SAFİ YORUM:
Ey o “örtüsüne sarınıp bürünen”!... Cüzlere ayrılmayan, parçalanmayan, bölünmeyen, som, sırf, dopdolu, büsbütün, sınırsız-sonsuz yapıdan “örtme” işlevi ile var olan, var algılanan!... Örtme işlevi ile var olan yapısına sarılıp bürünen!... Örtme işlevi ile sınırlı varlık görünümüne bürünüp, “algılanır” olma prensibiyle “açığa çıkmış” yaratılmış olan!... Ölçülü örtme işleviyle “som, sırf, dopdolu, büsbütün” olandan “sınırlı” varlık olarak algılanıp, bu varlığa sarılıp bürünmesiyle “som, sırf…” olanı kendisinde örten!...
Kim? Yaratılan, var olan, var algılanarak açığa çıkan evren içre evrenler ve canlılarının kaynağı olan, “değerlendirme/yönetme/yaratım yönüyle Hakikat-ı Muhammediye, orijin olana en kamil yakınlık hali yönüyle İnsan-ı Kamil, beni yönüyle Nefs-i Küll, şuuru yönüyle Aklı Evvel, ruhu/manası yönüyle Ruh-u Azam” denen tekil yapı!.. Ve bu tekil yapı(Vahid); “som, sırf, orijin…” olanın(Ahad-üs Samed) örtülerek bürünmesiyle var olur, var algılanır… “Vahid-ül Ahad(Vahdaniyet)” O(HU)’nun bu gerçeğe dönük ismidir… Ahad’ın Vahid’e bürünüşünü ve Ahad-Vahid diyalogu şeklinde sembolik, mecazi olarak açıklayan Kur’anı Kerim…
Hz.Muhammed(sav) ise; şuurunu bu yapıda bulan, bu irsali/O’ndan algılanır olarak açığa çıkmayı fark eden “içimizde bir Rasul”, bu yolda çeşitli çalışmalara girişip “selamete ulaşan bir Nebi”, “ben de sizin gibi bir beşerim” diyerek şuurumuzu “özümüze yöneltmek isteyen bir İNSAN”… İhlas Suresi’nde açıklandığı şekliyle(açıklayan kim; gözde Hz.Muhammed, özde ALLAH; özündeki varlığını oluşturan Allah ile(”B”illah) kesin ve keskin bir şuurla(vahiy) dillendiren Hz.Muhammed ) “cüzlerden oluşmamış, cüzlere bölünmeyen, som, sırf olup, kendisinden bir şey çıkmayan, kendisine bir şey eklenmeyen, eşi,benzeri şeklinde ikincisi olmayan” ve kelimeyi tevhitteki ifadesiyle “bir tanrı/ilah” olmayan, “bir tanrı/ilaha var olma imkanı tanımayan ALLAH manası… Ve bu ALLAH manasından kainatın nasıl var olunduğu gerçeğine ulaşan, ulaştığı bilgileri vahiy adı altında dillendiren şuurun sahibi Hz.Muhmmed(sav)…
Bugün dahi bilimin yeni yeni ulaşabildiği gerçeklere, 1400 küsur yıl önce, öyle bir toplumun içinde ulaşan, şuurunu bu yöne çeviren ve bu büyük bilmeceyi çözen “üstün akıl” sahibi Hz.Muhammed(sav)… Yüzlerce puta tapan, maddenin esiri olan, mal, mülk, şan, şöhret gibi değersiz şeyler uğruna yaşam süren, ahlaksızlığın, cahilliğin, basitliğin, basiretsizliğin tavan yaptığı bir toplumda; “muhteşem bir beyin” yaratılıyor… Ve bu insan; içinde bulunduğu toplumla taban tabana zıt, muhteşem haller ve müthiş düşünceler içinde… Adeta çölde açan bir çiçek, dikenler arasında bir gül gibi…
Ve onun bu halinin güzelliğini, özelliğini fark eden; düşüncelerinin değerini, önemini kavrayan; kendilerini ona ve gerçeğe teslim eden bir avuç şuurlu, akıllı insan(Hz.Ebu Bekir, Hz. Ali, Hz.Ömer, Hz.Osman, Hz.Hatice, Hz.Ayşe, Hz.Fatıma…) Dikenler arasındaki gülü fark edemeyen, basit, iğreti, basiretsiz yaşam süren çokluğa tabi olmayan, zoru seçen, zordakinin yanında olan, azınlığı oluşturan gönül ehilleri… Acaba o zamanda yaşayıp, böyle bir toplum içinde bulunup, bu imtihana tabi olup, iman etmek mi kolay; yoksa içinde bulunduğumuz şartlarda, bilimin de dini desteklediği zamanımızda iman etmek mi daha kolay?.. O zamanda ona iman edenlere de hayran olmamak mümkün değil… Çünkü çokları iman edememişti, imtihanı geçememişti, hallerini ve düşüncelerini düzeltememişti… Kimine kendisi, kimine başkaları engel olmuş, zayıf ve azınlıkta olanın değil, çoğunluğun ve gücün yanında yer almışlardı…”Ah keşke senin zamanında olsaydık da seni görsek, sana tabi olsak, sana yardımcı olsaydık” sözleri ne kadar kolay söylenen ucuz sözlerdir, çokları için…
2-) Kumilleyle illâ kaliyla;
Birazı müstesna geceleyin kalk/kıyam dur;
SAFİ YORUM:
“Som, sırf…” yapı bu orijin-sınırsız-sonsuz apaçık haliyle algılanamaz, bilinemez… Bu yapının bilinemezliği; hiç, yok, gizli, sır olmasından değil; aksine dopdolu, büsbütün, sınırsız-sonsuz haliyle apaçık olmasından kaynaklanmaktadır… Bu haliyle algılanamayacağı, bilinemeyeceği için bu ayette “gece” ifadesi ile sembolize edilmiştir… “Som, sırf…” yapı şuura kapalı, karanlık, gece hükmünde olandır… Ve bu haliyle “var-yok, az-çok, zaman-mekan, tekil-çoğul…” gibi hallerden öte olup, bu hali hepliğinden kaynaklanan hiçliğine dönüktür… Varlığa-yokluğa, tekliğe-çokluğa ait tüm kavramlar burada hükmünü yitirir… Burası adeta gece gibi kapkaranlıktır, ama bu karanlık boşluktan, yokluktan değil; som, sırf, dopdolu yapısından dolayıdır…
Geceye ait karanlığa karşılık gelen siyah rengin tüm renkleri içinde barındırıp dışarı yansıtmaması misali gibi… Tüm renklere ait ışıkları oluşturan frekans dalgaları siyah rengin içinde mevcuttur… Yani siyah renk; renk yoksulu değil, renk dolgunudur… Ve bu dolgunluktan dolayı kendisini siyah olarak gösterir… Uzaydaki kara madde denen gezegenler arası siyah alanlar da maddeye göre çok yoğun, yüksek enerjilere sahip olduğu bilimsel olarak bilinmektedir… Yani kara madde denen yerler dahi boşluk değil, gezegenler arasındaki doluluktur… Siyah/karanlık/gece yokluğun değil varlığın, boşluğun değil doluluğun sembolüdür… “Som, sırf…” olan da bu doluluktan dolayı şuura karanlık, gece, bilinmez olur…
Bu gerçekten dolayı ayette “birazı müstesna/hariç geceleyin kalk/kıyam dur” denmektedir… Çünkü “som, sırf…” yapı haliyle, bu yapıdan varlılar/çokluk var olunmaz, var algılanmaz… “Kalk/kıyam dur” ifadesi “örtüsüne bürünerek” var olan varlığın “var olma, var algılanma” haline işaret etmektedir… Şöyle ki; “gece” sembolü ile işaret edilen “som, sırf…” yapıdan birazı müstesna/hariç, gerisinin örtülmesiyle varlığın ayağa “kalkar/kıyam” durur yani var olur, var algılanır…
Yani bu ayette varlığının var olması, var algılanması, yaratış gerçeği açıklanıyor… “Som, sırf…” (gece) olanın birazı hariç örtülmesiyle(birazı müstesna) varlığın var olur(kalk/kıyam dur)… “Birazı müstesna” ifadesine karşılık gelen örtülmeyen kısmıyla var olunur, var olarak algılanırız… Ve bu var algılanan varlığımızla da “som, sırf…” olan yapıyı örtmüş oluruz… Yani ölçülü örtme işlevi ile var algılanan yapımızla, orijin-som-sırf yapıyı bilincimizle örtmüş oluruz… Orijinin örtülmesiyle var olur, var algılanan yapımızla da orijini bilincimize örteriz…
Ayetlere “teklif” yönünün ötesinde “tespit” yöntemiyle yaklaşılırsa “safi manaya” erişilebilinir… “Tespit yöntemiyle değerlendirişte” de ayetin “her an her şeye dönük olanın açıklandığı şuuruyla” yaklaşmak gerekir… Teklif yönlü yaklaşım ise; hem bu tespitlere ulaşmak, hem de ulaşılan bu tespitleri hal edinerek gereğini yaşamak içindir… Çünkü bu tespitlere ulaşan kişi artık varlığının hakikatini bilir, benlik davası gütmez, O’ndan var olduğunu/var algılandığını anlar, O’nun dışında kendine bir varlık vermez, “La ilahe illALLAH” şuuruyla yaşar… “Ete kemiğe bürünenin” kim olduğunu bildiğinden “yaratılanı hoş görür, yaratandan ötürü”…
3-) Nısfehu evinkus minhu kaliyla;
(Gecenin) yarısı kadar (kıyam et) yahut ondan biraz noksanlaştır,
4-) Ev zid `aleyhi ve rettililKur`âne tertiyla;
Yahut ona ziyade et!.. Ve Kur’an’ı (hakikatını, hazineni) tertil üzre (tane tane, tefekkür ederek; tafsile çıkararak) oku!.
SAFİ YORUM:
Sonsuz skala içerisinde her seçilen nokta orta nokta olup, o skalanın yarısında yer almış olur… Çember üzerinde bir nokta seçip, bu noktasının tam karşısındaki noktadan çemberi kestiğimizi düşünürsek, seçilen ilk nokta çemberin orta noktası olup, çemberin yarısını gösterir… O noktalardan oluşmuş çembere ister doğru, istersek dalga şekli verebiliriz… Noktalardan oluşmuş bir doğru ve noktalardan oluşmuş bir dalga…
Noktalardan oluşmuş sonsuz doğruyu, sonsuz düzlem(iki boyut) yada sonsuz küp(üç boyut)ün neresinde alırsanız alın onun ortasında olup yarısında yer alır… Bu doğrunun üstünde ve altında alınacak noktalarla dalga şekli elde edilir… Ayette geçen “yarısı kadar, yahut ondan biraz noksanlaştır, yahut ona ziyade et” ifadeleri bir yönüyle dalganın oluşmasına işaretken, dalga hareketi yönüyle de aynı anda zaman algısının oluşumuna da dikkat çekmektedir…
“Som, sırf…” bir yapı içinde örtünme ile algıya dayanarak açığa çıkan değişik güç ve hızdaki noktasal yapılar, bunların peşin sıra algılanır olmasıyla açığa çıkan dalgalar, bu dalgaların oluşturduğu madde algısı… Ve bu tüm işler bir sıraya konulduğunda, kıyaslamaya tabi tutulduğunda zihinde bir zaman algısı oluşturmaktadır… “Som, sırf…” yapının her yerinde aynı özelliği taşıması, onun sabit ve hareketsiz olduğu şeklinde değerlendirilir. Ama aksine; bu “som, sırf…” yapı sonsuz hız ve harekettedir, bundan dolayı sabit ve hareketsiz olarak değerlendirilir. Bu durum çok hızlı dönen bir şeyin duruyormuş gibi gözükmesi misaline benzer…
“Som, sırf…” yapı sonsuz hızı sayesinde hareketsiz olarak değerlendirilir, ama yapısının her yerindeki aynı som, sırf… halinin sürekliliği onun sonsuz hızı sayesinde gerçekleşmektedir ve buna işarettir… Yani dopdolu, büsbütün olan bu som, sırf yapının hareketsizliği değil, sınırsız hareketliliği; sabitliği değil, sınırsız hızı söz konusudur… Yani bu yapı; yapısı gibi hızı ve hareketiyle de dopdoludur… Fakat biz beşeri bakış açımızla; bu som, sırf… yapının kendisiyle sıkışmış, sabit ve hareketsiz olduğunu sanırız, gerçek ise bunun tam tersidir… Bu yapıda yok yoktur, varlığa ait her şey sınırsız-sonsuz olarak vardır… Ama ne ki sınırsız-sonsuzluğa ulaşır, o kendisini hepliğin getirdiği hiçlikte bulur…Sonsuz hareketin hareketsizlik, sonsuz hızın durgunluk, sonsuz ışığın karanlık olarak algılanması gibi…
Kur’an’da “geceye-gündüze, güneşe-aya…” yemin edilmesinin, bunlara değinilmesinin bir hikmeti de yaratılıştaki zaman algısını oluşturan hızın önemidir… Örtünme denen işlevin temelinde de “zaman algısı oluşturma ile mekanı algılanır kılma” gerçeği yatmaktadır… Sonsuz hızda olanın zamanı “Dehr/Andır” … Ve bir hadiste “Dehre sövmeyin, Dehr Allah’tır” diyor Rasulullah(as)…Sonsuz hızda olanın sıfır zaman ölçüsüdür AN; sınırsız-sonsuzluğu ile(heplik) sıfır/denge halde(hiçlik) olandır Allah…
Sıfır hali ise; yok, hiç, boş manasında olmayıp, sınırsız-sonsuzu içinde barındırandır… Sıfırın sonsuzluğunu sayı doğrusundaki eksi ve artı sayıları oluşturmasına, algılanır kılmasına benzetebiliriz ki bu eksi ve artı sayıların toplamı da(bir araya gelmesi) bu sonsuzun kendisini sıfır/denge halinde göstermesine kanıttır… Yani sıfır dahi; boş, yok olan değil, dopdolu, büsbütün denge halinde olandır… Yani şuurunuzu nereye yönlendirirseniz yönlendirin, orada boşluk, yokluk, hiçlik değil; doluluk, varlık, heplik vardır… Hiçlik denen hal ise; yok manasında olmayıp, hepliğin getirisi bir haldir…Ve mevcudat artı ve eksi değerleri alan dalgalarının eşitliği ile daima sıfır/denge halindedir… Yani şu an dahi “ALLAH var idi, O’nunla birlikte bir şey yok idi” denen AN’ın kendisidir… Çünkü sınırsız-sonsuzluğu ve ondan algılanır olanlarla her an sıfır/denge halinde olandır ALLAH(manası)…
Bu sonsuz hızda olan, hızı azaltılmış olarak algılatarak(tertil üzere; ağır ağır, yavaş yavaş, tafsilatlı olarak) zaman ve varlık algısı oluşturmaktadır… Ve 4. ayette geçtiği gibi “Kur’an/OKU’nan (evren içre evrenler ve canlıları kitabı) tertil üzere (ağır ağır, tane tane, sıralı, tefsilatlı olarak, hız yavaşlatılmış olarak, varlık sıralanmış olarak algılatılıp) OKU’nmakta” yani varlıklar alemi var olmakta, var algılanmaktadır… Yani; orijini som, sırf olan yapı tertil üzere, ağır ağır OKU’nmakta, hız algısı yavaşlatılmakta, sonsuz skala böylelikle sınırlı-çokluk olarak algılanmaktadır… Çünkü sonsuz hızda iken sadece orijin, som, sırf yapı vardır ve bu haliyle bilinemez, algılanamaz, varlıklar var olmaz, var algılanmaz… Örtünme denen olayın gerçeği hızın yavaşlatılmış olarak algılatılmasıdır… Ki yaratım; bu hız algısının oluşturduğu zaman ve mekan algısıyla olur… Hadislerde Dehre ALLAH denmesinin bir sebebi bu olsa gerek…
Müzemmil Suresi’ne değişik bir bakış açısı getirmeye çalıştık…Açığa çıkan yorumu şuurumuz ve gönlümüz kabul etmekle birlikte, kul hatasız olmaz biliriz. Hatalar benden, isabet kaynaktan…İnşaALLAH devam edecek…