- Baş Sayfa
- Değişik Dil Çeviri Eserler
- Tasavvuf Eserleri
- Talya Esintileri
- Eserlerin Ürünü
- Orijin yazi arşivi
- Ehl Potreleri
25.Haziran.2008//Saim yusuf ( saimyusuf@hotmail.com )
| Hepimiz, netice olarak aynı, "ALLAH" isimlerinden meydana geldiğimiz için, zât ve sıfat mertebeleri itibariyle hepimizde aynı kemâlât basamakları veya katmanları potansiyel olarak mevcuttur!.. Gerek "ALLAH" zâtı, ve gerekse varoluşun tüm mertebeleri boyut boyut, katman katman varlığımızda mevcuttur!... Ne var ki bu kemâlâtın açığa çıkması için yapımızı oluşturan isimler bileşiminin elvermesi zorunludur!.. İnsanlar, hakikatları itibariyle hep aynı kemâlâta sahip olmalarına rağmen, aralarında mertebe farklarının olmasının sebebi de işte bu inceliktir!.. Özümüzdeki hakikat ve mâarifi Billah kemâlâtını, esmâ bileşimimiz dolayısıyla açığa çıkaramamamız, mertebe farklarını oluşturmaktadır... Esmâ bileşiminin oluşturduğu "ben"lik ortadan kalkmadan, "sen", "O"nu farkedemezsin!.. Varlığındaki "O"nu farkettiğin, gördüğün anda da, gören kendisi olur ve "sen" kalmazsın!... "Sen" varken de, o boyut ortaya çıkmaz!... AHMED HULUSİ |
İMAN ESASLARI "AMENTÜ":
"ÂMENER RASÛL" - Rasûl de ( Hz Muhammed ) iman etti...
"BİMA ÜNZİLEiLEYH" - Kendisine inzal olunana!...
Nereden inzal olunana?..
"MİN RABBİHİ" - "Rabbinden" !.
Şimdi burada bir incelik noktası var!.
Rasûl de iman etti; yani, Hz. Muhammed Aleyhisselâm iman etti. Kendisine "rabbin"den inzal olunana!.
"Ünzile ileyhi min "ALLAHi" demiyor... "ALLAH"tan nâzil olana" demiyor...işte bu âyetin incelik noktası burasıdır!..
"Bima ünzile ileyhi min Rabbihi"... "Kendi özünü hakikatını oluşturan Rabbin`den inzal olana" diyor...
Yani, Kur`ân, Cebrail aracılığıyla, şayet tâbiri caiz ise, dıştan vahyolduğu gibi; "BİMA ÜNZİLE" uyarısındaki "B" sırrı itibariyle de, inzalin zâtından gelen bir boyutsal derinlik ihtiva ettiği bize farkettirilmek istenmektedir burada!..
Bu açıdan değerlendirebilirsek âyeti, anlıyabildiğimiz kadarıyla anlamı şöyle olur:
"RASÛL, ÖZÜNÜ OLUŞTURAN RABBİNDEN İNZAL OLANA İMAN ETTİ"
AMENTÜ “BİLLAHİ”:
"Âmentü billah" dendiği zaman, "B"nin buradaki işaretinin "ALLAH" isminin anlamını gerçek ve mutlak mânâsıyla anladıktan sonra; kendinin, "ben" dediğin şeyin, "O"nun dışında, ayrı bir varlık olarak var olmayıp; "ALLAH" varlığı ile kaim ve var olan bir yapı olduğuna "İMAN" etmek anlamında olduğu anlaşılır.
Yani, "Âmentü", "iman ettim";
"B`illah", mutlak ve gerçek anlamda "ALLAH"ın varlığına; benim kendi varlığımın da, "O"nun varlığı, vücudu ile kaim olduğuna; tüm varlığımın, tüm boyutlarıyla, sadece "O"nun esmasıyla mevcut olduğuna; "O"nun varlığı dışında hiç bir varlık ve özelliğimin olmadığına "iman ediyorum", demektir bu.
İşte burada önemli olan husus, Kur`ân dilinde ve Hz Muhammed Aleyhisselâm’ın açıklamasında ötenizdeki bir "TANRI"ya iman değil; varlığınızın her zerresindeki; tüm boyutlarınızı meydana getiren "ALLAH"`a iman üzerinde durulmasıdır.
***
İşte akıl, anlayış sahibi istidatlı müminlere, Kur`ân ‘ı Kerim’de yapılan bu hitap, aynı zamanda tasavvufun yani "VAHDET" anlayış ve yaşamının tavsiyesi mâhiyetindeydi..
Ancak bu sahada yapılan çalışmalar sonucudur ki, insan, vehmi benlikten yani nefisten kurtulup; "ÖTEDEKİ TEK TANRI" anlayışından terakki edip, her şeyin aslı, hakikatı, ZATI olan "ALLAH" idrakına erişebilir!.
Ve takdirinde varsa, bunun doğal sonuçlarını da yaşar!...
Buna erene diyebileceğimiz, "ALLAH hazmını versin" olacaktır!...
“B” SIRRIYLA ANLAYIŞ:
İhlâs sûresinde, "ALLAH"ın Ahad olduğu; bölünmez, parçalanmaz, cüzlerden meydana gelmemiş, parçalardan oluşmamış; sonsuz sınırsız TEK olduğu belirtildiğine göre...
Ve de "Samed" olarak, ona herhangi bir şeyin girmesinin, ya da ondan her hangi birşeyin çıkmasının mümkün olmadığı, anlaşılabildiği zaman...
Ve gene "O"ndan meydana gelmiş ikinci bir varlığın var olmadığı; ayrıca "O"nun başka varlıktan meydana gelmesinin söz konusu olmadığı farkedildiğinde; ve bunun anlamı kavranıldığında, zaten otomatik olarak bizim "ben" dediğimiz varlık, hiç "var" olmamış olarak "yok" olur!.
Ya da çok basite indirgeyerek açıklıyalım... "ALLAH"ın "SINIRSIZ" varlığına İMAN EDİLDİĞİ ZAMAN!... Yani, "SINIRSIZ" varlığı dolayısıyla hiç bir boyutta "O"nun yanısıra ikinci bir varlığın mevcudiyetinden sözedilemiyeceği kavrandığı zaman... Görülecektir ki "sen"(ben) zaten hiç "var" olmamışsın... "Yok"sun!... "YOK" mayasından oluşmuş bir "yok" mevcutsun; ki gerçekte tüm varlık sadece "O"dur!
Varolmamış bir şey nasıl "yok" olur?..
Varolmayan bir şey, gerçekte, ancak beşduyunun oluşturduğu zanda "var" kabul edilir; o zanda "var" kabul edilen "benlik" idrak oluşunca da "yok" olur demektir!. Yoksa, gerçekten "var" olan hiç bir şey "yok" olmaz!..
Çünki her şeyin varlığı, "ALLAH" varlığıyla mevcuttur!... Ki, o şeyin mutlak mânâda "yok" olması demek, sonuçta ALLAH varlığının "yok" olması demek olur..
Evet şimdi biz yine ana konumuza dönelim.
"ALLAH"a iman, işte böylesine "ALLAH"ın "TEK"liğine iman ile birlikte, getirisi olarak, kendi varlığının, Hak`kın varlığı dışında var olmadığını idrak etmek suretiyle meydana gelir.
Eğer kendi varlığının "var" olmadığını anlarsan, işte o zaman dersin ki: "Amentü Billah"...
Ben, "ALLAH"ın varlığına, "O"nun varlığı ile kaim ve mevcut bir varlık olarak iman ediyorum.
"VE MELAİKETİH"... "MELEKLERİNE"...:
Melâike varlığını "ALLAH"`ın "esma`ül hüsna"sından alır!. "ALLAH"ın isimleri yani esmâül hüsnâ, (güzel isimler) manalarını ortaya koymaya başladığı anda oluşan mânâ varlıklar "MELEK" adını alır.
"Melek", "melk"ten gelir ki, "güç, kuvve" anlamınadır... "ALLAH"ın kuvvede mevcut özelliklerinin-esmâsının- açığa çıkması ile oluşan birimler anlamınadır..
Bu itibarla melekler, "ALLAH" rasûlleridir!..
Ef`âl âlemi denen fiiller âleminin, yani bütün bu gördüğümüz-göremediğimiz, algıladığımız-algılayamadığımız fiillerin, bireylerin, birimlerin yani "kesret" denen "çokluk" âleminin meydana geldiği, oluştuğu ilk boyut, melekler âlemidir.
***
Arşın altındaki, yani, sırf mânânın çokluğa dönüştüğü mertebedeki ilk varlık "RUH" adlı melektir.. Ayrıca "RUH-U ÂZAM" diye tanınır.
Bu Melek sahip olduğu ilim itibarıyla "AKL-I EVVEL" adını alır. Bİr diğer ifadesiyle de "Nurların NURU"dur!.
Hayatiyet ve hayat kaynağı olma vasfı itibarı ile, hayat vasfı itibarıyla "Ruh-u Âzam" denir.
Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm efendimizin "hakikatı-aslı-orijini-kaynağı" olması yönüyle de "HAKİKAT-I MUHAMMEDİYE" denilir.
"ALLAH" evvelâ aklımı yarattı, "ALLAH" evvelâ nurumu yarattı..."
diye Hz. Rasûlullah`ın açıklamasında yer alan "akıl" ve "nur", işte bu "Ruh" adlı Melek, yani, "RUHU ÂZAM"dır.
Yani, bölünmesi parçalanması söz konusu olmayan, manada beliren ilk tekillik, birimlik kavramıyla mevcut olandır.
Soyutun somuta dönüşmesi sınırında oluşan varlıktır.. Elbette burada, beş duyuya göre somutluktan sözetmiyoruz!..
Yani, "ilmi ilâhi"de ilk mânâ sûretinin belirmesidir. Arş ve bunun altındaki oluşan ilk melektir.
Bu Melek`ten katman katman, boyut boyut diğer melekler meydana gelmiş; ayrıca her bir boyutun da kendine has melekleri oluşmuştur...
Melekler nur yapılıdır. Bunu bugünkü dille ifade etmek gerekirse, enerji kökenlidir diyebiliriz.
Herşey enerjiden meydana gelmiştir dendiği zaman, burada bahsedilen enerjidir.
"VE KÜTÜBİH"... KİTAPLARINA...:
Mutlak kitapsa ilâhi kitaptır; "ÜMMÜL KİTAP"tır!... Ulûhiyet kemâlâtının eseri olarak yazılmış olan kitabı ilâhi, yani tüm boyut ve katmanlarıyla evrendir!.
Bir diğer ifade ile İnsanı Kâmil`dir!... Bir diğer ifade ile Ruh`u Âzam`dır... Hakikatı Muhammediye`dir!. işte o, ilâhi kitaptır!.
"Kur’ân ve insan ikiz kardeştir"
Anlamındaki Rasûlullah açıklamasında işaret edildiği üzere, Kur’ân ‘ı meydana getiren mânâ , "İnsan" diye bahsedilen İNSAN`I KÂMİL`in; yani HAKİKAT`I MUHAMMEDİYE`nin, yani RUH`U ÂZAM`ın mânâsı ile karşılıklıdır. Birinde diğerindeki mânâ mevcuttur ki, biri mutlak kitap, ilâhi kitaptır.
***
İlâhi kitabı yani ümmül kitabı okumaya çalışacağız!... İlâhi kitap, ef`al âleminin, yani fiillerin oluştuğu boyutun tümüdür!. Çünkü bu kitabın her satırı, bir ismi ilâhinin mazharı olarak zuhur etmektedir.
Meleklere iman, varlığın aslı ve orijinini tanımaya açılan kapıdır...
"OKU" hitabıyla işaret edilen yüce ve muazzam Kitabullah da, o meleklerin varlığı ile oluşmuş kitaptır!... Sanki yazının mürekkebi, şekilleri meleklerdir;
Bu Kitabullahın harfleri meleklerdir; âyetleri, sûreleri meleklerdir!.
Kitap, esmâ-ı ilâhidir; yani "ALLAH" isimleridir; yani "ALLAH"`ın kendinde seyretmeyi dilediği mânâlardır, özelliklerdir!..
"VE RASÛLİH"... RASÛLÜNE...:
Rasûl, bir diğer anlamıyla, ilâhi hakikatı bir alt boyutta ortaya çıkaran aracı kat anlamında..
Nitekim Kur’ân-ı Kerim`de yalnızca Nebiler için değil, melekler için de "Rasûl" tabiri kullanılıyor... Melekler de "ALLAH ‘ın Rasûlleri” olarak geçiyor. Zaten o yüzden biz, "Cebrâil Aleyhisselâm" diyoruz.
"Aleyhisselâm" tabiri kime kullanılır...?
Rasûllere ve nebilere kullanılır!.
İşte "RİSÂLET" görevi yapması ve Kur’ân ‘da da meleklerden "Rasûl" diye bahsedilmesi sebebiyle, "Cebrâil Aleyhisselâm, Mikail Aleyhisselâm, İsrafil Aleyhisselâm" diyoruz..
Bu "melekler" bizim dışımızda birer kişilik sahibi varlık olduğu gibi; ayrıca bizim yapımızda da birer boyut veya katman olarak mevcutturlar!..
Yani "Risâlet" boyutu aslında hepimizin nefsinde var olan bir mertebe ya da katman... Ancak bizlerin kendini o boyutta bulup hissedebilmesi mümkün değil!. Enfüs derken senin bedeninden zâtına giden bir derinlikte demek istiyorum..
Bütün Nebilerin ve Rasûllerin görev yapmalarını oluşturan “Risâlet Boyutu” senin varlığında katmansal olarak mevcut!...
Ancak, senin bilincin o boyuta ulaşamadığı için, bulunduğun boyutun yani mertebenin kemâlâtıyla yaşamına devam ediyorsun...
"VEL YEVMİL ÂHİR"... KIYAMET SÜRECİNE...:
Bu ifadeyi iki şekilde anlamak mümkün:
"Vel yevmil âhir"nin başındaki "v", yani arapçadaki "vav" harfini tek başına bağlaç olarak düşünüp, "EL-YEVM`İL ÂHİR" şeklinde anlamakta mümkündür bize göre; "Vel yevmil âhir" de diyerek "VE Yevmil âhir" diye anlamak da...
"VEL YEVMİL ÂHİR" gibi ele alırsak, "Ve" daha sonraki "an"a şeklinde çıkar anlam..
"v`eL-YEVM`İL ÂHİR" diye anlarsak, "âhiret günü" diye kastedilen "kıyâmet" anlaşılır!...
Buna karşın birinci okuyuş itibariyle ise, "içinde bulunduğun andan sonra gelen diğer anlar" anlamınadır.
"YEVM" Esas itibarıyle günlük kullanışta bildiğimiz, 24 saatlik gün diye de anlaşılabileceği gibi; "AN" anlamına da gelir...
Bizim bildiğimiz "gün"lük anlamın esas itibarıyle madde dünyasına, beş duyuya bağlı, izâfi-göreceli bir ifade olması hasebiyle; daha doğru gerçek anlamı "AN" dır.
Bu sebepledir ki, "Ve daha sonraki "an"lar" deyince; bu "daha sonraki "an"lar" ifadesinden, insanın yaşamının sonsuz olması, sürgit devam etmesi anlaşılır.
Yani içinde bulunduğun her "an"dan sonraki "an"da var olacağın; hiç bir zaman "yok" olmayacağın anlaşılır!.. Bu birinci mânâsı..
"Vel yevmil âhir", yani, "bulunduğum andan sonraki bir anda da var olacağıma", derken işaret edilen "sonraki bir an var", ve bu sonraki "an"lar hiç sonu gelmeksizin sonsuza dek devam edip gidecek!... Kabir âlemi veya berzah âlemi, kıyâmet âlemi, mahşer âlemi, sırat yaşamı, cennet ve cehennem yaşamı şeklinde, çeşitli aşamalarda devam edecek olan, böylesine sürgit bir yaşam mevcut..
"VE BİL KADERİ"... KADERE...:
Bu sözde "vel yevmil âhir"den sonra, "ve kadere" dememiş, "VE BİL KADERE" demiş. "B" harfini gene getirmiş burada başa koymuş.
Bunun mânâsı:
"Nesnenin kaderi kendisinde mevcut olarak, o nesne var olmuştur"; demektir.
Oluşan birim, kaderi kendisinde mevcut olarak o kaderle mevcut olmuş, var olmuş demektir.
"B" harfinin oluşturduğu mânâ burada odur.
Yani, rastgele bir kader değil!..
Dışarıdaki birinin yazdığı bir kadere göre, ben varım ve ben o programı uyguluyorum, gibi değil!..
Kaderi kendinden gelen bir biçimde, kendi varlığında; kendi programı yapısında özünde mevcut bir biçimde var olmuş demektir.
Burası çok önemli ve ince bir noktadır.
"Kadere iman"ın esaslarını, yani neye ve nasıl iman edilmesi gerekliliği esaslarını, birazdan âyetlerle ve hadislerle izah edeceğim.
Şimdi burada üzerinde durmak istediğim husus şudur:
Birim, var oluş gayesine uygun bir programla yüklenir; ki bu oluş birimin "fıtratı" diye bilinir!... Daha doğrusu, programı gelen meleki-kozmik etkilerle beyne yüklenir!.. O birimin manevi sureti, onun programıdır; yani "fıtratı"dır; yani kaderidir!.
KADERE İMAN:
Hakkıyla, ALLAH`a iman edende, "benlik" kalmaz!.
Eğer bu açıkladığım hususu anlayabildiysek farkederiz ki; "ALLAH" ismiyle işaret edilen varlık, "Zâtıyla mevcut yegâne vücuddur", varlıktır!.
Ve "ALLAH" ismi dışındaki bütün isimlerle işaret edilen varlıklar, birimler, yaratılmıştır... "ALLAH" tarafından!... "ALLAH"ın ilminde!...
İşte bu sebepledir ki var olan; daha doğrusu ve gerçeği, "var" kabul edilen, "var" sanılan her şey, gerçekte "yok"tur!.
Eğer bu gerçeği anlayabildiysek, şimdi bir adım daha ileri gitmeğe çalışalım.
"ALLAH", "öncelik ve sonralık" gibi zaman kavramı olmaksızın; ilmiyle, ilminde mevcut olan sonsuz mânâları seyretmeyi dilemiş; " MÜRÎD " olması dolayısıyla, kendindeki sonsuz mânâları seyretmeyi "murad etmiş"; bu murad ediş ile birlikte, "ol dediği şey, anında olur", âyetinde işaret edilen bir biçimde bu mânâların seyri başlamıştır.
İşte "ALLAH"ın "ol" hükmüyle, yani "MÜRÎD" ismi ile işaret edilen bir biçimde ilmindeki manaları seyretmeyi murad etmesi; evren ismi altında olan tüm isimlerle işaret edilen varlıkların meydana gelmesini oluşturmuştur!. Bunların "yok"tan varolmasını murad etmesi hükümdür!.
Bütün bunların varolmasını murad etmiş, hüküm vermiştir ki, bu hüküm "ALLAH"ın "Kazası"dır!.
"Kaza", işte bu "hüküm"dür!.
"Kazası", yani var etme "hükmü" sonucunda; o isimlerin mânâlarının nasıl ve ne şekilde açığa çıkmasını murad etmesi de "O"nun takdiridir.
Bu takdir gereğidir ki, çeşitli ilâhi isimlerin mânâları, sayısız çeşitli bileşimler-terkipler şeklinde belirli anlam sûretlerini meydana getirmiştir.
"HAYRIHİ VE ŞERRİHİ MİN ALLAHİ" "HAYIR VE ŞER, ALLAH`TANDIR":
"HAYR" ya da "ŞER" diye nitelendirdiğin olaylar, ALLAH`ın türlü isimlerinin mânâsı olarak senin karşına gelmektedir!.
Yani, senin karşılaştığın "hayır ve şer" diye tanımladığın bütün olaylar, "ALLAH" isimleri ile işaret edilen mânâların, fiiller âleminde, ef`al âleminde ortaya çıkmasıdır.
İşte bu sebepledir ki, "karşılaştığın olayı kişiden veya hayvandan veya cinden bilme; ALLAH`tan bil"dir "Âmentü”nün bu prensibinin mânâsı.
Sen ne zaman ki ALLAH`tan bilmez de, birimden; yani belli bir isimden, falanca ya da filancadan bilirsen; o fiili meydana getiren gerçek fail olarak ALLAH`ı bilmezsen "ALLAH"tan gâfil oldun demektir!.
Veya bir diğer ifade ile, ALLAH`ın senin yetişmen amacıyla o fiili, o olayı meydana getirdiğini ve senin karşına çıkardığını farketmezsen "ALLAH"tan perdelenmiş olursun.
Oysa amaç, her şeyin sahibi olan ve heran her şeyde murad ettiğini yapan "ALLAH`a iman" ile bu dünyadan geçip gitmek en azından...
Yani, ALLAH`ı müşahede etmek!. Yani, "ALLAH"a şehâdet etmek!... "Eşhedü...." diyebilmek!..
Öyleyse başına gelen hayrı ve şerri birimden değil, -"birim" tabirini en geniş anlamı ile kullanıyorum, ve bu yüzden bir isim kullanmıyorum- ALLAH`tan bilmek zorundasın.
Bu nedenledir ki, eğer mü`min olarak bu dünyadan geçip gitmek istiyorsan...
"Hayrıhi ve şerrihi min ALLAH" cümlesini her an hâfızanda tutup; bütün olaylara ve birimlere "MİN ALLAHÛ TEÂLÂ" yani "ALLAH`TAN" anlayışı ile bakmak mecburiyetindesin, !..
Bunun aksine bir düşünüş, seni, farkında olmadan "Âmentü" prensiplerine iman çizgisinden çıkartıverir!.
"VEL BA`SU BA`DEL MEVT" ÖLÜM AKABİNDE YENİ BİR BEDENLE YAŞAMA DEVAM:
"Vel ba`su ba`del mevt"; "mevt"in yani "ölüm" anının hemen sonrasında, "ba`s" olacağıma inanıyorum" demektir.
Melekler bahsinde Azrail`i anlatırken de üzerinde durduğum gibi mevt yani ölüm, tadılan bir şeydir!...
Bir başka tanımlama ile "MEVT", "Kontrolündeki yapıyı kullanamaz hale gelmek" demektir!... Özellikle, insanın, bedeninin "kullanım dışı kalmasını" târif sadedinde bu kelime söylenir..
Bu yüzdendir ki, "ÖLÜM TADILIR"!..
Tadan da İNSANIN bizâtihi kendisi olan şuuru-bilincidir!...
"Küllü nefsin zaikatül mevt" (29-57)
"HER BİLİNÇ ÖLÜMÜ TADACAKTIR",
âyetinde olduğu gibi; her bilinç, -burada hususi mânâsıyla insan, genel anlamıyla evrende var olan tüm bilinçler kastediliyor- her bir nefs sahibi, şuur sahibi, ölümü tadacaktır" denmektedir!..
"NEFS"in anlamı "bilinç sahibi birim"dir..
Yani, içinde bulunduğu halden sonra, o güne kadar kullandığı bedeni ve ortamını kaybedecek; yeni ortamın gerektirdiği beden ile yaşamına devam edecektir.. Her bilinç için bu böyle!
İnsan yönünden ele alırsak... Her nefs yani bilinç, bir süre sonra herhangi bir sebeple bu yaşadığı bedeni kullanamaz hale gelecek; bu beden kullanım dışı kalacak; bu bedenin kullanılamaz hale gelmesinin hemen akabinde de, oluşmuş bulunan yeni bir bedenle yaşamına devam edecek!.
Böylece, içinde yaşadığı bedenden; ve o beden dolayısıyla bağlı olduğu her şeyden ayrılarak ölümü tatmış olacak!.
Halogramik yapılı dalga(wave) bedeniyle, -ki biz ona din terminolojisinde RUH diyoruz-, o ruhla yaşamına devam edecek.
İşte bu "her bilinç ölümü tadacaktır"ın neticesinde "Vel Ba`su Ba`del mevt" inancını getiriyor.
AKIL VE İMAN”DA İSLAM’DAN BEŞ ESAS…
| Niçin İslam? "İslam"; selâmet bulma, selâmete erme, "selâm" isminin mânâsının sizde açığa çıkması anlamında!. "Allah"ın "selâm" isminin mânâsı ortaya çıktığı zaman kişi, bir kısım ilâhi isimlerin mânâsıyla tahakkuk etmek suretiyle, cennet yaşamı dediğimiz yaşama geçer. İşte bunun içindir ki İslam, bunun için teslim olmak. "KESİNLİKLE ALLAH İNDİNDE DİN İslam`dır"; diyor Kur`ân!... Din, "ALLAH" hükümleri bütünüdür; "ALLAH" düzenidir; "ALLAH" sistemidir!. Buradaki ilâhi sistem ve ilahi düzen kavramlarını yanlış anlamayalım!. Beşeri düzenlerle, s osyal-siyasi düzenlerle, siyasi rejimlerle buradaki düzen kelimesini karıştırmayalım. "ALLAH" sistemi dediğimiz zaman, olayı kelime şekliyle, şeriat yönüyle de ele almayalım!. Bu öyle bir düzendir ki, Kur`ân bize bu sistemin her an, her zerrede yürürlükte olduğunu bir çok yerinde vurguluyor. |
İSLAM:
"KESİNLİKLE ALLAH iNDİNDE DİN İSLAM’DIR"
âyetinde de işaret edilen mânâ, tüm varlıkların bu "doğal ve zorunlu teslimiyeti"dir..
Yani bir diğer ifadesiyle;
"Evren tüm içindekileriyle "ALLAH"a teslim haldedir"!..
KESİNLİKLE TÜM VARLIKLAR ALLAH`A TESLİMDİR Kİ, BU, GERÇEK DİNDİR!..
***
Fakat, "Kesinlikle Allah indinde din islam"dır derken, orada bir sınırlama bir kayıt yok... Yani, dünyada veya falanca galakside demiyor!..
Nerede?...
Dünyada da!. Dünyanın içinde bulunduğu güneş sisteminde de!. Diğer galaksilerde de!.
Kâinatın tamamında yani bütün bu evrenin tüm yapısında, her zerrede, her noktada bütün varlıklar Allah`a teslimdirler!. Burada kesin olarak işte bunu vurguluyor!.
Yalnız burada gözden kaçırmamamız gereken nokta şudur:
"Bütün varlıklar Allah`a teslim olmuş vaziyettedirler" derken, birimler kendi özgür iradeleriyle "Allah"a teslim olmuş, değil!..
Birim, "FITRATIYLA" yani var oluş şekli ve programıyla Allah`a teslim olarak yaratılmıştır, zaten!...
Birim, Allah`ın indinde, dilemesine uygun olarak meydana getirilmiştir Allah tarafından...
"FITRATIYLA" meydana getirildiği için de, teslim olmuş durumdadır!. Yani, birimin teslimiyeti dediğimiz, "Allah`a teslim olma hâli" dediğimiz, içinde bulunduğu hâl, var oluşundan yani "fıtrat"ından meydana geliyor otomatikman!...
Yapısından, nüvesinden, özünden meydana geliyor!..
İşte bunu izah içindir ki Hz.Rasûlllah :
"Her doğan çocuk İslam fıtratı üzere doğar" demiştir. ("FITRAT" konusunun içyüzü geniş bir şekilde "Hz. MUHAMMED NEYİ OKUDU" isimli kitabımızda açıklanmıştır. Arzu edenler bu konuyu detaylarıyla oradan inceleyebilirler!. A. HULÛSİ )
Olaya yüzeysel bakanlar diyor ki; "müslümanlığı kabule istidatlı olarak doğar her doğan çocuk"!.
Hayır! Olayı yalnızca "müslümanlık"la kısıtlıyarak dar anlamda almayalım!.
Her doğan çocuk; ki bunu bebek diye de; veya geniş kapsamlı olarak kainatta var olan her varlık diye de anlamak mümkündür...İslam fıtratı üzere doğar, yani İslam kelimesinin açıkladığı mânâda, programlanmış olarak meydana gelir.
Nitekim başka bir âyet:
"DE Kİ: HEPSİ DE (Şâkıleleri) VAROLUŞ PROGRAMLARI DOĞRULTUSUNDA FİİLLER ORTAYA KOYARLAR!." (17-84)
Ayette geçen "ŞÂKİLE", daha önce izah ettiğimiz, "FITRAT`ın oluşturduğu programın doğrultusu", anlamındadır..
İşte bu husus, "İslam"ı açıklar.
Yani, var olan bütün birimler;
"KESİNLİKLE ALLAH iNDİNDE DİN İSLAM`DIR"
hükmünce meydana gelmiştir.
Bu yüzdendir ki "İslam", dünyada sadece belli bir kavmin veya insan topluluğunun dini değil; kâinatta geçerli olan nizam, ilâhi düzendir!.
Şayet bunu anlıyabildiysek, artık "İslam"ı dar mânâda sadece belli ölçülerle, şekillerle kayıt altına almayalım!.
"İslam", "Allah"ın, dilediği mânâları ortaya koymak üzere, kainatta mevcut tüm birimleri kendi ilmiyle, ilminden, dilediği yapı ve özelliklerle; dolayısıyla da kendine "TESLİM" bir halde halketmesi; ve birimlerin de bu gayeye yönelik davranışları doğal olarak ortaya koymalarıdır.
Bu durumda bir kişinin "İslam"ı fark ve kabul etmesinin doğal sonucu olarak ne yapması gerekir?
KELİME-İ ŞEHADET:
Evet, kendisine Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın önerilerinin sunulduğu kişi, "İslâm"ı tasdik etmesi için, şu anlattığımız sistemi kavradıktan sonra, diyebilmesi gerekir ki;
-Yeryüzünde veya gökyüzünde tanrılar yoktur, sadece Allah vardır. Kâinatı vareden ve o yoktan varettiği kâinatta her bir birimi dilediği biçimde suretlendiren; istediği özelliklerle bezeyen; ve her biriyle dilediği mânâları ortaya koyan sadece "Allah" vardır.
İşte bu anlamı izah etme sadedinde sıra, "İslâm"ı kabul ve tasdikin ilk şartı olan "kelime-i şehâdet"e gelir...
Dersin ki:
"Eşhedü enlâ ilahe illallah "
"Eşhedü" yani, "Şehâdet ederim"...
Nasıl "şehâdet" edersin?...
Gözle, değil; basiretimle, idrakımla, anlayış, kavrayışımla, "şehâdet ederim" ki; ve...
görmekteyim, müşahede ve tesbit etmekteyim, idrak etmekteyim, tasdik etmekteyim ki;
varlığın her zerresinde mutlak olarak hükmünü icra eden ve kendisinden başkasının varlığı asla söz konusu olmayan tek mevcut sadece "Allah"tır!. Ki gayrı asla mevcut değildir!.
"Ve eşhedü enne Muhammed`en abduhu ve rasûluh "
Ve gene bu müşahedemin neticesinde şehadet ederim ki Hz. Muhammed "O"nun kulu ve rasûlü`dür.
"Kulu"dur, Allah`ın kendisinde izhar etmek istediği manaları, ortaya koymak suretiyle "kulluğunu" ifa etmekte...
Burada ayrıca Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm’ın;
-"FAKR"ımla iftihar ederim"!. dıyerek işaret ettiği "ALLAH" varlığı yanında "hiç"liğine işaret de mevcuttur!...
Bahsi geçen "FAKR" da yanlış olarak bildiğimiz fakirlik diye anlaşılmıştır; ki hiç ilgisi yoktur bu anlayışın, işaret edilen husus ile!..
Mutlak bilinçli kulluk ancak "FAKR" ile tamam olur!.
Bu konuda detaylı bilgiyi "GAVSİYE AÇIKLAMASI" isimli kitabımızda bulabilirsiniz..
Ve "Rasûlü"dür; "ALLAH" hükümlerini, sistemini; "Allah"ın dilediği mânâları, bilmemiz için bize ulaştıran, bize tebliğ eden elçisidir!.işte buna da şehâdet ederim!.
DİNİN DİREĞİ NAMAZ:
"Secde" etmek ne demektir?
"Allah"a secde etmek, O mutlak varlık yanısıra, ne senin ne de bir başka varlığın, vücudunun "var" olmadığını idrâk etmek, müşahede etmektir!.
"Ben yokum, sadece ALLAH var!"
demektir. Veya bir diğer anlamıyla,
"var olan yegâne varlık Vahidül Ahad olan Allah",
demektir, "secde"nin manâsı...
"Sadece bedenimle değil, şuurum, ruhum ve varlığımla sana secde ediyorum" demek için secdeye erdiğin anda, secde hâlindeyken, "var olan yegâne varlık, Vâhidül Ahad olan Allah"tır!. "O"nun dışında "biz" yokuz... diye düşünebilmek lazım.
***
"Daimî" namaz nedir?
Namaz, ana yapısı itibarıyle, "ikâme" olunan namazdır dedik.
"İkâme" namaz sonucunda "secde" ile namazın kemâline ulaşırsan; bu "ikâme" olunan namaz kişiye "uruc" sağlar ve "mi`râc" hâsıl olur!.
"Mi`râc" kişinin "Kâ`bı kavseyn" veya "ev ednâ" makamında, "Allah"ı müşahede etmesi!..
Ya da, daha açık ifadesiyle, kendi varsayım benliğinin, hiç varsayılmamışçasına ortadan kalkıp, "BÂKİ ALLAH"tır hükmünce bütün esmâ ve sıfatlarıyla BÂKİ olması hâlidir.
"Urûc"un neticesinde hâsıl olan "mi`rac" ile o kişi, İlâhi bakâ ile "BÂKİ" olur!... Sen, onu kendin gibi sanırsın; ama o, "Allah`la bâki" durumdadır!.. Ve bu hâl ile hayatını sürdürür.
Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm’a baktıkları zaman; O da bizim gibi yiyip içiyor, aramızda dolaşıyor, çarşı pazar geziyor, ne ayrıcalığı var dediler... Ama O, ilahi hakikatı hissedip yaşayan, "mi`rac" sahibi olan; ve bunu bize bildiren "Allah Rasûlü" idi!.
Dışarıdan bakanlar, o "daimi namaz" ehlini kendileri gibi görürler; ama bilmezler ki O, varlıkta "Bâki olan Allah"ın yalnızca bir esmâ zuhurudur!.
İşte bu hâl, "ölmeden evvel ölerek", şuur boyutunda kişisel kıyâmetin kopup;
"Sümme ileyna turceûn", "ve dahi bize döneceksiniz"
âyetinin mânâsı ortaya çıkıp; basit tâbiriyle "kişinin Allah`a rücû etmesi"dir.
Allah`tan gelenin Allah`a rücû etmesidir!...
İşte bu da "mukarreb"lerin "daimi namazı"!.
Bunu başka nasıl anlatmak lâzım bilemiyorum!. Ancak yaşayan bilir!. Daha fazlasıyla anlatılması bizce mümkün değil!.
İşte, İslâm’ın ikinci şartı olan namaz!.
ALLAH’A YAKINLIK VESİLESİ ORUÇ:
"Havas"ın orucu ise, varlıkta mutlak tasarruf sahibi olan Hak`kı farketmek ve kavramak suretiyle; "Allah" dışında bir varlık, "Allah"ın tasarrufu dışında tasarruf görmekten "imsak"tır.
O “Oruc”lu kişi, senden bir fiil gördüğünde bu fiili senden bilirse, onun orucu bozulmuştur!. Ama bu havas için geçerli, bizim için değil. Bizimle alâkası yok bu olayın. Ebrâr denilen ve Havas durumunda olan Allah`a ermeyi dileyen, nefsi mülhime, nefsi mutmainne durumunda olanlarla ilgili bir olay..
Ne zamanki sen herhangi bir fiilden, herhangi bir davranıştan dolayı o fiili meydana getiren o varlığı hor görürsen; eksik, kusurlu, hatalı görürsen, ona hor gözle bakarsan; sen eğer havas isen işte o anda senin orucun sakatlanmıştır!. Veya düşünceye, fikre göre orucun bozulmuştur... Kazası gerekir!.
Saydıklarımıza ilaveten, "havâs" durumunda olan kişinin orucunda, kimden ne fiil görürse görsün, "bu fiilin fâili Hak`tır!. Hak`kın her fiili yerli yerindedir. Bİr hikmete dayalı olarak meydana gelmektedir" görüşü sürecek; kızmayı, üzülmeyi ve sinirlenmeyi yaşamayacaktır!.
Kızıp, üzülüyorsa, sinirleniyorsa, bir takım oluşları yersiz görüyorsa o kişi orucunu kaza etmek zorundadır!. Elbette bizler için söylemiyorum bunu, havâs düzeyindekiler için söylüyorum. Havâsın orucunda bu böyledir. Falanca, filanca böyle yaptı demek yok!. Her an müşahede halinde değilsen ebrâr sınıfından olarak, bu böyle!.
"Fâili hakiki Allah`tır. Allah dilediğini yapandır. Yaptığından sual olmaz!" müşahedesi "havâs"ın orucunda esastır!.
Bu müşahedeyi kaybettiği anda bulunduğu mertebenin orucunu bozmuş olur!
"Has-ül havas" orucuna gelince ise...
Beşerî değerlendirmelerden “oruc”tur!.
Mahlûku görmeden “oruc”dur!.
"Samediyyet" sıfatının “oruclu’’da açığa çıkışıdır!.
Bunu ancak yaşayan bilir!.
Açıklanması, kavrayamayacaklar arasında sorun oluşturur..
HAC’CA GELİNCE:
Devrinin "İnsân-ı Kâmil"i Abülkerim El-Geylânî`nin haccın bâtın mânâlarıyla ilgili bazı değerlendirmelerini size nakletmek istiyorum.. Kendisinden büyük feyz aldığım bu son derece değerli Zât`ı böylece saygıyla anıyorum...
"Hac niyeti: Allah talebi yolunda devamdır..
İhram: Yaradılmışları görmeyi terktir!.
Başı traş: Beşer içinde önder olma düşüncesinden arınmaktır!.
Tırnak kesmeyi terk: Kendinden oluşan fiillerin hakiki failinin ALLAH olduğunu farketmektir!.
Güzel koku sürmeyi terk: ZÂT hakikatını hissedince, esmâ özellikleriyle kayıtlanmaktan kurtulmaktır!.
Cinsi münasebeti terk: Bedende tasarrufu bırakmaktır.
Sürme çekmeyi terk: KEŞF arzusundan kurtularak ZÂT hüviyetinde yok olmaktır!
Mikat: Kalbten ibarettir..
Kâbe: ZÂT`tan ibarettir!.
Haceri esved:insani lâtifeden ibarettir.
Haceri esvedin siyeh oluşu: Tabiat özelliğinin kalbi renklendirmesi..
Tavaf: Allah`a yakışır şekilde, insanın hüviyeti, aslı, menşei, müşahede yerinin idrâk olunmasıdır.
Tavafın 7 olması: ALLAH`ın yedi sıfatından ibarettir.. Onlar, hayat, ilim, irade, kudret, semi, basar, kelâm..
Tavaftan sonra mutlak namaz: Anlatılan vazifeleri yapan için Ahadiyyet`in zuhûru ile, ona ait hükmün yaşamıdır.
Bu namazın İbrahim makamında kılınması: Hullet makamına işarettir.
Zemzem: Hakikat ilimlerine işaret eder..
Zemzemi içmek: Hakikat ilimlerinde dallanmaktır.
Safa: Halka nisbet edilen sıfatlardan soyunmaktır.
Merve:ilahi isim ve sıfat kadehlerinden doya doya içmektir.
Traş:ilahi riyasetle tahakkuka işarettir.
Bıyıkları kısaltmak: Kurbet ehlinin makamı olan tahakkuk derecesinden inmektir.
İhramdan çıkış: Halka açılmak; sıddık derecesinde halk arasına inmektir..
Arafat:Mâarifi B`illah makamıdır... Arafat`ta iki bayrak dikilmesi, Celâl ve Cemal sıfatlarına işarettir; ki Allah`a marifet yoku onlara göredir.
Müzdelife: Makamın şuyuu ve yükselmesinden ibarettir.
Meş`ari haram: Şer`i emirlerde durup, Allah`ın haramlarına saygıdan ibarettir.
Mina: Kurbet makamı ehli zevat için murada nâil olmaktır.
Üç şeytanı taşlamak: Benlik, tabiat ve âdettir.
Yedi taş atmak: Yedi ilâhi sıfatla bunu başarmaktır.
İfaza tavafı: Allah feyzinin devamında sürekli terakki etmektir.
Veda tavafı: Allah sırrını hak edene emanettir. "
&
Bâtın yani iç, sır mânâsından biraz daha sözetmek gerekirse haccın.. Şunları da diyebiliriz…
Hac’cın bâtın niyeti "ALLAH"a ulaşmaktır!.
İhram giymek, ALLAH`a ulaşmak üzere tümüyle dünyadan arınmak için sanki ölen biriymişçesine kefen giymektir!
Hac öncesindeki yedi tavaf, yedi nefs mertebesinde uruç yaparak Allah Zât`ının zuhur mahalli olan Kâ`benin Hakikatiyla özdeşleşmeye gayrettir.!
Arafat, mukaddes vadi`dir..
Arafat`ta tüm beşeri kavramlardan arınılır!
Bu arınış sonrasında üç şeytanla birlikte benlik, tabiat ve âdetler taşlanılarak bunlara geri dönmemek üzere uzaklaşılır!
Buradan Kâ`be ‘ye gelip yapılan tavaf ve namaz, yedi sıfatta yapılacak seyr ile Zât`a ulaşmaktır.. Tavaftan sonra kılınan namaz, bunu nasibedenin huzurunda beşeriyetinin hiçliğini itiraf ve şükürdür..
Veda tavafıyla birlikte geldiğin yere dönmek, "Bakâ Billah" içinde "seyri anillah"tır!. Hizmet için halkın arasına geri dönmektir!.
Biz, Hac`da Kâ`be ‘nin kişiliği, ruhâniyetiyle görüşenleri, sohbet edenleri biliriz!.
Hac`da daha öylesine sırlar vardır ki, bunları yazmak şimdilik mümkün değildir!
Şu kadarını iyi bilelim ki, HAC aklınızın alamayacağı kadar muazzam ve çok yönlü bir çalışmadır...
Bundan, yanlış şartlanmalar yüzünden geri kalmak, bir kişi için hayatının en büyük kayıplarının arasında olacaktır!.
"ALLAH" bağışı olan varlığının en azıyla kırkta birini, ihtiyaç duyanlarla paylaşmak; işin bâtın yönüdür...
VE “ZEKAT”:
Zekât...
Hak için halktan, mülkten geçmektir!..
Allah`tan geleni halkla Hak için paylaşmaktır!.
Varlıksızlıkta dâim olmak için, varlığından geçmektir!.
"ALLAH" âlemlerden Ganî’dir;
esası üzere "Gınâ"dan hisse almaktır!.
HALK`ta “HAK”kı görüp, ondan esirgememektir!.
Şeytan vasıflı cinin, Adem’de Hak’kı göremeyip; secde etmemesi ve bu yüzden lâ`netlenmesi benzeri olarak...
Zekât ve sadakadan kaçanlar, “İnsan”da “Hak”kın varlığını göremeyip, onunla varlığını paylaşamayanlardır... Ki, gelecekleri ne olur, neye benzer bunu kavrayışınıza bırakırım!...
ALLAH MUİNİMİZ OLSUN…