”na benzetilmiş kavramlardır.

Ay dilediği (irade ettiği) için mi dolunay var? Dolunay dilediği (irade ettiği) için mi hilal var?

Ay’da dolunay ve hilâl var mı? Yok.

Ay dilese de dilemese de dolunay ve hilâl diye ayrı-gayrı… ve varlığı “dileme???” ile oluşmuş varlıklar var mı? Yok.

Ay’da “kuvve hâlinde” dolunay ve hilâl mevcut mu? Hilâl’e kuvveden fiile Ay’ın dilemesiyle ortaya çıkmış bir “yaratık” diyebilir miyiz? Diyemeyiz.

Ay’a (AHAD varlığa) niçin diliyor ya da niçin dilemiyor diyebilir miyiz? Diyemeyiz.

Dilemek ve dilememek kavramları AHAD varlığın özelliği değildir sadece O’nu tarif sadedinde  dilemeye benzetilmiş sözcüklerdir. Bu durumda “ben” denilen cüziyetimizi dileyen “yüce bir varlık”dan bahsedebilir miyiz? “Ben” olarak bizler var olmuş cüzleriz ve şu anda AHAD’da bölük pörçük görünümleriz diyebilir miyiz? Diyemeyiz.

Ahad ne bir görünüm var eder ne de Ahad’ı oluşturacak görünüm toplamlarından bahsedilebilir.

İrade küll mü cüz mü tartışmasından önce irade denilen şeyi çok iyi deşifre etmemiz gerekir. Bu deşifreden sonra “irade”nin tartışılacak bir “şey” olarak mevcut olmadığını anlarız. Olmayan bir şeyin küllü de cüzü de olmaz. Ve olmayanı varmış gibi tartışmak malayani (boş söz) kapsamına girer.

(((... Yahudiler ise: “Ya Muhammed, mahlukatı Allah yarattı; peki Allah’ı kim yarattı?” diye sordular...

İşte bu sorular üzerine İhlas Sûresi nazıl oldu... Yani, dikkat edile, Kur’an “Allah Nedir?” sorusuna cevap veriyor!... Cevabında “Nedir?” ile beraber “Ne değildir?” lisanı da var; ama her ikisi de bilinci beşeri itikatlardan, göresel kabullerden arındırıp hakikata yönlendirmek içindir... Bilfiil yaşam olmadıktan sonra hayalde bir model olmaya devam eder!... (B Meal/İhlâs Suresi ön bilgiden alıntı) ...)))

SORU:
Allah mülkünde istediği gibi tasarruf eder, karışamazsın; sebebini O bilir, bize de sorgulamamak düşer diyecekseniz daha önce aldığım ve okuduğum cevaplardan bendeki yenilemeyi yapmayacak olacaksınız.

Bu soru işretlerim bittiği an inanın kendimde çok önemli değişiklikler olacağını düşünüyorum.

Çünkü diğer aklıma takılan her önemli konuyu bir şekilde çözümsediğimi düşünüyorum

Bana cevap verir ve zaman ayırırsanız çok mutlu edeceksiniz.

Saygılarımla T.A.

CEVAP:
Evet Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf eder diyemeyeceğim. Mülk edinmeyi, mülke aklını ve kalbini bağlamayı KUL’una tavsiye etmeyen  ALLAH kendisine hiç MÜLK edinip de o mülkÜNde dilediği gibi tasarruf eder mi?

Allah Rasulü Hz. Muhammed Mustafa a.s. dahi kendi yapmadığı bir şeyi yapması için başkasına asla tavsiye etmezdi. Ve “Ben bir fakirim, ve fakirliğimle övünürüm” der iken ona bu sözleri söyletenin ne kadar FAKİR (malsız, mülksüz ), GARİB (yersiz, yurtsuz, mekansız, yalnız) olduğunu düşünün. O’na karışacak bir kulu dahi olmayan bir O. O’nu sorgulayacak, O’nun işlerinin sebeplerinden ve hikmetlerinden bahsedecek yartıkları olmayan bir O.

Verdiğim cevaplarımın ve yorumlarımın kendimde ve başkasında “yenileme” yapacağını zannetmiyorum. “Yenilenme”yi yeni bir şey, yeni bir bilgi varmış zannından kurtulmak olarak kabul edersek kendimizi “yenilenmiş” sayabiliriz.

Saygılar K.G.
***
***
***

SORU:
Bu sorular bütün özümle söylüyorum ki söylediklerinizi çürütmek amaçlı yazılmadı. Aksine öyle bir cevap yazın ki bu soru işaretleri de bitsin. Ve bu konuda insanların algılayabileceği seviye ile yazılmış türde bir örnek olsun diye uğraşıyorum. Çünkü teoreminizin AHADİYET mantığına uyumlu olduğunu hissediyorum. Bu uyumla cevaplar genişletilmeli ve geliştirilmeli ki aşağıdaki sorular tekrar tekrar sorulaMAsın!!!)

CEVAP:
Her soruya verilen cevap; içinde yeni soruların, yeni itirazların tohumunu taşımalıdır. Muhatabınızı, dostunuzu ya da muarızınızı (karşıt fikirle tartışanı) susturmak amacıyla düzenlenmiş cevaplar gerçek cevap olmaz. Bu nedenle sizin hüsnü niyetle söylediğiniz “sorular bitsin” anlamındaki dileğinizi gerçekleştirebileceğimi zannetmiyorum.

Kur’an dahi zannedildiği gibi sorulara “ebedî son vermek” gibi bir iddia taşımaz. Tam aksine Kur’an en geniş anlamda şirke son vermek ve vahdete kapı aralamak amacıyla “ebedî soru üretmek” amacıyla bizlere ikram edilmiştir… kanaatime GÖRE.
kemal Gökdoğan
SORU:
Muhtemelen benzetme amacıyla RÜYA tabirini kullandınız.
Ama bu tabir aşağıdaki gibi soru işaretlerini de barındıracaktır diye düşünüyorum.

Örneğin;
“Bu rüyadan ÇIKAMIYOR” demişsiniz... Allah sınırsız güce sahiptir, ‘ol der ve olur’...yani istediği zaman rüyadan çıkacak kudreti olmalı.

CEVAP:
Tabii ki rüya bir benzetmedir. Benzetmelerden başka konuşma imkânımız yok. Ya susacağız ya da benzetmelerle konuşacağız. Kur’an da rüya benzetimlerini sıklıkla kullanır. Rüya benzetilerini kullanmaktan amaç insanın kendi yapısını keşfetmesidir. Kendi yapısını keşfeden insan sonsuz yapının kendinden farklı olmadığını bu yolla da bilecektir.
Kendimizden haberimiz olmalı ki AHAD olan tek varlıktaki yokluğumuzu anlayalım. İnsan rüya görür. Rüyasında gördüğü şeyler rüya sürdükçe gerçektir. Rüya bitince yalan ve yok olur.

*
Bir insan rüyasında… bir güneş yaratmak dilese ve “ol” dese ve o anda bir güneş olsa...

Rüyasında bir güneşi zahmetsizce “yaratan insan” bir galaksiyi, galaksileri ve sonsuz evren gibi nice sonsuz evrenleri de “yaratabilse”... ve,

insan için rüyada “kudretiyle her şeyi yaratabilir” dense;

“HÂŞÂ TEK YARATICI ALLAH’DIR… İNSAN DA KİM OLUYORMUŞ DA RÜYADA YARATMAKLA ALLAH’a ORTAK OLUYORMUŞ” diye itiraz etmek bir değer taşır mı?

Rüya bu. Altı üstü birkaç saniyelik rüya. İnsan rüyasında birkaç saniyeliğine kendisini “tanrı zannedip yaratıcılığa soyunsa” gördüğü rüyadan ve rüyasındaki tanrılığından uyanınca günaha girer mi?

Kendisini rüyasında dilediği her şeyi “sınırsızca yaratmasından (???) dolayı mutlak kâdir zannetmesi” o insanı gerçekten “mutlak kâdir ve mutlak yaratıcı” yapar mı?

Rüya ile ilgili daha birçok soru sorabiliriz ve hepsine toptan bir “hayır” cevabı veririz. İnsan gördüğü rüyadan sorumlu değildir… rüyasındaki tüm sıfatları, fiilleri, ZANLARI, DÜŞÜNCELERİ ve isimleri SAHTEDİR deriz.

Yine aynı insanı düşünelim… insan yine rüyada. Rüyasında kendisini bu sefer “hiçbir şey yaratamayan bir âciz kul” olarak görüyor. Lâfı uzatmadan bu rüyayı da hemen hükme bağlayalım… bu rüya da SAHTEDİR. Önceki rüyadaki “mutlak kudret ve mutlak yaratıcılık” ne kadar sahte ise yine bu rüyadaki “mutlak acz ve hiçbir şey yaratamamak zannı” da SAHTEDİR. İki rüya da sahtedir fakat iki rüyada gerçek olan tek şey o rüyaları görendir.

İnsan “rüyasında” gördüğü  “mutlak kudret, mutlak yaratıcılık” özelliklerini “dünyâ yaşamında” açığa çıkaramayınca kendisine “mutlak acz ve hiçbir şey yaratamamak” sıfatlarını verir. Mutlak Kâdir ve Mutlak Yaratıcı olarak da bir güç sahibi düşünür ve o güç sahibine “tanrı” der ve kendisinde OLMAYAN SIFATLARI o tanrı imajına yükler.

İnsanın zihninde oluşan MUTLAK KÂDİR ve MUTLAK YARATICI tanrı; RİSALET’in, NÜBÜVVET’in ve VELÂYET’in en fazla alerjik reaksiyon gösterdiği düşünce virüsüdür. “Benim inandığım ve sıfatlarının hak olduğunu kabul ettiğim tanrı değildir ALLAH’dır” diye iddia etsek de Hz. Muhammed a.s.’ın Anlattığı Allah ile bizim inanmaya çalıştığımız ALLAH kesinlikle AYNI değildir. Aynı değildir çünkü…

Hz. Muhammed a.s. kendi imajında tasarladığı bir tanrıyı anlatmıyor. 99 esmâ ve bazı sıfatları örnekleyerek insanı bir HAKİKATİ anlamaya teşvik ediyor ve o HAKİKATE… “AHAD” ve “SAMED” sıfat benzetileriyle ALLAH diyor.

Hz. Muhammed a.s.’ın Anlattığı ALLAH’a  “B” sırrı ile iman edebilmek için… kendi birimsel varlığımıza dayandırarak anladığımız “KUDRET ve ACZ” gibi GÖRECELİ sıfatları ve benzetileri dahi terk etmemiz gerekir kanaatindeyim.

99 esmâda sayılan isimler ve sıfatlar İNSAN ODAKLI benzetişlerdir. İnsan zihnini kalkındırmak ve tüm zıtları terk ederek ALLAH’ı görecesiz tanımaya götürecek örneklemelerdir.

“O öyle bir yaratıcıdır ki, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı; sonra iradesini göğe yöneltip onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi pek iyi bilendir.” (Bakara/29; Ö. N. BİLMEN Meali)

Evet şimdi âyette geçen “yatatma”, irade”, “düzenleme” ve “bilen” gibi kavramların ötedeki bir tanrıyı mı tanımladığını yoksa ALLAH’ı anlatmak amaçlı benzetiler mi olduğunu tekrar düşünelim.

AHAD olan tek varlığa… rüyaya girmek, rüyaya girmemek, rüyadan çıkacak kudrette olmak, rüyadan çıkamamak ve benzeri şeyler atfetmek sadece ve sadece beş duyu beşer mantığına dayanan SINIRLI benzetilerdir. Benim “rüya” teoremim de SINIRLI BİR BENZETİ’dir ve ALLAH’ı anlatmak için düzenlediğim benzetilerdir.

Hatta; “Ol der ve olur” gibi binlerce âyet sırf bizim dünyamıza benzetilerek verilmiş misallerdir…

“…Muhakkak ki bunda tefekkür eden kavim için elbette bir ayet vardır.” (Nahl/69. âyetin son kısmı)

Evet her âyet tefekkür etmek isteyenler için bir işaret taşır.

Her âyeti okudukça... âyetlerde bizlere verilen her kavramın insanın beş duyu mantığına dayanan özellikler olduğunu fark edip işaret ettiği GERÇEĞE doğru gitmeliyiz, tanrımsı var etme ve var ettiğimiz soyuta da Allah diye inanma alışkanlığımızı  terk etmeliyiz.

(((... “Ya eyyuhellezine amenu, âminu Billahi...” (Nisâ: 136)

“Ey iman edenler, iman edin “B” harfindeki anlam itibariyle ALLAH`a..”

“Ve minennasi men yekûlu amenna Billahi ve Bilyevmilâhiri; ve mâhum Bimu`minin” (Bakara: 8)

“Ve insanların bir kısmı, “B” harfinin işaret ettiği sır ile Allah`a ve yine “B” harfinin işaret ettiği sır ile âhirete iman ettiklerini söylerler... Oysa, onlar “B” harfinin sırrını anlamış olarak iman etmemişlerdir.”

“Feâminu Billahi ve Rasûlihin Nebiyyil Ümmiyi.” (A'râf: 158)

“B sırrı ile Allah`a ve ümmi Nebi olan Rasûlüne iman edin!.”

“Feemmelleziyne amenu Billahi va`tasamu Bihi feseyudhiluhum fiy rahmetin minhu ve fadlin ve yehdiyhim ileyhi siratan mustakiyma.” (Nisâ: 75)

“B’nin sır anlamıyla Allah`a iman eden ve B sırrı ile O`na bağlanıp O`nunla korunanları rahmetine ve fazlına erdirir, sıratı mustakıyme hidayet eder.”

“Velev şâe rabbuke leamene men fil ardı küllühüm cemiy`a; efeente tukrihun nase hatta yekûnu mu`miniyn. Ve ma kâne linefsin en tu`mine illa “B”iiznillahi....” (Yûnus: 99-100)

“Eğer Rabbin isteseydi yeryüzündekilerin tamamı iman ederdi... Bu durumda sen mi insanları zorlayacaksın mü`min olmaları için.. “B” izni Allah olmadıkça hiç bir kimsenin iman etmesi mümkün değildir....” ...))) http://www.ahmedhulusi.org/yazi/biiznihi.htm

SORU:
“Rüya.. DENETİMSİZLİK değil midir?” demişsiniz.. Oysa Kendisinden başka hiçbir şey olmayan Ahad, rüya görüyor bile olsa rüyasında muazzam bir denetim var. Kâinatın işleyişine bakalım, her şey planlı ve program dâhilinde işlevselliğini sürdürüyor.

Rüya ise kâinatın işleyişi gibi denetimli ve düzenli değildir dediğiniz gibi, “denetimsizdir”.

CEVAP:
Kendisinden başka hiçbir şey olmayan Ahad için;

 “Düzenli rüya görüyor” demek ile

“düzensiz rüya görüyor” demek...
“denetimi vardır” demekle

“denetimi yoktur” demek eşdeğerdir.

Yine... düzen ve düzensizlik, denetim ve denetimsizlik insanın SINIRLI DOĞASINA ÂİT kavramlardır. ALLAH’a göre değildir. Çünkü ALLAH’a göre demek göreceli kavram ayrımının olmaması demektir.

Düzeni ve denetimi sınırsızlaştırıp ve sınırsız bir varlık tasarımlayıp ona vermek... “Kafamızdaki tanrı balonuna ALLAH ismini yazıp şişirmek”ten başka nedir ki?

Allah düzenli ve denetimli olandır biz ise az düzenli ve az denetimli olanız ya da biz düzensiz ve denetimsiz olanız demek kaç ayrı varlık zannı oluşturur?

Rüyasında, ilminde, hayalinde her ne dersek diyelim... bir kâinat var eden ve o kâinatı muazzam bir DÜZEN ve muazzam bir DENETİM ile işlevli kılan AHAD VARLIK dememizin amacı ne olabilir?

Düzensizlik ve denetimsizlik özelliklerinden soyutladığımız düzenli ve denetimli sıfatlarla donattığımız bir varlık ALLAH ismi ile anlatılan mıdır? Yoksa üstün güçler verdiğimiz bir tanrı mıdır?

Eğer amacımız hiçbir özellikle özelliklenmeyen ya da her özellikle özelliklenen AHAD’ı anlatmak ise O’nu “düzenli ve denetimli rüya gören” örneği ile örnekleyebildiğimiz kadar “düzensiz ve denetimsiz bir rüya gören” örneği ile de örnekleme hakkımız doğar.  Sadece bir tür örnek grubu kullanarak O’nu anlatmaya çalışmak her özelliğin sahibi Allah’ı değil de bazı özelliklerin sahibi bir tanrıyı anlatmak yoluna çıkar.

DENETİMSİZ RÜYA kavramı ile AHAD’ın KENDİSİNİ SINIRLAYAMADIĞINI ve İLMİNDE “YAŞ ve KURU”, “DOĞRU ve YANLIŞ” ayrımı yapmadan sınırsızca HER ŞEYİ VAROLUŞA GETİRMESİNİ örneklemek istedim. Sadece “KURU”ları ve “DOĞRU”ları var oluşa getirir “YAŞ”ı ve “YANLIŞ”ı var oluşa GETİRMEMEK için kendisini sınırlar deseydim asıl o zaman O’nu sınırlamış olurdum ve tanrıyı anlatırdım.

SORU:
Eğer her şey rüyaysa; bu rüyanın niye bazen kötü rüyalar olabileceği bilinçaltıyla izah edilmeye kalkışılır ki? Bilinçaltının oluşması için bir şeylerin yaşanması lazım… ama “O” tek başına.. ne yaşayacak da bilinçaltı oluşacak? Ve bilinçaltında bir nevi rüya görecek.

CEVAP:
İyi ve kötü ayrımı ister rüyada ister uyanıklıkta olsun birimlere göredir. Meselâ... bir porsiyon kuzu kebabı yemek insana göre İYİ bir yaşam (veya rüya)... kuzuya göre ise KÖTÜ bir yaşam (veya rüya)dır.

Bir porsiyon ıspanak yiyen vejetaryen (etyemez) kendisini İYİ zanneder, etçil insanları KÖTÜ zanneder. Hâlbuki bir ıspanak topraktan kesilirken ve tencerede haşlanırken bir kuzudan daha çok acı çeker. Çektiği acıyı kuzu gibi bağırarak deşarj edemez ve acısı içine çöker. (Bitkilerin Gizli Yaşamı/Peter Tompkins... isimli kitabı okuyanların vejetaryenlikten hemen vazgeçeceklerini garanti edebilirim.)

İyi rüya, kötü rüya kavramlarına gelemeden “iyi ve kötü”nün görecelilik engelini aşamadık. Bu durumda rüyayı iyi kötü ayrımı yapmadan salt rüya olarak düşünelim. “Salt Rüya” gören AHAD varlık benzetisinin sınırsız “zıtlarıyla kâim esmâ” sahibi AHAD ALLAH konusuna işaret eden bir örnekleme olduğunu fark edelim. “Sınırsız esmâ âlemi” yerine bazen “sınırsız rüyâ âlemi, sınırsız hayal âlemi, sınırsız misal âlemi” isimlerini sûfîler asırlardan beri kullanmaktadırlar. Sınırsız esmâ (rüyâ) âleminde iyi-kötü, hayır-şer, ilim-cehil gibi zıtlıklar henüz ayrılmamıştır ve AYNI değerdedir. Bu ayrım madde/ef’al âleminde BİRİMLERE GÖRE değerler alarak oluşur.

SORU:
Eğer herşey rüyaysa başı sonu belli olmayan ve hiç bitmeyecek olan.. Bu hepimizi karamsarlığa sürükleyecek bir haber olmaz mı? O zaman rasuller nebiler, melekler, şeytanlar galaksilerdeki birimlerin hepsi “etc” ve bir hayal mahsulü... Allah’ın (denetimsiz???)rüyası olmaz mıyız hepimiz? [etc: BİLGİSAYARDA saçma sapan komut dizilerinin tutulduğu dosya]

CEVAP:
Rasul veya “gerçek velî” bir zât için değerli varlık ve ya değersiz varlık gibi ekler almak ya da almamak ZOR gelmez. Tam aksine onlar için AHAD ALLAH yanında hayal ya da gerçek anlamda VAR olmak düşüncesi ZOR gelir... onları “her hangi bir değerde var olmak” zannı karamsarlığa sürükler. Ve onlar “biz gerçekten hayalen ya da hakikaten var olsaydık!” derler ve bu düşünceyle ALLAH’dan HAŞYET duyarlar ve ağlamaya başlarlar.

Allah Ahadiyetinde iki ayrı dosya (boyut) yoktur. Hatta varlıklar var olmadığı için onların tutulduğu tek bir dosya (boyut) dahi yoktur... Rüya dosyasından (rüya boyutundan) ve uyanıklık dosyasından (uyanıklık boyutundan) misallendirmek amacı dışında bir amaçla söz edemeyiz.

SORU:
Peki bu hayalden kendi bile çıkamadığına göre bizim amacımız nedir?  7. nefs mertebesine gelsek ne olacak? O da bir hayal... hep rüyanın içindeysek niçin uğraşıyoruz ki bu durumda? … "Arkadaşlar bu yaşanılanların hepsi bir rüya esasında; Ahad'ın gördüğü bir rüyadan başka birşey değil. Ama bu rüya sonsuza kadar devam edecek. Ben de rüyasının oyuncularından biriyim ama aslım bir rüya" benim de... diyebilmek için mi:) ?

CEVAP:

“Hayalden çıkamamak” insan doğasına benzetilerek verilmiş bir örneklemedir. “Hayalden çıkabilmek” de hâkeza aynı tip bir örneklemedir.

Yedinci nefs mertebesine gelmek birinci nefsden, ikinci nefsden ve diğerlerinden geçip giderek son nefse gelmek değildir. Yedinci nefs mertebesine gelmek; AHAD’ın AHADİYETİNDE adi nefslerden kaliteli nefslere doğru bir bölünmenin bir parçalanmanın bir KAST YAPISI’nın... bir  tecelliyatın olmadığını ve olamayacağını en asgari YEDİ KEZ KESİN BİLGİ ile idrak etmektir. Yedinci mertebe zannedildiği gibi varılacak bir boyut olmayınca yedinci mertebede ne olacak sorusu da cevaplanmış olur.

O’nun rüyasının içinde bir hayalim... O’nun hayalinde bir hayalim... O’nun rüyası sonsuzdur, bitimsizdir... her şey bir rüyadır gibi benzetileri zıt anlamlarına çevirelim.

Her şey gerçektir, Ben O’nun gerçeğinde bir gerçeğim, O’nun rüyası sonludur gibi kavramlara ulaşalım ve tekrar düşünelim. Bu kavramları AHAD varlığa yüklemek ne derece bizi aydınlatır? Aydınlatır mı? Yoksa iyice “varlık zannı”na mı sürükler?

Ben O’nun rüyasında bir imaj isem neden uğraşıyorum diyerek uğraşıyı bırakmayı deneyelim. Fakat bu deneyi yapmak için önce MUHAMMEDÎ yolu terk etmemiz gerekir.

Bizden daha çok “yok” olduğunu idrak eden ve “insanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” diyen ve dünyanın birkaç saniyelik rüya olduğunda asla şüphe etmeyen O MUHTEŞEM ZÂT’ın yolunu terk etmemiz gerekir ki uğraşıdan vaz geçelim.

O her şeyin dünya uykusunda yaşanan bir anlık rüya olduğunu söylüyordu fakat hiç ölmeyecekmiş gibi kendisine ve dünyaya düzen vermeye çalışıyordu.

Amaç dünya yaşamının ve tüm sonsuz yaşamın sadece bir rüya olduğunu tasdik edebilmektir. Ve sonsuzca bu rüyada (???) bir gerçekmişçesine var ola gitmekten  başka seçenek olmadığını kabul etmektir.

Her şeyin rüya olduğunu anladıkça her şeye daha gerçekçi bir mantıkla yaklaşmayı öğreniriz. Ve belki de salt rüyaya salt iradeyle hükmetmeyi öğreniriz, “ol deyince olur” işaretini ötedekine yüklemek yerine rüyadaki gerçekliğimize yüklemeyi ve SAHTE VAR EDİCİ (abdul Hâlık) olmayı deneriz.

Rüyayı gerçek zannetmek ve gerçek kabul etmek bizi gerçekten uzaklaştırır. Salt rüyanın salt kölesi yapar.

SORU:
Rüya teoremi doğruysa şayet,
Peki öyleyse bir soru daha..
Gerçek ne?
Allah’ın bilemeyeceği bir gerçek var mıdır?

CEVAP:
Rüya teoremi doğru veya yanlış bir değer taşımıyor, sadece bir örneklemedir.  Allah’a göre GERÇEK ve GERÇEK OLMAYAN gibi zıt değerler mevcut değildir. Bilmek ve bilmemek kavramları İKİLİ bir senaryoyu icab ettirir. ALLAH’dan başka bir gerçek olmadığı için Allah’ın bileceği bir başka varlıkdan ve ya ALLAH’ın bilemeyeceği bir başka varlıktan da söz edemeyiz.

SORU/YORUM:
Esasında yapım itibariyle çok sorgulayan, düşünmekten korkmayan biri olduğum için tabir-i caizse kilitli bir beyne sahip olmayan ateistin soracağı soruların aşağı yukarı hepsini kendi kendime sorup bir şekilde idrak edebildiğimi düşündüğüm için o tarzda birini de ikna edebileceğimi düşünürüm. Zira bu tür tartışmalara artık hiç girmesem de zamanında bu tür ateistleri ikna etmişliğim olmuştur. Şu an hakkıyla idrak edip, yaşamlarına geçirmeye çalışmakta o kişiler...

CEVAP/YORUM:
Hiçbir inancın inanç objesine, değerlerine, fetişlerine küfretmeyen bir ateist (tanrı tanımaz/ inanç kabul etmez) bir müşrikten ehvendir.

Fakat, bir ümmetin inandığı dini değerleri basit bedensel yaşam anlayışıyla ve çirkin bir dille eleştiren “basit düşünceli bir ateist” ineğe hürmet eden bir Hindû kadar değerli düşüncelere sahip olamaz.

 İnsani nezaketlerle donanabilmiş bir ateist  tanrıyı inkâr ederek ALLAH ismi ile anlatılan hakikati idrak sınırına gelmiş düşüncedir.

SORU:
Tek'in seyrini görebilenler için ne diyorsunuz? Onlar da Allah'ın rüyasını seyretmeye başlıyorlar yargısız ve birimsellikten uzak. Yani rüyadan çıkıyorlar, kayboluyorlar hatta ve hatta siliniyorlar mı, bir daha Allah’ın esmâ/rüyâ âleminde görülmemek üzere? Çünkü sadece O var, O’ndan gayrı hiçbir şey yok. Rüyayı birimsellikten uzak ve yargısız seyredebilmek her şey TEK olduğu için esasında rüyadan çıkmak yani out of order olmak anlamı taşımıyor mu? Bir daha görülmemek üzere rüyadan çıkış!!! Yani gelinecek en üst düzeyin ödülü bu mudur?....

Türevleri var bu soruların ve daha devam eder ama ne demek istediğimi anladınız..

Saygılarımla T.A.

CEVAP:
Tek’in Seyri’ni (ALLAH’ın SEYRİ’ni) görebilmek henüz TEK’den (ALLAH’dan)başka ikinci bir varlığa nasib olmadı. Fakat BİR’i (BİR TANRI’yı) seyrettiklerini zanneden bir çok nasipli (???) fânî varlıklar olduğunu duyuyoruz.

*

Her şeyi tam hakkıyla YARGILAYABİLMEK yeteneğine ulaşmaya fakat hiçbir şeyi özde yargılamamaya “yargısız olmak ve birimsellikten uzaklaşmak” diyebiliriz.

SALT YARGISIZ OLMAK insana mahsus bir durum değildir. Salt Yargısızlık tam anlamıyla “inek” isimli canlıda mevcuttur. İnek YARGI YETENEĞİ olmadığı için SALT YARGISIZdır.

İnsan ise YARGILAMA YETENEĞİNİN zirvesine ulaşır fakat bu yeteneğini kendi iradesiyle denetler ve kullanmaz, diğer insanları aşağılamak/aşağı düşürmek için özde YARGILAMA yapmaz.  İşte bu insânî yeteneğe YARGISIZ OLMAK diyoruz.

YARGISIZ insan ile SALT YARGISIZ ineği birbirinden ayıran ince çizgi budur.

Seyir ehli zâtlardan her türlü “varlık zannı kiri” gider. Geriye sadece ve sadece “PÂK olan HAK” kalır. Onlar rüya ve ya uyanıklık, sahte ve ya gerçek gibi göreselliklerden silinirler bir daha görecelilik ülkesinde görünmezler. Onların aklı ve kalbi kendilerine ikinci bir varlık vermek zannından ve kendilerinden başka AHAD diye bir şey olduğu zannından sıyrılır. “ALLAH yalnızdı ve el an öyledir” durağında sonsuza kadar buluşmamak üzere yitirilen sevgiliyi beklerler. Onların ödülü “buluşamamak” ve “beklemek”tir.

Selam ve sevgiler K.G.
***