"Sempatizan" ve "Cenneti Dışından Yalamak"
kemal Gökdoğan

13.Ağustos 2008 // kemal Gökdoğan ...

Muttakıylere va’dolunan cennetin misali şöyledir: Orada, bozulmayan/bayatlamayan SUdan nehirler, tadı bozulmayan SÜTten nehirler, içenlere lezzet veren ŞARAPtan nehirler, süzme-saf BALdan nehirler vardır… Onlar için orada her çeşit meyve ve Rablerinden mağfiret (örtme; azabsızlık) vardır...
(MUHAMMED SÛRESİ 15. ÂYET)


Bedeviler: “İman ettik” dedi... De ki: “İman etmediniz!... Fakat ‘İslam/müslüman olduk’ deyin...
İman henüz kalblerinize dahil olmamıştır... Eğer Allah’a ve O’nun Rasûlü’ne itaat ederseniz,
(Allah)amellerinizden hiçbir şey eksiltmez... Muhakkak ki Allah Ğafur’dur, Rahıym’dir”.
(HUCURAT SÛRESİ 14. ÂYET)


O’nu sancısız doğuran “anne”, O’nu emzirirken kurumuş sütü aniden çoğalan “süt anne”, O’nunla oynarken ameliyatçı melekleri gören “süt kardeş”, O’nun otlattığı mutlu “koyunlar”, O’nun üzerine bindiğinde Burak’a dönüşen “develer”, O’nun altına oturduğunda yeşeren “ağaçlar”, O’nun üzerine bastığında dillenen “kuru kütükler” O’nu işitince arı gibi vızıldyan “çakıl taşları”…

O’nunla “dişediş” çarpışan en büyük düşmanlarından olan bazı öz amcaları, O’nu “kıskanan” ve kıskançlıktan dolayı ortadan ikiye yarılacak hâle gelen İsrâiloğulları âlimleri, O’nu “ilk defa gören” çöl bedevileri, O’nu “bir tek kez izleyen” Habeş-Bizans-Mısır papazları…

Ve daha, ve daha niceleri… hepsi de tek bir ağızdan;

“O’nun iki dudağının arasından bir tek kelime ‘YALAN SÖZ’ çıkmamıştır. Kalbinden hiçbir ‘SAHTE DUYGU’ geçmemiştir. Beyni de asla ‘ÇARPIK FREKANS’ üretmemiştir” anlamına gelen; “MUHAMMED EL-EMÎN” demişlerdir.

Her şey bu kadar “ap açık”… “kesin ve net”… “tarihen sâbit” olduğu halde iken siz hâlâ neden O’nun “SON NEBÎ ve GERÇEK BİR RASUL” olduğunu kabul etmiyorsunuz? Diye bir misyonere sormuştum.

Misyoner bana tebesüm ederek baktı ve birkaç şey sordu ben de cevapladım:

MİSYONER:
“Ebû Cehil de O’nun MUHAMMED EL-EMÎN olduğuna inanıyor muydu?”

BEN:
“Evet, O’nun en büyük düşmanı idi fakat O’nun yalan söylemediğine inanıyordu.”

MİSYONER:
“Ebû Cehil O’nu görmüş, O’nu duymuş ve O’nun ilmini- bilgisini-iddialarını araştırmış mı?”

BEN:
“Evet… Ebû Cehil’in yânî ‘cehalet kaynağı’ olarak künyelenenin İslâm’dan önceki gerçek lakâbı Ebul Hakem’dir. Ebul Hakem ‘Hikmet Sâhibi’ anlamına gelir. O zamanın en BİLGE, en FİLOZOF ve en AKILLI kişilerindendir. Kur’an âyetlerindeki matematik sırları dahi hesaplamış ve insan sözü olamayacağını tasdik etmiş bir bilgindir.”

MİSYONER:
“Peki siz Ebû Cehil kadar Muhammed’i ölçüp biçebiliyor musunuz? Anlayabiliyor musunuz? Araştırabiliyor musunuz? Kur’an dilini Ebû Cehil gibi inceleyebiliyor musunuz? Muhammed’i Kabulünüz neye dayanıyor?”

BEN:
“Ebû Cehil aklı ile O’nu kavramaya çalıştı. Aklı O’nu kavramakta yetersiz kalınca da O’nu yine aklıyla inkâr etti. Biz O’nu kalbimizle kabul ediyoruz. Taa içimizden gelen iman ile O’nu tasdik ediyoruz. Akıl yanılabilir ama kalb asla yanılmaz.”

MİSYONER:
“Ebû Cehil Muhammed’in iki dudağı arasından çıkan her kelime ve kavramın gerçek olmadığını söyledi mi?”

BEN:
“Hayır söylemedi. Sırf inat ve kıskançlık, çıkar ve şöhret adına O’na karşı geldi.”

MİSYONER:
“Bu durumda Ebû Cehil’e nasıl bir sıfat verebiliriz? Ebû Cehil.. ‘MUHAMMED OLAYININ GERÇEK ŞAHİDİ’ diyebilir miyiz?”

BEN:
“Evet, Ebû Cehil Hz. Muhammed a.s.’ın söylediği her şeyin gerçek olduğuna şâhit olmuş fakat O’nu bilerek inkâr etmiştir. Yâni Ebû Cehil MUHAMMEDÎ HAKİKATİN ‘MÜNKİRİDİR’.”

MİSYONER:
“Bu durumda Ebû Cehil… gördüğü, duyduğu ve doğruluğunu test ettiği bir olayı İNKÂR EDEN GERÇEK BİR ŞÂHİT oluyor. Doğru mu?”

BEN:
“Evet, doğru.”

MİSYONER:
“Siz Muhammed’i görmediniz, duymadınız ve doğruluğunu test edecek kapasitede olmaktan âciz olduğunuzu söylüyorsunuz. Kur’an’ı  tam olarak anlayabilecek akıl ve bilgi düzeyine hiç kimsenin aslâ ulaşamayacağını ancak herkesin aklı kadar anlayacağını iddia ediyorsunuz. Anlamasanız da her harfinin doğru olduğunu, her haberinin gerçek olduğunu, meleklerin, cinlerin, âhiretin ve diğer görünmezlerin Kur’an’da geçtiği için kesin var olduğunu iddia ediyorsunuz. Buna da ‘GERÇEK ŞAHİTLİK’ diyorsunuz.”

BEN:
“Evet, iman budur. Görmediğine fakat duyduğuna ve başkasının inandığına  iman edersin.  Biz Allah ve Rasulünün inan dediği her şeye inanırız. Görmesek de, duymasak da, dokunmasak da inanırız. Bu inancın lezzetini ancak bizim gibi inanan bilir… İnanmayan nereden bilsin?”

MİSYONER:
“Sizin inandığınız Rasul ‘CENNETTE BALDAN BİR IRMAK VAR’ diyor. Siz henüz ölmediniz, cennete de gitmediniz fakat o ırmaktaki balın dünyadaki baldan daha tatlı olduğuna inanıyorsunuz. Yâni ‘İÇİNDE BAL OLAN KAVANOZU DIŞINDAN YALAR GİBİ… İÇİNDE BAL OLAN CENNETİ DIŞINDAN YALIYORSUNUZ’… Kavanozdaki bal dışından da olsa görünüyor ama ne cenneti ne de cennetteki bal ırmağını göremiyorsunuz ve benim de sizin gibi KELİME-İ ŞEHADET getirmemi teklif ediyorsunuz. Ve bu kelime-i şehadetle bana cenneti ve cennetteki balı vaad ediyorsunuz.”

BEN:
“…”

MİSYONER:
“Sizin MUHAMMEDÎ OLAY’a olan  ‘TASDİKÇİ ŞAHİTLİĞİNİZİN’… Ebû Cehil’in ‘İNKÂRCI ŞAHİTLİĞİ’ kadar geçerli ve değerli olmadığını ve sizlerin gerçek şâhit değil sadece tarihi bir kitaba ve tarihi muhteşem bir zâta ‘SEMPATİZAN’ olduğunuzu söylemek zorundayım.”

BEN:
“…”

MİSYONER:
“Ben görmediğim, duymadığım ve test edemediğim tarihsel İsâ’nın ve tarihsel İncil’in sempatizanı olmaktan memnunum. Sizin de Muhammed’in ve Kur’an’ın sempatizanı olmaktan memnun olmanızı dilerim.”

BEN:
“… Yiğidi öldür ama hakkını yeme…” demek zorunda kaldım, tam da ‘İSLÂMÎ TEBLİĞ’ farz görevimi icrâ etmek üzereyken.