“Üçüncü Göz”

tasavvuf ve bilim
10/04/2008 : Kemal Gökdoğan



Hicretten sonra 150 yılında (miladi 767) Resulullah a.s.’ı dünya gözüyle görmek lutfuna nâil olmuş “gerçek sahabeler”den kimse kalmamış, hepsi Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. O “Güzel İnsanlar” Allah Resulünden doğrudan aldıkları Allah’ı ve insanı tanıma ilim ve irfanını kendi safi gönüllerinin rengi ve kokusuyla yaymışlardır..


Resulullah a.s.’dan sonraki bu yüz elli yıl İslâmi İlimlerin ve sûfizmin “kuluçka” dönemidir. Zâhiri temizliği konu alan “Fıkıh” ve bâtınî temizliği konu alan “tefekkür”, bu dönemde kendilerini Allah’a ve O’nun Resulü’nden tecelli eden ilme gönül verenler tarafından “yazılı metin” haline getirilmeye başlanmıştır.


Halbuki o dönem, Hilâfeti dünyâ saltanatına dönüştürenlerin siyâsi mücadele için her şeyi câiz gördükleri dönemdir aynı zamanda… Niyeti sadece ilim olan insanlar: “Euzü billahimineş siyâse” yâni “Allah’ım siyasetten sana sığınırım” diyerek göz gözü görmeyen kardeş, akraba, kabile iç çekişmeleri arasında Risâlet mirası olan ilmi, siyaset kirinden muhafaza ederek bizlere ulaştırmışlardır.


Bu nasıl olmuştur?


Bu sorunun cevabını tasavvuf dünyasında asırladır dilden dile gönülden gönüle aktarılan bir “menkıbe/anlamlı hikâye” ile anlatalım;


Ebû Hâşim isminde bir bey vardır. Şimdiki anlamıyla bir bölgenin idaresini elinde bulunduran “ağa” gibidir. Biraz diktatör biraz da sevilen birisidir. Bir gün arazilerinde gezerken ufukta iki kişinin buluştuğunu görür. Karşılıklı otururlar, heybelerini sererler Allah ne verdiyse birlikte yerler ve ayrılırlar. Birisi Ebû Hâşim’in olduğu yere diğeri başka yere doğru gider. Ebû Hâşim yabancıyı adamlarına yakalatır ve karşısına alır.


Adamın üzerinde o zamanlar en ucuz olan yün elbise vardır. Pamuk ve ipekliler zengin kıyafeti, yün yâni “sûf” kıyafet ise fakir kıyafetidir.


Ebû Hâşim sorar… “sûfî” yâni yün elbiseli fakir cevaplar:


“Kimsin?”

“Allah kuluyum”

“Ben kimin kuluyum? Elbette ben de Allah kuluyum… Kim olduğunu söyle!”


“Ben Allah kuluyum fakat senin, etrafında sana hizmet edenlerin iltifatlarına kul olduğunu görüyorum.”


Ve Ebû Hâşim şoka girer.


Yün Elbiseli’nin “üçüncü gözü”; simsiyah bir gecede, simsiyah bir odada, simsiyah bir taşın üzerindeki simsiyah bir
karıncanın ayak kıpırtısını görecek kadar keskindir. Bu görüş “keşif-kerâmet” değil, nefsi arıtma ilminin ilk harfidir.

Kimsenin göremediği ap açık görünür olan nefsin hilelerini akıl ve Muhammedî iman nuru ile “görmek”tir.


“Üçüncü göz” budur. Üçüncü gözün “radar ve röntgen” yöntemiyle görmek olmadığını anlamamız gerekir.


Ebû Hâşim o anda Muhammedî akıl ve iman nurunun o “sûfî”de açığa çıktığını görür. Birbirini hiç görmemiş o iki “sufî”nin ilk buluştukları noktaya “ilk tekke”yi kurar. Sûfî’ye o tekkeyi hediye eder ve kendisi de “ilk mürid” olur.


O zamandan bu zamana; nice Ebû Hâşimler, nice sûfîler, nice zâlimler, nice mâsumlar… geldi geçti. Nice tekkeler kuruldu niceleri yıkıldı. Bizler de bâki değiliz bu ortamlarda… Bizler de gelici ve gidicileriz.


Fakat “iltifatlara kul” olan nefsimiz hâlâ dimdik ayakta. Ve nefsimize hâlâ “üçüncü göz” ile bakan ve bizi şoka sokan… ipek tişörtlü, merserize takım elbiseli gerçek “sûfî”ler de dimdik ayakta.


İnsanların kılık ve kıyafetlerini, günlük hareketlerini ve “düşüncelerini” kendi nefsi için beğenmeyip eleştiren “üçüncü göz”ler ile… Resulullah a.s.’ın mirası “risalet ilmi” ile evrene ve insana bakan “üçüncü göz”ü karıştırmamak gerekir.


Tek başımıza geldik ve tek başımıza bu evren tekkesinden bir gün çekip gideceğiz meçhûle doğru… Allah hepimizin meçhûle giden yolunun sonunu kendi nefsimizin sarayına değil de “Kendi Hakikat Kulübesi”ne çıkarsın.