- Baş Sayfa
- Değişik Dil Çeviri Eserler
- Tasavvuf Eserleri
- Talya Esintileri
- Eserlerin Ürünü
- Orijin yazi arşivi
- Ehl Potreleri
| 24.Ekim.2008 // kemal Gökdoğan .. |
Bir yazıdan şu satırları okudum.
“… Hazreti Musa aleyhisselâm ümmetinin en ileri gelenlerine dahi “Göremezsiniz” hükmü gelirken; Hazreti Muhammed aleyhisselâmın, Kur’ân-ı Kerim yolu ile kendisinden sonra gelmiş bütün insanlara vermek istediği şey, kendisinin görmüş olduğu “Allah’ın vechi”nin görülebileceği gerçeğidir!
Musa aleyhisselâm’ın vârisi olanlar, -ki bu gün de Musa’nın vârisleri vardır-; kendilerinde “tenzih” görüşü ağır basan velilerdir! ...
Eğer bu gün bir veli; “Allah görülmez, Allah’ın vechini görmek mümkün değildir, ben bu kişiyim, Allah, ötelerdedir”; diyorsa, o Musa ümmetindendir; yâni, o anlayışı paylaşanlardandır; Adı, Ahmet, Hasan, Hüseyin de olsa... Kelimeyi, ismi, târifi kaldırın, esas mânâyı farkedin!
Hazreti Muhammed aleyhisselâmın vârisi, Allah’ı göstermeyi meslek edinir; görme istidadı olanlara!
Çünkü kendisine o ilmi ve hâli miras bırakan, zâten o iş için vardı; ve esas görevi olarak onu yerine getiriyordu! Zâten kendisine bıraktığı miras da oydu! Sen ev sahibiysen, oğluna ev bırakırsın! Evlâttaki miras, babanın servetinin aynasıdır!
Hz. Musa aleyhisselâmın zamanımızdaki vârisleri, çevresindekileri, “göremezsiniz” hükmünden yetiştirir!
Hazreti Muhammed aleyhisselâmın vârisleri de “Hâlâ göremiyor musunuz?” diyerek, “görmek” esası üzere yetiştirir!
Ancak ne varki, bunlar hep ehli tarafından bilinen hususlardır! …”
( http://www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/kavramlar/allah/musaasinvarisleri.htm )
Daha önceki araştırma ve incelemelerime göre velayet'in mutmainne bilinç düzeyinde başladığını öğrenmiştim. Ancak burada yazılan bilgi bazı konularla örtüşmedi, ya da bilincimdeki önceki bilgilerle uyuşmadı. Allah’ın VAHDANİYETİNİ, AHAD VE SAMED oluşunu algılayamamış bir bilinç, ben şu kişiyim, bu kişiyim düzeyindeyken nasıl veli olabilir?
Daha önce de bir dostumla bu konuda bilgi ve fikir alışverişinde bulunduğumuz sırada Hz. Musa aleyhisselamın da Vahdet bilincinde olduğunu düşünmüştük. Acaba bir yanlışa mı düştük. “SEN beni göremezsin ya Musa” hitabı, geçtiği bir bilinç aşaması sırasında mı yaşanmıştır sizce yoksa son bilinç düzeyinde Musa aleyhisselam hala Allah'ı görememekte miydi?
Düşüncelerinizin mutlak bilgi olmadığını, yanlış yönlenmeyeceğimi, karşılıklı fikir ve görüş alışverişinde bulunduğumuzu düşünerek birkaç satır yazarsanız sevinirim.
Selâm ve dualarımla...
G.
G.’nin sorusuna yaptığımız açıklama:
Hz. Muhammed a.s. Allah’ın VAHDANİYETİNİ, AHADİYETİNİ ve SAMEDANİYETİNİ Kur’an’da VAHİY lisanıyla ve günlük yaşamında beşerî lisanıyla (HADİSLERLE) anlatmıştır. O’nun anlatım tarzı üç-beş yaşındaki bebekten yüz yaşındaki insana kadar herkesin anlayacağı AÇIK ANLAŞILIR KAVRAMLAR şeklindeydi.
O dönemde tüm Araplar YEREL KUREYŞ TANRISINI “ALLAH” ismi ile anıyorlardı. Rasulullah a.s. “ALLAH” ismini sözcük olarak aynen muhafaza etti fakat ALLAH’daki TANRI mânâsını tamamen boşalttı… yerine yeniden kendi inandığı mânâları yükledi.
Yine Arapların kullandığı AHAD – SAMED – BASİR ve benzeri sözcüklere de yeni anlamlar yükleyerek VAHİY ve BEŞERİ lisanla ifade etti.
Sadece Müşrik Arapların… ve Araplardan da özellikle KUREYŞLİLERİN… ve Kureyşlilerden de özellikle zenginlerin – güçlülerin KORUYUCUSU ve GÖZETİCİSİ olduğuna inanılan KUREYŞ’in ALLAH’ı vahiy lisanıyla RABBUL ÂLEMÎN ilan edildi.
Hz. Muhammed a.s. kelime kalıplarını yok etmeden aynı kelime kalıplarına muazzam mânâları yükleyince… bu değişimi hazmedemeyen müşrikler Rasulullah a.s.’a ; “ALLAH senin anlattığın gibi değildir… Allah bizim özel tanrımızdır” sloganıyla önce soğuk savaş sonra da sıcak savaş açtılar.
Rasulullah a.s. eski tek tanrılı Yahudilik ve Hristiyanlık dinlerinin de tanrı, melek, cennet, cehennem, ibadet, kurban, hac, bayram, kader, irade gibi kavramlarının içlerini boşaltarak yeni mânâlar yükledi.
Rasulullah a.s.’ın yeni mânâlarını her insan kendi akıl kapasitesine göre algıladı. Kimileri eski mânâ ve yeni mânâ ayrımına girmeden Rasulullah’ın GÜZEL ZÂHİRİ SIFATLARINI dikkate alarak O’na biat etti. Kimisi de eski mânâları bir anda reddederek Hz. Muhammed a.s.’ın anlattığı yeni ve ezelî değişmez mânâları İDRAK EDEREK O’na biat etti.
Bilgi kapasitesi yüksek olan bazı müşrik önderleri de Rasulullah a.s.’ın anlattığı ezelî ve yeni mânâları çok çok iyi bir şekilde ANLADILAR. Fakat anlamamış görünerek Araplar içindeki statülerini korumak için AZILI DÜŞMAN ve ESKÎ MÂNÂLARIN MUHAFIZLARI olarak kalmayı tercih ettiler.
Rasulullah a.s.’ın açıkladığı kavramları, mânâları anlamak yani kısaca Hz. Muhammed’in açıkladığı kadarki İLMİNİ ANLAMAK Muhammedî olmak için yeterli tek şart değildir. Zâhiren Muhammedî ibadetleri ve huyları da icrâ etmek gerekir.
Önceki lâkâbı Ebul Hakem / Hikmet sâhibi olan Ebû Cehil Rasulullah’ın ilmini pek çok sahabeden çok çok daha iyi ANLAMIŞTI. Zâhiren teslim olmadığı ve Muhammedî huylarla bezenmediği için ANLAMIŞ OLDUĞU İLİM ona MUHAMMEDÎLİK sıfatını ekleyemedi.
Zamanımızda da Kur’an kavramlarının mânâlarını Rasulullah’ın yüklediği gibi anlayan Avrupalı, Amerikalı, Japon ve başka inançlardan BİLİM İNSANLARI var. Zâhiren “müslüman” olmadıkları ve asgari müslümanlık ibadetlerini icra etmedikleri için sonsuzluk boyutunda Hz. Muhammed’in MÂNÂ SÛRETİYLE (cennetle) buluşturacak olan ÇEKİM ALANInı oluşturamıyorlar.
Yine zamanımızda Kur’an kavramlarının mânâlarını hiç anlamayan ve araştırmayan sadece Hz. Muhammed ismi ile duydukları HÂRİKA ve OLAĞAN ÜSTÜ İNSANA “kelime-i şehadetle” biat edenler var. Bu iman tarzının nasıl bir ÇEKİM ALANI oluşturacağı ayrı bir araştırma konusudur… en asgari getirisi BÜHL CENNETİ ya da diğer ismi ile SAHTE CENNET’te kendini EN YÜKSEK CENNETTE ZANNETMEKTİR.
Kur’an kavramlarını mümkün olduğu kadar hem zahiriyle hem de en derin anlamlarıyla ARAŞTIRMAK, ANLAMAK, İDRAK ETMEK ve ibadetlerde bulunmak tarzında Sahabelerden itibaren kesintisiz devam eden bir yol daha var. Bu yola TAHKİKİ İMAN YOLU (zahiri ve bâtını araştırarak inananların yolu ) diyoruz.
Tahkiki iman yolunda SADECE MUHAMMEDÎ İLME TÂBİ OLMAK vardır. Muhammedî ilim; beşere ve beşeriyete âit olan tüm makamları, mevkileri, sıfatları, ayrıcalıkları REDDEDER. Geriye ABDİYYET (kulluk) MAKAMINI bırakır. Bu MAKAMSIZLIK/HİÇLİK anlayışında “Sahabe” olmak dahi zannedildiği gibi bir makam ve ayrıcalık değildir… Sadece Rasulullah a.s.’ı zâhiren görmek ve iman etmek anlamındadır.
Yine MAKAMSIZLIK/HİÇLİK anlayışında “Velâyet” de bir makam değildir… belirli perhizlerle, beden ve ruh disipliniyle bazı üst duyularını geliştirerek kullanabilen KULLARI tarif etmek amacıyla geliştirilmiş özel bir tasavvuf terimidir.
Sahabede ve Velilerde açığa çıkan “olağan üstü haller” ilmin, imanın, ibadetin sonucu değildir… az yemenin, az ve öz konuşmanın, helal kazancın, ruh ve beden disiplininin SONUCUDUR ki bu sonuç din ve inanç farkı gözetmeden her insanda “keramet veya istidrac” şeklinde açığa çıkabilir.
“Emmâre”, “levvame”, “mülhime”, “mutmainne”, “raziye”, “marziye” ve “saliha” nefs kavramları bir merdiven gibi teker teker tırmanılacak makamlar değildir. Tahkik yolundaki kişinin davranışlarının tanımlanmasıdır. Meselâ yalan söyleyen kişi henüz “emmare, levvame ve mülhime” davranışını yansıtır. Özünden ve dışından yalanı temizlemiş olan kişi “mutmainne” davranışını yansıtır. Ve ötesini de benzer şekilde düşünebiliriz.
Tahkik yolunda OLMAYAN fakat bedensel ve ruhsal perhizlerle telepati, telekinezi, teleportasyon, empati gibi üst duyularını geliştirmiş olan kişinin bu davranışlarına mutmainnenin yansıması diyemeyiz. Ona velî diyemeyiz.
Tahkik yolunda olan ve bedensel ve ruhsal perhizlerle telepati, telekinezi, teleportasyon, empati gibi üst duyularını KERAMET TARZINDA geliştirmiş MUHAMMEDÎ kişinin davranışlarına da “mutmainnenin meslekî yansıması” diyemeyiz… fakat onu diğer olağan üstü yetenekli yogilerden, keşişlerden ayırt etmek için İSLÂM VELÎSİ olarak tanımlarız.
Velîlik insana bir tanrı tarafından verilen rütbe değildir. Tasavvuf terimlerini kitaplardan, sohbetlerden ve ya bir tarikat dergahından öğrenerek “BEN HAKKIM / ENEL HAKK” bilgisine ulaşmak da mutmainnenin / ve üstünün ve velayetin göstergesi değildir. Kısaca söylersek… Velilik Allah Hakikatinde bir makam / boyut değildir… sadece insanın bazı çalışmalarıyla ulaştığı iç ve dış özelliklerini kullanabilmesinin adıdır.
Bu durumda ahadiyeti kavramak, bedensel ve ruhsal üst duyuları KERAMET ve ya İSTİDRAC olarak kullanmaya başlamak, vahdet ilmini anlamak… bir insanı makam sahibi VELÎ – SAHABE yapmadığına göre “velâyet mutmainnede başlar” uyarısını yeniden düşünmek gerekir.
Ahadiyet bilgisine, ilmine ve tahkiki imanına erişmiş olanlara “KULLUK” sıfatı SAHABELİK ve VELÎLİK dahil başka hiçbir makam ve mevki hülyasına kapılmasına engel olurken;
Ahadiyet ilminden habersiz
ve ya
bu ilmi sadece ANLAMIŞ olmakla
BİLİNÇLİ ya da BİLİNÇSİZ olarak velâyet iddiasına kalkışanlar üzerinde konuşulmaya hiç gerek yok diye düşünüyorum.
Tahkik yolunda olan her insanın aklı ve kalbi ALLAH’dan başka gerçek olmadığı konusunda MUTMAİN olursa bu bilgiden sonra bir daha asla TANRI var zannına dönemez. Geri dönüş yolu kapanan o kişi ALLAH İSMİ İLE ANLATILAN TEK HAKİKATİN MUHAMMEDÎ MÂNÂSINA “ DOST/VELΔ OLUR… Ruhsal ve bedensel üst yeteneklerini kullanacak hale getirmişse ve ya getirmemişse yine de o kişi ALLAH HAKİKATİNİN MÂNÂSINA DOSTTUR, ALLAH HAKİKATİNİN MÂNÂSINA VELÎDİR.

ALLAH’A DOSTLUK (veliyullah) kavramı ile anlatılan ; Allah isimli ötede bir tanrı ile samimi olmak, yüz yüze gelmek ve sıkı fıkı bir arkadaşlık değildir. Allah’a dost olmak… kendisinden başka varlık olmayan Allah Hakikatinin mânâlarını idrak etmek ve Allah gerçeğinin değişmeyen sistemine göre yaşamını düzenlemektir.
Bu genel anlamda… yaşamına dikkat eden her kul Allah’a dost olmuştur.
Özel anlamda Allah Dostluğu ise tasavvuf ocağında çok sıkı bir nefs terbiyesiyle şeriat ve tarikat ilimlerini öğrenerek, ruhsal ve bedensel üst yetenekleri (kerametleri) açığa çıkararak “ermiş” görüntüsü vermektir.
***
“… Daha önce de bir dostumla bu konuda bilgi ve fikir alışverişinde bulunduğumuz sırada Hz. Musa aleyhisselamın da Vahdet bilincinde olduğunu düşünmüştük. Acaba bir yanlışa mı düştük. "SEN beni göremezsin ya Musa" hitabı, geçtiği bir bilinç aşaması sırasında mı yaşanmıştır sizce yoksa son bilinç düzeyinde Musa aleyhisselam hâlâ Allah'ı görememekte miydi?...” (G.’nin sorusundan alıntı)
***
G.’nin sorusuna yaptığımız açıklama:
Kur’an’da ismi geçen tüm Rasuller… ve Kur’an’da ismi geçmeyen yüz binlerce Rasul… Hz. Muhammed a.s.’dan önceki kış mevsiminde erken açmış güller gibidirler. Onlar “karlı, fırtınalı, soğuk” insanlık çağlarında (insan aklının emekleme devresinde) doğmuş MÜKEMMEL ve MUHTEŞEM AKILLARDIR, BEYİNLERDİR. Fakat “karakış çağları” o güllerin renklerini ve kokularını (ahadiyet öğretilerini) çok çabuk soldurmuştur. Onların ALLAH AHAD’DIR öğretisini karakış insanları “seçkin bir kavmin önünde savaşan bir ‘tek tanrı’ ” ve “göklerdeki babamız” isimli “üç kişilikli bir ‘tek tanrı’ ” inancına dönüştürmüştür.
Hz. Muhammed a.s. ise İNSANLIK ÇAĞININ BAHARINDA, insanlığın daha sık uluslar arası savaş ve ticaret etkileşimi zamanına girdiği süreçte… (20 nisan 571 pazartesi) AÇMIŞ BİR GÜL’dür. O GÜL’ün rengi ve kokusu kendisinden önceki tüm Rasullerin renklerini ve kokularını (ilimlerini ve mucizelerini) KUR’AN KELÂMI şeklinde sonsuzlaştırmıştır.
O’ndan sonra… O’nun açtığı yol ayrımıyla insanlık; “tevhid/teklik ilmi”nin ve “bilim/uygarlık” fonksiyonunun GERÇEK LÂİKLİK dönemine girdi.
Uygarlık her dine ve her inanca mensup insan aklından doğan yeniliklerle ilelemeye başladı.
Din ise “bir ırkın”, “bir kabilenin” özel tek tanrısının yolu mantığından kurtuldu.
İnsanların zannındaki tanrımsı ALLAH imajı… ancak Allah/illâ Allah… Allah’dan başka mevcud yok / lâ mevcûde illâ Hû… ilminin işlendiği AHAD öğretisine döndü. Bu öğreti (Risalet ilmi) Mûsâ’nın da İsâ’nın da ve önceki tüm Rasullerin de aynı öğretisi idi.
Fakat… insanlığın doğası gereği. İnsanlığın ortak İÇGÜDÜSEL alt bilinci gereği… Hz. Muhammed a.s.’ın “ALLAH AHAD” öğretisi Arap toplumunun alt bilincinde devam eden KARAKIŞ MEVSİMİNİN / DÜŞÜNCENİN KARANLIK ÇAĞLARI etkisiyle İsrâiloğullarının “tek tanrısı” ve Roma / Bizans’ın “gökteki baba tanrısı” inancına alternatif olarak “ismi Allah olan herkesin TEK TANRISI” dinine dönüştü. Bu dönüşümle YENİ UYDURULAN DİN ÖTEKİ kadim dinler gibi “akıl, bilim ve uygarlık” fonksiyonuyla çatışmaya devam etti.
İnsan doğasının içgüdüsel ortak alt bilincinin kara kış etkisine girmeyen GERÇEK MUVAHHİDLER “ALLAH AHAD” öğretisini günümüze kadar çeşitli SÛFÎ AKIMLARI hâlinde taşıdılar.
Hz. Muhammed a.s. hâlâ KARANLIK DÜŞÜNCE ÇAĞINI yaşayan bir topluma onların anlayacağı DİL YAPISIYLA ezelî gerçekten bir kesiti şöyle AKTARDI:
143-) Ve lemma cae Musa limiykatina ve kellemehu Rabbuhu, kale Rabbi eriniy enzur ileyKE, kale len teraNİY ve lakininzur ilelcebeli feinistekarre mekanehu fesevfe teraNİY felemma tecella Rabbuhu lilcebeli cealehu dekken ve harra Musa saıka felemma efaka kale subhaneKE tübtü ileyKE ve ene evvelül mu’miniyn;
Musa, miykatımız’a (tayin ettiğimiz vakt’e, yer’e) geldiğinde ve Rabbi de ona konuşunca, (şöyle) dedi: “Rabbim rü’yet ettir/göster bana (kendini), nazar edeyim sana!”... (Rabbi) buyurdu: “Beni, asla göremeyeceksin!.. Fakat şu dağa (teşbih dağı) nazar et... Şayet o (dağ) mekanında istikrar eder ise, beni göreceksin!”... (Musa’nın) Rabbi dağa tecelli edince, onu darmadağın-dümdüz (yok) etti... Musa da baygın (şuursuz; varlıksız) olarak düştü... (Musa fena’dan sonra) ayılınca: “Subhansın sen (Seni tenzih ederim) !.. Sana tevbe (rücu’) ettim (senin gayrın vücud yok)... Ve ben mü’minlerin ilkiyim” dedi. (A’raf 7/143; B Meal)
“Sen beni göremezsin Yâ Mûsâ!” hitâbı Hz. Mûsâ’nın şahsına yapılmış değildir. Hz. Mûsâ zâten “doğuştan” bir tanrının yüzünü görmemek bilincine ve “AHAD ALLAH” ilmine sahiptir.
Hz. Mûsâ’nın Tûr Dağı’ndaki hikâyesini anlatan âyetler RASULULLAH a.s.’ın VAHİY DİLİYLE tüm insanlığa seslenişidir. HZ. Mûsâ’nın geçirdiği iç aşamaları anlatmak amacında değildir. İslâm Tasavvufu da bu âyetleri çok farklı anlamlar halinde işler. Tasavvufta işlenen bir anlamı da şudur:
İnsan kendi nefsinin zirvelerine… TEKLİĞE/VAHDETE çıktığında (Tûr Dağına çıkış)
ve ya
insan kendi nefsinin en alt boyutuna… ÇOKLUĞA/KESRETE indiğinde (Tûr Dağından iniş)
ne özünde ne de dışında görebileceği bir tanrı mevcut değildir. Vahdette ve ya kesrette var olan tek hakikat ALLAH’tır.
“Vahiyle Konuşan Rasuller” bir başka Rasulün Allah Hakikatini (o zamanki anlatımla Allah’ın vechini) görmekten âciz olduğunu anlatmaz. Bir Rasulün ümmetinin ve o ümmetteki kişilerin bilinç boyutlarındaki eksiklikleri anlatır. Fakat Rasullerin çok anlamlı beyanlarının sadece zahiri anlamını dikkate alan ümmetleri zamanla BENİM PEYGAMBERİM ÜSTÜNDÜR yarışına girerler.
İçgüdü yasalarına bağımlı insan toplumlarının dinler arası “senin peygamberin mi üstün – benim peygamberim mi üstün?” tartışmasına Mevlâna Celâleddin ve Sultan Veled gibi “sûfîler” girmemişlerdir. Hatta müslümanların “Hz. Muhammed diğer tüm peygamberlerden üstündür” tezini şu âyetle redderler:
285-) Amener Rasûlü Bi ma ünzile ileyhi min Rabbihi vel mu’minun küllün amene Billahi ve MelaiketiHİ ve KütübiHİ ve RusuliHİ, la nuferriku beyne ehadin min RusuliHİ, ve kalu semi’na ve eta’na ğufraneke Rabbena ve ileykel masıyr;
Er-Rasûl (Rasûlullah), Rabbinden kendisine İNZAL olana (B sırrıyla) iman etti, mü’minler de (iman ettiler)... Hepsi, (B sırrıyla) Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve Rasûllerine iman etmiştir... O’NUN RASÛLLERİNDEN HİÇBİRİNİ AYIRT ETMEYİZ... “işittik ve itaat ettik, Ğufran’sın (mağfiretini isteriz) Rabbimiz, dönüşümüz sanadır”, dediler. (Bakara 1/285; B Meal)
Sultan Veled babası Mevlâna’nın ve kendisinin öğretisini MAARİF isimli eserinde toplamış tüm Rasullerin ve Velîlerin ilim, mucize ve kerâmet olarak birbiriyle denk olduğunu çeşitli örneklerle ispatlamaya çalışmıştır:
“… Nebîler ve velîlerin her biri, bir mucize ve keramet ile mahsus ve meşhur idiler.
(Zâhiri) Bilginler ve (zahiri) doğruyu arayanlar ( zahiri muhakkikler): “Ulu Allah onlardan her birine bir şey bağışladı, birine verdiği şeyi, öbürüne vermedi.” derler.
(Sultan) Veled der ki: “Peygamberlerin her biri, her türlü mucize ve kerametleri tamamen ve mükemmelen göstermeğe muktedirdir; fakat onların her biri, zamanın ihtiyacı ve o zamanda yaşayan insanların arzuları ölçüsünde bir mucize göstermiştir.”
Bu fikrin aydınlanması için örnekler verelim: meselâ kuyumculuk, ayakkabıcılık, terzilik ve bunlardan başka sanatları da bilen bir kimse, birtakım insanlar için elbise dikince: "Bu adam yalnız elbise dikmeği bilir" demezler veya fıkıh ve hey’et bilen hekimliğe vâkıf olan bir bilgin, bir hastayı iyileştirirse, bilgisi bundan ibarettir, denilemez. O, muhakkak zamana, işe ve ihtiyaca göre, bildiği şeylerden yalnız bir tanesini göstermiştir.
Bunun gibi, değirmeni döndüren su için akıllı bir insan: “Bu su, yalnız bu değirmeni döndürmeğe yarar,” der mi? Bu, su bilindiği gibi pek çok işe yarar. Hem çamaşırları arıtır, hem tarlalara ve bağlara tazelik ve canlılık verir, otlar ve çiçekler bitirir. Sadece, bu değirmenin bulunduğu yerde, değirmeni döndürmektedir. Eğer onu bağ ve kırlara doğru bırakırsan aynı su, orada daha başka işler görür.
O halde bir peygamberde de bütün mucize ve kerametler mevcuttur; fakat o, zamanın ve kavminin ihtiyacı kadar mucize ve kerametler gösterir. Öyle ise, bütün peygamberlerde mevcut bulunan mucizelerin ve kerametlerin hepsi, her birinde ayrı ayrı ve tamamiyle mevcuttur. Yalnız şu kadar var ki diğer mucizeleri de göstermeğe muktedir olduğu halde, bunlardan ancak birini göstermiştir. Daha başkalarını da gösterebilir.
Peygamber, Allah’ın mazharı ve âletidir. Hakkın önünde fâni ve yok olmuştur. Allah her şeye kaadir değildir, demek doğru olmaz ve imkânsızdır. İşi yapan (faal) Allahdır. Onlar, kâtibin elindeki kalem gibidirler. Kalemin çizdiği her şeyi, hakikatte kâtip çizmiştir. Veya bir insanın elindeki ok ve yaya benzerler. Okun fırlaması yaydan değil, insandandır. Bunun için Ulu Allah:
Attığın zaman sen atmadın fakat onu Allah attı. Kur'an, Sûre VIII, Âyet: 7)
Ey Muhammed attığın oku sen atmıyorsun. Onu atan biziz. Biz ki Allah’ız, yaptığın her şey bizim istek ve buyruğumuzladır. Bunda senin ne yerin olabilir? Çünkü işi biz yürütüyoruz ve bizim isteğimiz yerine geliyor. O halde her kim seninle döğüşür, savaşırsa bunları bizimle yapmış olur ve her kim sana uyar, senin buyruğunu yerine getirir ve seninle dost geçinirse bizimle yapmış olur.” buyurmuştur…”
( http://www.mfatihkoksal.com/e-kitap/MAARIF-I_SULTAN_VELED.pdf )
Demek ki… Fark Rasullerde ve Velîlerde değil o Rasulleri ve Velîleri anlayan ya da anlayamayan her çağın tek tek insanlarındadır. Daha doğrusu… İnsanlar arasındaki fark insanların özünde değil ANLAYIŞ YETENEĞİNDEDİR. Her insanın özü AYNIDIR fakat anlayışı ve yorumu FARKLIDIR.
RASULLER/VELÎLER arasında DENKLİK olduğuna göre ÜMMETLER arasında da DENKLİK zorunlu hale gelir. Tüm Rasulleri/Velîleri “ötedeki tanrının peygamberi/dostu” olarak anlayan tüm ümmetler bu anlayış çerçevesinde birbirine denktir. Bir topluluk (ümmet) kendi PEYGEMBERİNİ/VELÎSİNİ öteki PEYGAMBERLERE/EVLİYAYA göre üstün kabul ederek diğer ümmetlerden/topluluklardan üstünlük hayaline kapılmamalıdır. Çünki Kur’an ÜSTÜN ÜMMETİ tek bir âyet ile tanımlamıştır:
143-) Ve kezâlike cealnaküm ÜMMETEN VESETAN litekunu şühedae alenNasi ve yekunerRasûlü aleyküm şehiyda ve ma cealnel kıbletelletiy künte aleyha illâ lina’leme men yettebi’urRasûle mimmen yenkalibü alâ akıbeyh ve in kânet lekebiyraten illâ alelleziyne hedAllah ve ma kânAllahu liyudıy’a iymaneküm innAllahe BinNasi leRauf’un Rahîym;
Böylece (Ey Ümmet-i Muhammed) sizi, insanlar üzerine şahidler olasınız ve Rasûlullah da sizin üzerinize bir Şehiyd olsun için, ÜMMET-İ VASAT (doğu ile batıyı BİRleştiren, orta/denge ümmet) kıldık... (Rasûlüm) Senin üzerinde olduğun/yöneldiğin (O asıl kıble, mutlak tek enerji; Ka’be)’i, ancak Rasûlullah’a tabi olan bilinçleri, ökçeleri üzerinde gerisin geri dönenlerden (irtidat edenlerden) ayırt edip bilelim diye KIBLE yaptık... Gerçi Allah’ın hidayet ettiklerinin dışındakilere bu elbette büyük gelecektir... Allah imanınızı zayi edecek değildir... Muhakkak ki Allah (B sırrınca) insanlara (insanların vücudu ve hakikatı olarak; insanlardan) Rauf’dur, Rahıym’dir.
Geçmiş tüm Rasulleri/Velîleri ve gelecek tüm Velîleri kendi şahsında cem edip dillendiren SON NEBÎ, ZİRVE RASUL ve SULTÂNUL EVLÎYÂ Hz. Muhammed a.s.’ı anlamak, O’nun hiç değişmeyen İSLAM öğretisini (Allah’ın değişmeyen sistemini anlatışını) fark edebilmek tüm Rasulleri/Nebîleri/Velîleri aynı değerde kavrayabilmektir. Bu imandaki bir kişi “ötedeki tanrının bir peygamberinin ümmeti” değildir Özündeki Allah Rasulünün ümmetidir.
Maarif’i okumaya başladığım yıllarda Hz. Muhammed’in diğer Rasullerle DENK olduğu tezini daha kitabın başında görünce şoka girmiştim. Bin dörtyüz elli yıllık “BENİM PEYGAMBERİM ÜSTÜNDÜR BU NEDENLE BEN DE ÜSTÜNÜM” düşünce mirasının ördüğü beton duvarım çok zor çatlamıştı. Hele bu üstünlüğün Yüce Tanrı tarafından verilmiş bir Üstün Peygamberlik ve Torpilli Ümmetlik rütbesi olduğu düşünülünce!!!
Konuyu Maarif ile ilişkilendirip bütünleyecek olan bir alıntı ile noktalıyoruz:
“… Ancak bilelim ki, sende o Nübüvvet katmanı ya da bir başka ifadesi ile o boyut, potansiyel olarak mevcut!. Ve o boyut, sende, açığa çıktığı takdirde “Nebi” olabilirsin!.!.. Ne var ki, bunun, kendisinden sonra bir daha gerçekleşmiyeceğini [nebî gelmeuyeceğini] de Hz. Muhammed bildirmiştir!..
Hepimiz, netice olarak aynı, "ALLAH" isimlerinden meydana geldiğimiz için, zât ve sıfat mertebeleri itibariyle hepimizde aynı kemâlât basamakları veya katmanları potansiyel olarak mevcuttur!..
Gerek “ALLAH” zâtı, ve gerekse varoluşun tüm mertebeleri boyut boyut, katman katman varlığımızda mevcuttur!... Ne var ki bu kemâlâtın açığa çıkması için yapımızı oluşturan isimler bileşiminin elvermesi zorunludur!..
İnsanlar, hakikatları itibariyle hep aynı kemâlâta sahip olmalarına rağmen, aralarında mertebe farklarının olmasının sebebi de işte bu inceliktir!..
Özümüzdeki hakikat ve mâarifi Billah kemâlâtını, esmâ bileşimimiz dolayısıyla açığa çıkaramamamız, mertebe farklarını oluşturmaktadır...
Esmâ bileşiminin oluşturduğu "ben"lik ortadan kalkmadan, "sen", "O"nu farkedemezsin!.. Varlığındaki "O"nu farkettiğin, gördüğün anda da, gören kendisi olur ve "sen" kalmazsın!... "Sen" varken de, o boyut ortaya çıkmaz!...
Hani bu neye benzer?...
“Bana görün Yarabbi!”
deyince, Hz. Musa’ya cevap geldi:
-“SEN”, “BEN”İ GÖREMEZSİN YA MUSA!..
Yani, “Musa var olduğu sürece, Musa “ALLAH”’ı göremez!..
“ALLAH” açığa çıktığı zaman da Musa kalmaz!..
Dolayısıyle, “Et tahıyyatu...” okunurken, “sen ortadan kalktığın zaman”, ilâhi hitâp sendeki “Nebi”ye gider!...
“Sen var” olduğun zaman ise, o hitap sana ulaşmaz!... Çünkü, o hitap “Nebi”yedir.
“ES SELÂMÜ ALEYKE EYYÜHEN NEBİYY”...
diyor... “Sen” “var” sayıyorsan kendini, o hitâp “sen”de kalır, Nebiye ulaşmaz; dolayısıyle sana ulaşmaz!.
İşte ilâhi hakikatı tanıma, “ALLAH’a erme”, “ALLAH’a vâsıl olma” dediğimiz aşamalar içinde Rasûle iman, Nebiye iman bu yüzden çok önemlidir. …”
(Alıntıyazının devamını okumak için: http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/iman/iman14.htm )