SÂİD ve ŞÂKİ
kemal Gökdoğan

16.Eylül.2008 // kemal Gökdoğan ...           kemalgokdogan@gmail.com

 
SORULAR:

Son yazınızı okudum az önce...  ama içimdeki, şiddetle merak ettığim çoğu zaman es geçtiğim soruya cevabı alamadım... saidlik-şakilik yazısını okuduğumdan beri merak ederim....

(… Allah her kulunu ya “cennet” için yaratmıştı ya da “cehennem” için yaratmıştı. Bu kader hükmü değişmezdi. Değiştirilemezdi. Mâdem ki hüküm değişmezdi… âlemlerin Sultanı Rasulullah a.s. ne için çırpınmıştı? Kendisini ne için harâb etmişti?

Buharalı Şâh-ı Nakşibendî ve İmam Rabbânî kendi silsilesinin iki başlangıç noktası idi ve ikisi de ömürlerini “insanları irşad” için harcamışlardı. Onlar da biliyordu… kaderin değişmeyeceğini. Cennet için yaratılanın cehenneme, cehennem için yaratılanın cennete giremeyeceğini. Fakat bildikleri halde niçin insanların imanını kurtarmak, insanları Allah’a döndürmek için uğraşmışlardı? …)

Özür dilerim ama yazınızda bu soruların cevabını göremedim,…

Saidlik ve şakilik konusu? Anlamıyorum? Her aklıma geldiğinde es geçiyorum. O zaman bu tebliğler neden???  Kuranı azimüşşanda bildiğim kadarıyla birçok tehdit ayetleri var???

Saidlik-şakilik , mümin - kafir ile ayni manada mı?

O zaman bu kadar iman kurtarma çalışmaları neden? Paradoks gibi sanki?

Hani klasik bir soru var, Allah(cc) her şeyi niye kısa yoldan halletmedi cennetlikleri cennete cehennemlikleri cehenneme? Buna da cevaben -Ebu Bekir(ra)(A) ile Ebu Cehilin(B) Arasında ki fark anlaşılsın diye denir…. bağırsağımızdaki hucreler ile dilimizdeki hücrelerin görevini (zevkle) yaptığı doğru… ama onlarda nefis yada şeytaniyet vasıfları yok ki… zulum kelimesi boşa çıkıyor sanki?? Zalimde..

Cennette şakiler de olacak mı? Ya da tam tersi Cehennemde Saidler?
Kur-anda –cehennemliklerin serzenişlerinden bahseder pişmanlıklarından..
Cehennem ortamı Şakilerin cenneti ise neden pişman oluyorlar?
Saidler torpilli mi? Neye göre Said Neye Göre Şaki?

(B) yi cehenneminde yaşatacaksa ölüm ötesi hayatta, neden davet ediyor cennetine?
(A) yı Cennetinde Yaşatacaksa neden iman et deniyor?

Dışkı Böceğinin cenneti dışkıda yaşamak..arının cenneti petekte yaşamak..ama onlarda nefis yada şeytaniyet yok ki..Vesselam soru sordukça çoğalıyor..

CEVAPLAR:

Bir topluma bir Rasul geldiği zaman o toplumda bir inanç sistemi bulur. Toplumun hepsi tek bir inanç üzerinde olabilir. Ya da aynı toplumda birden fazla çok çeşitli inançlar da olabilir. Rasul için toplumun inancı tek imiş çok imiş fark etmez. Hepsinin altına bir çizgi çeker ve hepsini BÂTIL hükmüne eşitler. Çünkü kendisi HAK olan inanç ile gelmiştir.

Meselâ… Rasulullah a.s. Mekke’de Hak olan İslâm ile zâhir olduğu zaman o dönem coğrafyasında ve toplumLARında  kaynağından uzaklaşmış tek tanrılı dinler ve putperestlik türleri vardı. Hepsinin altına bir çizgi çekti ve hepsi BÂTIL hükmü ile eşitledi.

Rasulullah a.s. her insanın İSLÂM fıtratı ile doğduğunu fakat içinde bulunduğu şartlar nedeni ile çeşitli inanç ve kültür renklerine dönüştüğünü anlatmıştır.

İSLÂM FITRATI bizim anladığımız mânâda… tek tanrılı müslümanlık dinini kabul edebilecek potansiyel… demek değildir. İslâm fıtratı Allah’ın taktir ettiği ortamda seçimsiz olarak doğmak, o toplumun inanç ve kültürüne teslim olmaya müsait bir yapı anlamındadır.





İslâm fıtratı… Aynı zamanda Hz. Muhammed a.s. ve her Rasul tarafından anlatılan İSLÂM’ı yâni Allah sistem ve düzenini de anlayabilecek, kabul edebilecek ve hazmedebilecek potansiyel demektir.

Rasul işte böyle bir ortamdaki İNSANA gelir ve ortamı HAK ve BÂTIL olarak tam ortadan ikiye böler. RASUL’ÜN kendisi İSLÂM sistem ve düzenini kabul etmiş, anlamış ve hazmetmiş anlamında MÜSLÜMAN’dır. Müslümandır fakat TEK TANRISI OLAN BİR MÜSLÜMAN DEĞİL ALLAH HAKİKATİNE İNANAN BİR MÜSLÜMANDIR.

Toplumu, toplumsal inançları, dünyayı, dünya düzenini RASUL gibi tanıyıp değerlendirebilen eski BÂTIL inançlarından kurtulur. Bu kurtuluşun adı SÂİD olmaktır.

RASUL ‘ün anlattıklarını zahiri ve bâtını ile birlikte anlayamayan kişi BÂTIL inançlarından kurtulamaz. Bu kurtulamayışın adı ŞÂKİ olarak kalmaktır. Hatta RASUL’ün anlattığı ALLAH’ı tanrı, RASUL’ün anlattığı dini tek tanrının dini gibi anlamak da yeni bir BÂTILLIK’tır yeni bir ŞÂKÎ’liktir.

RASUL’ün anlatttığını anlayan ve hazmedebilen SÂİD olarak CENNET’lik bilinç boyutuna yükselmiştir.

RASUL’ün anlattığını sadece zâhiri ile anlayan ve hazim olayını başlatamayan tek tanrı ve tek tanrılı din sınırında kalır. İSLÂM’a karşı ŞÂKÎ (bilinci erişim engelli) olarak kalır fakat yine de Allah’ı tanrı, RASUL’ü “tanrının postacısı” olarak kabul eder ve BÜHL (cahillik) CENNET bilincine ulaşır.

RASUL’ün anlatımını (tebliğini/beyanını) zâhiren dahi anlayamayıp, kabul edemeyip itiraz eden karşı koyan, karşıt inançla saldırı safına geçenin bilinci KÜFR (gerçeği anlamaya kapalı) boyutta kalır. Ve ebedî olarak RASUL’ün beyanını anlamaya kapalı bilinç demek olan “CEHENNEM” hâlinde kalır.

Kur’an’ın tehdit gibi algılanan âyetleri;
Küfrü… yâni bilincin gerçeğe karşı örtülü olmasını,
Şâkîliği… yâni İslâm’ı anlamak engelli bilincini,
Cehennemi… yâni HAK’kı reddetmek ve karşıt fikirde kalmak bilinç ortamını anlatır.

Kur’an’ın anlatımı en alt akıl ve bilinç mantık dili ile başlar. En üst akıl ve bilinç mantığı da en yüce mânâyı o tek anlatım içinde bulur ve çıkarır.

Şâkî ve cehennem kavramını en alt bilinç sadece öldükten sonra sonucuna ulaşılacak bir ateş ortamı olarak anlar. Bu kavramları üst bilinçler dünyâ hayatında yaşanmaya başlanılan bilinç hâli olarak algılamaya başlar ve sonucunu görmek için ölmeyi beklemez. Üst bilincin korktuğu şâkilik ve korktuğu cehennem RASUL’ü hakkı ile anlayamamak hâlinde kalmaktır.

Mümin… Rasul’ün tanımladığı zâhiri ve bâtıni gerçeklerin ötelerde değil her insanın bilincinde mevcut olduğuna İNANAN, kabul eden ve araştırandır.

Kâfir… Rasul’ün tanımladığı gerçeklerin üzerindeki mecaz örtüsünü kaldıramayıp  ÂYETLERİN – HADİSLERİN gerçeğini ve  İŞARET ETTİĞİ MÂNÂLARI  reddedendir. Rarştırarak hakikatine ulaşmayı tercih etmeyendir. Gerçeğe karşı kapalı kalmayı tercih edendir.

Mümin ve kâfir Allah’ın mânâlarına ayna olmak vazifesi bakımından aynı değeri taşır. Fakat bilinç olarak aynı değerde değildir.

Mümin ve kâfir belli bir bilinç seviyesinden sonra… tasavvufa göre AYNIDIR şeklinde inanmak tasavvufi  bir GERÇEK değildir ve hiçbir değer taşımaz… sadece tasavvufu incelemiş birisinin ulaşabildiği FELSEFİ  bir DÜNYA GÖRÜŞÜ değerini taşır.

Hz. Ebu Bekir ve Ebû Cehil Allah’ın sınırsız mânâlarını yansıtan iki aynadır fakat birisi MUVAHHİD/MÜMİN birisi MÜŞRİK/KÂFİR tecelliyatı veren iki aynadır. HZ. Muhammed a.s.’ın bu iki tecelliyattan tercihi ne ise bizim de tercihimiz odur. Bu tercihe ve yaşamına TASAVVUF der isek…  yaşamadan sadece olayı teklik mantığına göre irdelemeye de FELSEFE (kişisel düşünce değerlendirmesi) diyebiliriz.

İman kurtarma faaliyeti ve çabası insanı öldükten sonra içine gireceği cehennemden değil henüz bu dünyada iken içine yuvarlandığı cehennemî bilinçten korumak içindir.

RASULLERİN ve VELİLERİN çırpınışı boşuna değildir. Bizde gördükleri ŞÂKÎ boyutuna ait düşünce ve inançlardan çok rahatsız olurlar ve bizi içimizdeki CEHENNEMDEN çıkarmak için uğraşırlar.

Sâidliği ve şâkiliği ötemize ve ötelere göndermeden düşünürsek her şeyi daha iyi farkederiz. Allah’ı ötemizde şâkiler yaratıp da düşman olan sâidler yaratıp da dost olan bir antik Yunan tanrısı (zeus) gibi düşünmediğimiz müddetçe Hz. Muhmmed a.s.’ın ve Kur’an’ın işaret kavramlarını daha iyi tahlil edebiliriz.

Cennet için yaratılmak… cehennemi düşünce boyutundan cennet düşünce boyutuna yeniden YAPILANDIRILMAKTIR. Ki bu yapılandırma… içinde bulunduğumuz anlarda olmaktadır.

Her hangi bir yol ile kendisine  yeniden bir yapılandırıcı (Nebî, Rasul, velî, âlim, bilge…) ulaşan kişi KAPALI kalmayı tercih ediyorsa, içinde bulunduğu cehennemi halden memnun ise ve halini müslüman olarak kabul ediyorsa yeniden yapılandırıcı onun “CEHENNEMİ DÜŞÜNCE” için yaratılmış olduğunu TAHMİN eder (fakat cehennemlik demez) ve kendi haline bırakır.

Bu dünyadaki SAMİMİ VE TAHKİKİ (araştırıcı) düşüncelerimiz öldükten sonra açılarak mekânımızı ve boyutumuzu oluşturacaktır.  Rasuller ve veliler bizde bu alt yapıyı oluşturmak için çırpınırlar.

Bir kişi diğer kişiye ancak BEDENSEL yönde baskı ve zulüm yaparak bedenine dilediğini yaptırabilir. Ebu Cehil ve Ebu Leheb’in işkencesine dayanamayan bazı köle ve ya yoksul korumasız sahabeler dilleri ile Hz. Muhammed a.s.’ın anlattığı Allah’a inanmayı reddetmişlerdir. Fakat kalbleri ile reddetmedikleri için MÜMİN/MÜSLÜMAN/ALLAH İNANCI vasıflarını yitirmemişlerdir.

Zulüm ancak bedenseldir. Kimse kimsenin kalbini zulüm ile değiştiremez. Zulüm içinde bırakamaz. Kişi ancak kendi nefsine zulmeder. Kişinin kendinde olandan yararlanamaması kendisine zulmetmesidir.

Zulüm gerçeğe giden yolu engelleyen bir yaşam ortamı olabilir. Fakat günümüzde hiçbir düşüncenin önünü tıkayan engel kalmamıştır diyebiliriz. Dileyenler her düşünceye açılan İNTERNET, KİTAP, TV, CD  ve benzeri  kaynaklara ulaşabilir ve kendine yol açabilir.

Şu anda ve şu andaki kullanabildiğimiz ALGILAMA DUYULARIMIZA GÖRE bedensel ölüm ötesi yaşamın GÖRSELLİĞİNİ bilemiyoruz. Algılama duyularının tamamının açık olduğuna aklımız ile hükmettiğimiz Rasullerin ve Velilerin beyanlarına göre bedensel ölüm ötesi yaşam boyutunun bu dünyanın daha da gelişmişi olduğuna inanıyoruz. Böylece aklımızı ve görselliğimizi tahminler boyutundan içinde yaşadığımız dünya boyutuna çevirmek ve BAKMAK zorunda kalıyoruz. Bu dünyada öteki dünyanın şartlarını GÖRMEYE çalışıyoruz.

Rasul’ün beyanını idrake ve hazmetmeye açık isek SÂİD’lerden takdir edilmiş olmayı ümit ederiz. Rasul’ün beyanını her yönüyle hazmedememe olayını yaşarsak ŞÂKİ’lerden olmuş olmamayı ümit ederiz.

Saidliği ve şakiliği içinde yaşadığımız ortamı anlamak ya da anlamamak hâli olarak düşünmeliyiz. Bizi ilgilendiren bizim değiştirebileceğimiz yönmüzdür. Biz kendimizdeki değişimi gerçekleştirdikten sonra DEĞİŞMEZ YÖNÜMÜZÜN ADI SAİD OLMUŞ ŞAKİ OLMUŞ hiçbir şey fark etmez.

Bir menkıbede anlatılır…

Bir müridün kalb gözü açılır ve zamanın gavsı azamı olarak inandığı şeyhinin levhi mahfuzda şaki olarak yazıldığını keşfeder. Ve şeyhini terk etmeye hazırlanır. Durumu anlayan şeyh ;

“Evlât biz o yazıyı doğduğumuz andan itibaren görmekteyiz fakat henüz Allah’dan ümidimizi kesmedik” der.

İsterseniz levhi mahfuzdaki yazımızı nüfus kâğıdımızda din hânesinde yazan yazıya benzetelim. Biz Muhammedî bilinci tanıdıktan sonra, o ilme gönül verdikten sonra nüfus cüzdanımızda (levhi mahfuzumuzda) ne yazarsa yazsın ne önemi var? Kendi geleceğimiz bizim ilgimiz olmadan bizim için KÂTİPLERİN yazdığı kelimelere göre oluşmayacaktır… şimdiki amellerimize ve düşüncelerimize göre şekillenecektir.

Hz. Ömer sorar:

“Yâ Rasulullah! Ömer öldükten sonra şimdiki aklı mı başında olacak yoksa başka bir akıl ile mi öteki dünyaya başlaycak?”

Gerçeklerin Sultânı buyurur:

“Şimdiki aklın hiç değişmeden seninle olacak yâ Ömer!”

Hz. Ömer der ki:

“O zaman sorun yok!”

***

Cennete davet bizim kulağımıza ve bilincimize Rasul’ün dilinden ulaşmıştır. Onun davetini aklına ve kalbine kabul ettirebilenler için o davet ALLAH’ın sözü ve daveti adını alır. Rasul’ü devreden çıkartıp da davet Allah’ındır der isek Allah’ı “Zeus” gibi TORPİLCİ ve ya ÖFKELİ/İNTİKAMCI bir yapı konumunda algılarız.








RASUL bizi ALLAH’a, cennete, saidliğe çağırıyor iken bizi bizde olana… yâni bizi bize çağırıyor. Daveti bu şekilde anlamaz isek bedensel ölümden sonra dönülemez bir pişmanlık yaşayacağız. O öyle acı bir pişmanlık ki… neye, nasıl, nerede ve ne zaman dönüleceğini bilememenin adı olan PİŞMANLIK.

PİŞMAN KİŞİ… pişman olmayı fark edemeyendir. HALİNDEN MEMNUN OLANDIR. Kendini hayalinde yarattığı (bühl) cennetine sokandır. Ve kendini en yüce makamda ZANNEDENDİR. Pişman kişinin bu şekildeki tanımı Muhammedî bilince göredir…  Bu kadar gaflette olan birisi halinden şikayet etmeyi akıl edemeyince Rasulullah a.s. ve Kur’an o kişi yerine SERZENİŞLERDE bulunur. O serzenişler gafilin değil gaflet halinin dile getirilişidir.

Kur’an ve hadislerdeki bu ifade tarzını idrak edemeyen MÜLHİME GİRDABINDAKİ kişi mezarlıklara gider ve mezardan ah vah iniltileri duyar. Duyduğu ah vahlar toprak altından gelmez. Kendi kafasında kurguladığı inanç kalıplarından gelir. Fakat kendisinin mâneviyatı  açık bir fetih ehli olduğunu zanneder. Hayalindeki ah vahları anlatarak insanları İRŞAD eden bir GAVS olur çıkar…

Ne yitirdiğini bilmeyen  neye pişman olacak ki?

Pişman olmak gerçeği kazandıktan sonra eski halini fark edebilmektir.

Öldükten sonra pişman olmak, tekrar dünyaya dönmek ve daha fazla şey yapmak isteği… Ölmeden evvel ölenlerin gerçeği fark edişini ve gaflette (DÜNYASALLIKTA) geçirdiği nice zamanları nasıl boşa harcadığını anlatır.

***

Muhammedî ilmi tanımaya başlayan şakilikten saidliğe doğru yelken açmaya başlar sonsuza kadar sürecek şekilde. Bu yolculuğun adına cehennemden cennete yolculuk diyebiliriz. Kendi en alt boyutumuzdan kendi sonsuz üst boyutlarımıza mirac diyebiliriz.

***

Torpili ve torpilli olmayı tek tanrılı veya çok tanrılı dinlere bırakalım. Allah’ın dini olan İslam’ı tanıyacak ilim ortamı ile kontak kurma imkanına ulaşmış olmayı NİMET olarak isimlendirelim.

***

RASUL’ün davetinin kendi bilincimde hazmolduktan sonra cennet olarak açığa çıkacağına inanıyorum. Tıpkı aldığım aşının kanımdaki zararlı mikropları zamanla yok ederek ŞİFÂ olarak açığa çıktığını YAŞADIĞIM gibi.

Aşının kanımda ne yapacağını aşıya ben söylemiyorum, söyleyemem de. Çünkü o sistemi çalıştıran programı yazamam ve çalıştıramam. Sadece programın çalışma düğmesine basabilirim… gerisi otomatiktir ve bedensel yaşam desteği  ile ilgilidir. Aşıyı alırsam fakat aşının çalışmasını engelleyecek şeyleri yapar isem aşıyı yine etkisiz hale getirebilirim.

Muhammedî ilmin özümdeki cenneti açacağına ve benim de orada kalacağıma iman edebilirim. Bu şekildeki bir iman ötedeki bir cennete gidip girmeye iman etmekten daha kolaydır. Özümdeki cehennemi alevlendirmek ve ya söndürmek ötemdeki bir cehenneme iman etmekten daha inandırıcıdır.

Cennetin ve cehennemin insanlarla doldurulması ötedeki bir vaad değil her an olagelen bir gerçeğin anlayacağımız dil ile ve gelecek zaman eki ile anlatılmış bir tanımıdır. Rasullah a.s. bizleri GÖRMEDİĞİMİZ bir şeye inanmamız için baskı yapacak bir ZALİM değildir. İçinde yaşadığımız gerçeği görebilecek bir yapıda olduğumuza inanmaya ve ve bu imanı da İKAN’A (direk algılamaya) yükseltmeye davet etmektedir. Kendimizi tanımaya davet etmektedir.

Hâlen mevcut olanı gördüğümüz (algıladığımız) anda KÜFR’den (algılayamamaktan) İMAN’a (algılama aşamasına) geçeriz. Algıladığımızı aklımıza ve kalbimize indirebilmek de İKÂN (kesin bilgi) olur.