- Baş Sayfa
- Değişik Dil Çeviri Eserler
- Tasavvuf Eserleri
- Talya Esintileri
- Eserlerin Ürünü
- Orijin yazi arşivi
- Ehl Potreleri
07.Temmuz.2008 // Mehmet Doğramaci ( m_dogramaci@yahoo.com )
Üç aylar başladı. Recebin manevi feyzini hem içimizde hem de şehre yayılan lahuti iklimde hissedebiliyoruz. İmkân olsa, izin alıp üç ayları tamamen kendi köşemde değerlendirmek isterim. Ne var ki, şartlar her istenene izin vermiyor. Sorumluluklar var, iş var, gündelik hayat var.
Bizimkinin Yalova civarında dinlendiğini öğreniyorum. Mübareğin yüz kapısı var sanki. Karadeniz’de, Marmara’da, Orta Anadolu’da yurdun dört bir yanında dostları var. Bak, Bolu Dağında aşure yaşar, bak Karadeniz sahillerinde iftar açar. Hikmetinden sual olunmaz ki ne zaman nereye göçer, nereye konar Allah bilir.
Hafta sonu tatili için kalkıp gitsem, rahatsız eder miyim? Ya başka dostları ile programı varsa? Olsun, bir kere samimi olduk nasılsa, bir kere kalıplar yıkıldı nasılsa, çıkıp gideyim. Ortam müsait değilse bir çay içimi kalır, dönerim. “İnsan eti ağırdır” der bizim Ali. Yük olmayı sevmiyorum misafirlikte, sıkıntı sezdiğim an, bahane bulur, terk ederim mekânı.
KİŞİNİN DOSTU Bizim Ali’nin tabiri ile “Feribota atladığım gibi soluğu olay mahallinde alıyorum”. Ali, kadim dostum.
Kendine has tabirleri var. Bir konuya acil cevap istedi mi: “Hadi konuş, reklâma gireceğiz, yönetmen VTR hazır diyor, söyle hadi” der spiker edası ile. Acilen bir yere gitmekten söz edeceğinde de dedektifçesine “Soluğu olay mahallinde almak” tabirini kullanır. Dost dedim de aklıma geldi, ehli bir zata sorulmuş:
- Baba, günümüzde insanın dostu kaç kişi olabilir?
O zat manidar bir cevap vermiş:
- Günümüzde kişinin dost sayısı Allah’ın sayısını geçmez oğul. O da çoğuna nasip olmaz!
Yani dost kavramı öyle basit bir kavram değil. Ali de işte öylesine ender bir insan!..
…
Akşamüstü Vahdet Beyin misafir olduğu çiftlik evine ulaşıyorum. Bahçede, asma dalları ile bezeli çardakta 7- 8 kişi sohbet ediyor. Belli, etrafı yine kalabalık. Sadece benim olsun, sadece benimle olsun istedim Vahdet Beyi. Yanında başkalarını gördü mü rahatsız oluyorum. Ama bu da sahiplik! Hatta onun daha da ötesi, İblis’i isyana çeken kıskançlık duygusu! Hem tasavvufla uğraşacaksın, hem sahiplik ve kıskançlık duyguları içinde yaşayacaksın?! Tövbe! Bu moddan çıkıyorum…
Bahçe kapısından içeri süzülüyorum sessizce. Henüz beni görmediler. Kasımpatı, ortanca ve akşamsefaları arasından yanlarına yaklaşıyorum. Hararetli bir sohbet olduğu belli, Vahdet Bey iyice konuya kendini kaptırmış, el kol hareketleri ile sanki kelimelere can katarcasına konuşuyor. Sohbetindeki feyz ve ilim bir yana, konuşurken onu seyretmek dahi çok özel bir seremoni. Birkaç adım kala göz göze geliyoruz. Birden yerinden doğruluyor:
- Vayy, bakın kim gelmiş çocuklar, diyerek karşılıyor. Kucaklaşıyoruz. Bir hayli oldu. Sadece ben değil, o da çok özlemiş belli.
RECEB ALLAH’IN AYI Hoş beş faslından sonra yanında yer açıyor. Konu bölünmesin diye devam ediyor anlatmaya.
- Receb Allah’ın ayı. Ne demek? Bütün aylar Allah’ın! Niye Receb için böyle denmiş?..
Genç bir dost söze giriyor:
- Bana kalırsa hem enfüste hem afakta Vehdet Bilincine dönük bir yayın var bu
ayda. Yani hem özümüzde hem dış dünyada Tekliği hissettirecek bir yayın var. Alıcıları açık olan, alacak bu yayın dalgalarını.
Bu cevaptan keyifleniyor Vahdet Bey:
- Başka ne düşünürsünüz?
Hayat tecrübesi epeyce fazla olduğu her halinden belli olan bir başka dost atılıyor:
- Allah yalnızdır ve yalnızları sever. Kesret dünyasına perde çekebilir, öze dönebilirsek, arkadaşın dediği o kozmik yayını alabiliriz bence.
Hanımlardan biri o yayının nasıl alınacağını açıyor:
- Rasülullah’ın yaşadığı süreçleri bizler de yaşamadıkça bu ilmin hakikatine varamayız. Receb bence bir nevi Hıra süreci hepimiz için. Bu ayda ortalıkta dolanmak yerine, gündüzleri oruç, geceleri de tesbihat ve zikirlerle değerlendirmeliyiz.
Vahdet Bey burada ufak bir müdahalede bulunuyor:
- Sadece zikir ve tesbih mi?.
Dostlardan bir diğeri söz istiyor:
- Receb Allah’ın ayı ise bence esas yapılması gereken TEFEKKÜR.. Nereden gelip nereye gidiyoruz, iç dünyamızda, sosyal yaşamımızda neler oluyor, evrende nasıl bir sistem işliyor, derin derin tefekkür etmeliyiz Receb ayı boyunca.
“Hay ağzın bal yesin” diyor Vahdet Bey.
…
Mutfaktan enfes kokular yayılıyor bahçeye. Ezanın eli kulağında. Az sonra oruçlar açılacak.
Aramızdan biri koşup içeri gidiyor. Kucağında seccadeler, elinde hurma tabağı ile dönüyor. Bir diğeri de zemzem getirdi. Bahçeye seccadeler seriliyor. Denizden esen rüzgâr hararetimizi alırken, açık havada namaza duracağız. Aslında toprakta, çimler üstünde kılmak isterdim. Emekli imam olduğunu sonradan öğrendiğim bir dost öne geçiyor. Ezanla birlikte zemzem ve hurma ile orucumuzu açtık. Seccade yetmemiş, sıkışalım diyor biri. Vahdet bey beni de çekerek kolumdan, “İkimiz toprakta duralım. Ateşimiz soğusun biraz” diyor gülümseyerek. Daha önce de dedim ya, içimden geçeni okur mübarek. Toprak üstünde çıplak ayakla namaza duruyoruz.
AHİRET ŞEHRİ Aperatifler ve genelde soğuk hazırlanmış yemekler tadıyoruz. İnsan oruçken önüne ne konsa yer gibi geliyor ama bir bardak su, üç beş lokmadan sonra beden arzusunu alıyor. Muhabbet kat kat doyuruyor zaten bu yolun yolcusunu.
Yemek sonrası, camide bir hatim merasimi olduğunu, peşinden dua ve sohbet olacağını söylüyorlar. Vahdet Bey:
- Evlatlar siz bize müsaade edin. Ben bu akşam bizim çırakla Bursa’ya uzanmak isterim. Yalnız biriniz bizi Bursa’ya atıverirse seviniriz, diyor.
Atik bir genç kontak anahtarını çıkarıp;
- Ben bırakayım sizi, diyor.
Sohbet halkasından müsaade alarak yola çıkıyoruz. Bursa- Yalova çok yakın. Yatsıdan önce oradayız inşallah. Arabada sohbet açıyor Vahdet Bey:
- Eee, neler yapıyorsun anlat bakalım, dosyanda neler var?
- Bu ara kendimleyim baba. Sadece internet dışında insan ilişkim yok gibi. Uzaktan yakından dostlarla tefekkürler yapıyoruz. Güzel düşünceler, hissedişler, doğuşlar dökülüyor dost gönüllerden.
- İşi öğrenmiş, kolay yolu bulmuşsun!
- Nasıl yani?
- Yazı yazarken konu sıkıntısı çekince, açıyorsun bir tefekkür, gelen cevapları da kendine mal edip yayınlıyorsun di mi?..
- ……
Çok ağır konuştu. Bu kadar da olmaz yani. Madem taltif etmeyeceksin bari darbe vurma mübarek. Gemlik’ ten yukarı doğru tırmanırken şoföre sesleniyorum.
- Sağa çek kardeşim, ben iniyorum. Siz devam edersiniz!..
Vahdet bey de ne olduğunu anlamayan şoföre diyor:
- Evet, ileride şu çamlıklar arasından sağa gir oğlum, ben de iniyorum.
Hoppalaaa!... Sağdan içeri giriyoruz. İleride bir çeşme. Burası orman içi ufak bir piknik yeri galiba. İnip ters istikamete yürüyorum. Yolun karşısına geçeceğim. Otostop yapar, geldiğim yoldan geri dönerim, bu kadar sert, bu kadar ağır konuşanla niye beraber olayım ki?!
Arkamdan sesleniyor:
- Deli çocuk gel bir su iç, sonra nereye istersen git.
Canım istemiyor. Ama eline pet şişe alıp huşu ile çeşmeye yönelişi de gözümden kaçmıyor hani. Neyse bir su içip ayrılayım.
- Gel gel, bak bakalım ay ışığında gözlerin seçiyorsa oku! Ne yazıyor çeşmede?
Sinirim tepemde. Ne yazarsa yazsın. Ne yazacak? Filancanın hayratı, filanın ruhuna Fatiha! Çeşme işte. Okuyorum: FATIMA HUNDİ HATUN ÇEŞMESİ.
- Nolmuş yani?.
- Altını da oku!
- İKİNCİ ZEMZEM!... FATIMA HUNDİ HATUN ÇEŞMESİ İKİNCİ ZEMZEM..
Bir tas içiyorum. Hakikaten farklı. Bir tas daha. Zemzeme ne kadar benziyor?! Pet şişeyi doldurdu. Kolumdan çekerek arabaya götürüyor. Konuşmayacağım. Neyse, gene ben alttan alayım, büyüğüm ne de olsa. Basıp gitmekten vazgeçiyorum. Tekrar yola koyuluyoruz. Uzun süre konuşmuyoruz. Bursa’ya girerken laf atıyor:
- Fatıma Hundi Hatunu bilir misin?
- Yok ben bir şey bilmem, bir tefekkür açayım, gelen cevaplardan öğrenir, sana söylerim!
Barut gibiyim.
- Fatıma Hatun Bursa’nın manevi Fatihi; Emir Sultan Hazretlerinin zevcesi.
- Yıldırım Beyazıt’ın da kızı olur!
- Bak biliyorsun!
- Biliyoruz da bir tek senin nazarında cahiliz. Yoksa neler biliyorum da boş ver şimdi. Bu mübarek ayda kavga etmeyeceğim.
- Emir Sultan (ks) un himmeti bizimle olsun.
- Amin. Olsun.
Bursa, nüfus ve rakım yazan tabelayı geçtik. Şehir Uludağ eteklerine kurulmuş. Edebi yönümü, şiirsel yanımı bildiği için konuşturmak istiyor:
- Bursa’yı nasıl tarif edersin?
- Dağa yaslanmış bir şehir. Uludağ’a sırtını vermiş gayet emin kendinden, büyük yerden bağlamış işi.
- Dağ?
- Dağ hakikatte Allah Dostları! Onlardan birine sırtını veren emin olur. Onun için korku ve hüzün kalkar artık. Nasıl? Bir şeyler biliyormuşuz değil mi? Bak bunlar tefekkürlerden değil, benden, benden!..
- Senden olan hiçbir ilim olamaz. İlmin kaynağı Alemlerin Efendisi (sav). Ne varsa ondandır!..
- Amenna! Ona salat u selam olsun denizler damlasınca, ağaçlar yaprağınca.
Tophaneyi sağda, Ulu Camii solda bırakarak ilerliyoruz şehir içlerine.
- Başka ne dersin Bursa için?..
- Ben bir şey demem. Ediplerden biri şehirlerin ruhunu anlatıyordu televizyonda. Şöyle dedi: Ankara; Protokol Şehir. İstanbul; Ölümsüz Şehir. Bursa; Mezar Şehir.
- Mezar Şehir mi? Bursa’lı dostlar alınmasın? Mezar derken kastın?
- Şehzade kabirleri burada çok fazla. Bir çok padişah, vezir burada gömülmek istemiş. Veli türbeleri de fazla.
- Kızmazsan şu mezar şehir lafını değiştirsek.
- Değiştir, zaten hangi dediğimi beğendin ki şimdiye kadar?
- Biz iyisi mi ahiret şehri diyelim.
- Senden önce onu Evliya Çelebi demiş zaten.
- Ne demiş?
- Bursa; tek kelimeyle RUHANİYETLİ ŞEHİR!... Böyle demiş..
Sustu. Tabii susar, herkesin bir bildiği var di mi, yavaş geleceksin. Bildiğimi sakınmam, söylerim. Yaşına başına bakmam karşıdakinin. İlim ve hikmet paylaşımında yaş mı olurmuş? Gaye hakikate varmaksa bilen ve işi çözen konuşacak, o kadar! Nasıl sustu?! Hep ben mi alttan alacağım?.. Yeri geldi mi pası alıp golü atacaksın…
Ne gezi ama? Hep böyle oldu. Atışa atışa sohbet ettik onunla. Tek düze şöyle ağız tadı ile konuşamadık. Gerildik, sevindik ama kopmadık. Niyet halis olunca ne yaşanırsa yaşansın kopmuyor insan. Altında ego- hırs yoksa mini kavgalar, atışmalar dahi zevk oluyor.
EMİRİN HUZURUNDA Bizim sohbetimize anlam veremeyen, belki de iç dünyasında “Çok tuhaf bunlar” diyen şoför arkadaş, dar sokaklardan hızla geçiyor. Yeşil’den Emir’e doğru uzanıyoruz. Emir Sultan Camii ve türbe civarı ana baba günü. Şehir sanki buraya akmış.
Yalova’lı arkadaş bizi bırakıp dönüyor. Yatsıya yirmi dakika kadar var! Cami avlusundan Sultanın huzuruna yöneliyoruz. Türbe içi insan kaynıyor. Kur’an okuyanlar, bir köşede ağlayanlar, huşu içinde gözlerini yumarak tefekkür edenler. Adım atacak yer yok. Vahdet Bey şöyle mutena bir köşe ararken iki genç sıkışarak buyur ediyor. Oracığa ilişiyoruz. Kulağıma eğiliyor:
- Namazdan sonra Bursa’lı bazı dostlar gelecek. Sakin bir yerde bize Emir Sultan’ı anlatırsın, olur mu?..
İnatlaşmayacağım. Kavgayı sürdürmeyeceğim. Bana yakışmaz. Artık Emir’in şehrindeyiz. Bize gönlünü açmış Koca Sultan, huzur ve sükundan başka ne olabilir ki onun gönlünde!?
Olur, anlatırım diyorum. Yatsı ezanı yükselirken türbede duamızı edip camiye geçiyoruz. Camiin içi dışı tıklım tıklım. Gündüzün yakıcı harareti yerini serinliğe bırakmış. Koca çınarlardan ferah esintiler dökülüyor yanık sinelere.
YANAN KANDİLİN PEŞİNDE Namazdan sonra avluda dostları ile tanıştırıyor beni. Allah yoluna gönül vermiş, zikir ehli insanlar oldukları simalarında parlayan nurdan belli. Osmanlı başkenti Bursa’nın, o eski saray asaleti taşıyan nezih insanları evde ağırlamayı teklif ediyorlar. Vahdet Bey;
- Çok kalmayacağız, iki saat sonra dönelim istiyoruz, diyor.
- O halde güzel bir mekânda sohbet edelim, hem sıcak çorbamızı, İskender kebabımızı tadın olmaz mı, diyor ev sahiplerinden biri.
Vahdet Bey bana da şöyle bir bakıp; olur diyor. İskender kebap deyince ilk etapta akla gelen yerde ağırlayacaklarmış bizi. Doğrusu bu ilme yöneleli ağır yemekler yiyemez oldum ama kebap deyince de kendimi frenleyemeyeceğim galiba.
…
Lokantanın üst katında, bizden başkasının alınmayacağı kısma geçiyoruz. Önce çorbalar sipariş ediliyor. Peşinden kebaplar. Vahdet Bey bizi tanıştırıyor dostlarına:
- Kalem ehlidir. Tasavvuf yazar!
Burun sürten, tersine traş eden Vahdet Beye de bak! Neler diyor böyle? Uzun uzun anlatıyor. Küçük dilimi yutacağım. Biraz da mahcubum hani. Ama sonunda kendine pay çıkararak espri patlamayı da unutmuyor:
- Eeee ne de olsa ustası benim!
Bol kahkahalar, sevimli gülücükler ve dost yüreklerden taşan muhabbet dalgaları altında çorbalarımıza kaşık sallıyoruz. Vahdet Bey Emir Sultan Hazretlerini anlatmamı istiyor:
- Hadi bir yandan ye, bir yandan da anlatıver bize, Emir nasıl gelmiş buralara?..
Emir Sultan deyince saatlerce anlatmak mümkün. Beni en çok etkileyen yönlerinden girerek açıyorum:
- Asıl adı Muhammed Buhari. Bugün Özbekistan sınırları içinde kalan, İslam’ın uzun yıllar kültür başkentliğini yapmış Buhara şehrinden. Uzun süreli medrese tahsilinden sonra gönlünü Allah’a vermiş, hakikat yoluna yönelmiş.
- Bursa nereeee, Buhara nereeee, diyor dostlardan biri.
- Evet, bir gün kendisi Rasülullah’ı rüyada görür. Efendimiz(sav): “Sabah kalk, yürü!.. Önünde bir kandil yanacak! O kandil sönene kadar, git. Kandilin söndüğü yerde konakla ve orayı irşad et” buyurunca düşmüş yollara.
Vahdet Bey sözün burasında kılçık atıyor:
- Hurafe, efsane anlatmayacaksın di mi?.. Rasulullahı görmesinin hakikati ne, yanan kandil ne, irşad ne, açıklayacaksın umarım!!!..
Bu sorunun geleceğini biliyordum. Bir bardak su alıp, az nefeslendikten sonra anladığım kadarı ile açmaya çalışıyorum:
- Şöyle girelim.
- Hakikat yolcusu için hicret kaçınılmaz. Çünkü Rasülullah hicret etti. Hem insan psikolojisine bakarsak kişinin kendi beldesinde, yakın çevresinde kıymeti bilinmez. Bunun için mesajı da alınmaz. Başka yerlerde, başka insanlar daha güzel alır mesajı. Onun için Buhara’dan çıkması lazımdı.
- Güzel, devam et, başka, diyor bizimkisi…
- Rasülullah’ı rüyada görmesinden kasıt; beşeri örtülerden soyunup derunundaki Risalet Hakikati ile yüzleşmesine işaret! Yüzleştiği başkası değil aslında, o da kendi özü.
- Eveeettt, harika, diyor dostlardan biri.
Bir yandan da İskenderi götürüyorlar. Benimki soğuyor. Biz anlatalım, millet götürsün. İşe bak.
- Sen de arada atıştır, acele etme anlatacağım diye, ardından atlı kovalamıyor, diyor Vahdet Bey.
Birkaç lokma alıp devam ediyorum. Zaten kebap oldukça sıcak. Sıcak yemeyi uygun görmemiş Rasulullah (sav). Az nefeslenerek yemek, üzüm şırasından yudumlar alarak sindire sindire ilerlemek daha iyi. Biraz soğusun hem.
- Ne diyorduk?
- Rasülullahı gördü. Tamam da, sefer ne, yanan kandil ne?
- Ya Baba bu kadar yormasan, yavaş yavaş çözsek.
- Canım boğazını sıkmadık, anlat işte.
- Sefere çıkışı da şöyle anlıyorum. Kişi, beşeriyetten soyunduktan sonra, yeni bir kimliğe bürünüyor. Yani, soyunan; çıplak bırakılmıyor, giydiriliyor. Bu değişimin dış dünyadaki zuhuru olarak da sefer ve hicret kaçınılmaz oluyor.
Hanımlardan biri söze giriyor:
- Yani şöyle diyebilir miyiz? Yeni kimliği açığa çıkarmak, yeni manaları yaşamak için, yeni çevre ve yeni ortam gerekiyor gibi.
- Evet, yerinde bir görüş. Ama illa bunu şehir değiştirme diye anlamayalım. Çevre değiştirme, yeni arkadaşlar edinme diye de düşünebiliriz.
- Kandil ne kandil, lafı kaçırma onu söyle, diye çıkışıyor Vahdet Bey…
- Kandil ateş. Nur, ateşin ardında. İlim ateşin ardında. Yani; beşeriyeti ateşe vermeden, örtüleri yakmadan özdeki nurun açığa çıkması mümkün değil. Önce yanacak, tutuşacak bir şeyler.
- Tamam da ateşe atmadan, bir şeyleri yakmadan önce o ateşin izinden gidiyor. O ne? Kandilin bir yere gelince sönmesi daha sonra…
Bugün çok sıkıyor Vahdet Bey. Ama gerçek de şu ki sıkmadan meyvenin suyu çıkmaz. Öz çıksın diye geliyor üstüme üstüme. Pes etmek yok, gönlüme doğanı açacağım:
- O da şu! İnsan aşk ile yanar önce cayır cayır. Yanar, yanar, yanar ve arınır yandıkça. Özündeki aşkın peşinde ilerler, geçitler, bentler aşar! Aşkı rehberdir, kılavuzdur ona. Muhabbet nereye akarsa insan oraya yönelir… Yanışın bittiği, ateşin söndüğü bir yer, bir nokta vardır ileride. Bir sükûnet, bir dinginlik, bir doygunluk anı vardır.
- İyi de Bursa ile ne alaka!
- Yanış; seni anlayacak insanların, seni kucaklayacak mekânın ve seni saracak çevrenin içinde sükûna erer! Bursa, Emir Sultanın takdirinde mevcut, onu anlayacak, onun nurundan istifade edecek, ona kucak açacak şehir. Orada ateş söner, nurun yayılması başlar!..
Sonradan öğretim üyesi olduğunu öğrendiğim dost;
- Az durun bunları not edeyim, diyor.
Öğretim üyesi tespitleri not aldı ya, ben şımarabilirim. Egom kabarabilir. Vahdet Bey gene havamı indirmek için söze giriyor:
- Kendi bilgisi falan sanmayın ha! Derlemedir hep. Benden, oradan- buradan çaldıklarına kendi ambalajını geçirir, satar. Uyanık işte.
Şaşarım şu işe. Nedense ilmim bana layık görülmedi hiç. Neden ki?.. Anladımmmm ilmiM dememelyim. Bu da sahiplik.. Bundan da çıktım. İlmi de veriyorum, bu örtüyü de yakıyorum:
- Evet, bunlar Vahdet Beydendir. Oradan- buradan derledim, doğrudur.
Tutunduğum son dalı da kestim. Bakalım şimdi ne diyecek bizimkisi.
- Bakmayın siz, ilmi bizden aldı ama yansıtmak da ayrı hüner, bunu da inkar edemeyiz yani. Aynalığı güzel yapar bizim çırak!
Haaa, şimdi bir şey daha anladıııımmm: Bu beniM. Bu bana ait. HakkıM bu dersen, üzerine saldırı artıyor. Senin olanı koparır verirsen, haklarını iade ediyor, hem de ikrar ediyorlar. Allah’ın işine bak!? Sistemine kurban olduğum. Ne büyüksün, ne güzelsin!…
TEFEKKÜR NASIL YAPILIR? Kebaplar mideye indi. Doyduk elhamdülillah. Garson: “Tatlı olarak ne alırsınız?” diyor. Karışık seviyorum. Cem halini seviyorum her şeyin. Herkes siparişini söylüyor. Bana gelince:
- Kestane tatlısı, ayva tatlısı başta olmak üzere tüm tatlılardan koy.
Garson giderken bizimki gene sataşıyor:
- Bulamaç sever bizim çırak. Köy çocuğu ya, abur cubura alışmış. Karmakarışık yer içer. Çorba ve bulgur pilavından başka yeme- içme kültürü yok ki!..
Vahdet beyle atışmalarımız dostları pek keyiflendiriyor. Biri dayanamıyor:
- Burada kavga yok. Sataşma da değil. Nasıl desem, muhabbet bu yaaa, değişik bir muhabbet…İçime işliyor benim.
Sonra eli peçeteye gidiyor. Ağlıyor dostumuz. Muhabbet ağlatırmış onu. Hep derim ya, normali rastlamıyor bana. Şimdi de muhabbetten ağlayanı çıktı! Hasbunallahhh!...
…
Tatlı faslı açıldı. Masa temizlendi. Emir Sultan, Somuncu Baba, Ulu Camii, Üftade, İsmail Hakkı Bursevi, Geyikli Baba üzerine daha çok Bursalı dostları dinliyoruz. Bunlar konuşulurken sırf kıssa boyutunda kalmamaya, anı yakalamaya, işaretlerden yeniye dönük çözümlemeler yapmaya gayret ediyoruz.
Şark odası tarzı tefriş edilmiş kısımda, ağaç yer sofrası etrafına bağdaş kuruyoruz. Çaylar geliyor. Vahdet bey bu defa daha ilmi konular açılsın istiyor:
- Aç bakalım dosyanı, neler var bize ikram edeceğin?..
Bilgisayardan çıktı aldığım tefekkür çalışmalarını açıyorum. Seçimi ona bırakacağım:
- Son haftalarda, kalp- beyin, insan- halife üzerine tefekkürler yaptık. Elimde mevcut en son çalışma ULUL EMR kavramı. Nisa 59. ayet. Bunu konuşsak olur mu?..
- Madem Bursa’dayız. Madem sultanımız Emir Hazretlerinin beldesindeyiz, Ulul Emri konuşalım o zaman. Nasıl, sizce de uygun mu çocuklar?
Ev sahibi güzel insanlar, hep bir ağızdan onaylıyorlar… Vahdet Bey öncelikle tefekkür usulü hakkında belli başlı ilkeleri sıralıyor. Çok kıymetli bir metodoloji veriyor aslında:
- Bir konu üzerinde tefekkür edecekseniz önce konunun can alıcı kavramını bulmalısınız. Mesela bu ayetin can alıcı kavramı ULUL EMR. Hatta daha derine inersek sadece EMR..
- Evet,
- İkinci olarak verilen ister ayet, ister hadis olsun, ana kaynak Kur’ana bakacağız.
- Nasıl bakarız mesela bu konuda?
- Ayetleri tarayacaksın. Kur’anın tamamında EMR kelimesi geçen ayetleri sereceksin önce. Emr nerede, ne manaya kullanılmış onları bulacaksın.
- Yani ehlinin ÇAPRAZ OKUMA dediği usül. Sonra?
- Bakın asıl önemli şeyi unutuyorduk. Verilen ayet ise, nerede, hangi olay üzerine, kimler varken inzal olmuş, ona bakacaksınız.
- Yani?
- Yani NUZUL SEBEBİ ni inceleyeceksiniz..
- Ohooooo bir sürü iş çıktı baba…
- Sen tefekkürü beyin fırtınası gibi tartışma ve atmasyon mu sandın? Sen bu işi lakırdı mı sandın?.. Yoksa oyuncak mı?.. İbadet bu, ibadet!.. İbadet ciddiyet ister!
Çaylar tazelenirken aramızda en gencimiz, bir üniversite öğrencisi, o meşhur hadisi okuyor:
“Bir saat tefekkür bin yıllık ibadetten hayırlıdır!” (Hz. Muhammed as)
Vahdet bey ana ilkeleri verdikten sonra devam ediyor tefekkür usulünün çerçevesini çizmeye:
- Bunları önünüze aldınız. Yeterli mi? Değil. O kavramı tasavvuf literatürüne ait kavram açıklaması yapan eserlerden de tarayacaksınız.
- Biz, genelde “Kavramlar” kitabına başvuruyoruz, diyor dostlar.
- O kavrama dair orada ne açıklama var ise sindireceksiniz. Sonra tekrar ayette geçen manalar ve nüzul sebebi ile birleştireceksiniz.
Öğretim üyesi dost dayanamıyor:
- Vahdet Bey, inanın akademik tez gibi ciddi bir şey açtınız. Doğrusu biz tefekkürün bu kadar önemli olduğunu, bu şekli ile düşünmemiştik.
EMİR SULTANDAN ULUL EMRE Çerezler geldi. Çay faslı da bitiyor. Son olarak birer Türk Kahvesi ve soğuk su alalım diyoruz. Vahdet Bey uzun tefekkür prensipleri açıklamasından sonra bana dönüyor:
- Evet şimdi bu ana çerçevede oradan özetle bakalım. Neler netleşti Ulul Emr hakkında?
Notlardan altı çizili yerleri Vahdet Beyin dediği çerçevede okuyorum:
- Ey İman edenler, Allah’a itaat edin, Rasülüne ve sizden olan Ulul Emre itaat edin! (Nisa-59) Ayet, Tebük Seferine çıkılırken Rasülullah (sav ) Efendimizin Medine’de kendi yerine Hz. Ali (kv) yi emir bırakması üzerine inzal olmuş. Yani sizden olan Ulul Emr ile Hz. Ali kast ediliyor nüzul sebebi olarak.
Ben okudukça araya girip uyarılarda bulunuyor:
- Nüzul sebebini unutmayın. Hz. Ali’yi de unutmayın. Son değerlendirmemizde bunlar lazım olacak. Devam et, Emr Kur’anda hangi anlamlarda geçiyor?
- Hüküm, Kader, Ölüm, Kıyamet, İş ve Oluş gibi pek çok manada. Kadr Suresinde “her bir emirden selamet bulmak” var, bu da sende mevcut her esmayı hakkıyla yaşayarak hakiki huzura varmak anlamına.
Vahdet Bey gene müdahil:
- Hadis yok mu hadis?
- Olmaz mı var! İsa b.Yusuf Hemedani, Ebi’l Hasan’dan o da Suleym b. Kays’dan, o da Ali ibni Ebu Talib’den Efendimizin şöyle söylediğini buyurmaktadır: “Benim ortaklarım Allah’ın itaatini, kendi itaatine eş kıldığı ve haklarında sizden olan emir sahipleri diye beyan buyurduğu kimselerdir: Onların sözünden çıkmamanız gerekir: Onlara itaat ediniz. Hüküm ve emirlerine boyun eğiniz.” Ben: “Ya Resulullah emr sahipleri kimlerdir?” diye sorunca O’da şöyle buyurdu:”Ey Ali sen onların ilkisin:”
Bu kısımda dostların hayreti artıyor. Ve şunlarda ittifak ediyoruz:
1- Rasülullah Ulul Emri; Emir Sahiplerini kendi işlevine ortak tutuyor! Çok mühim.
2- Hz. Ali (kv) onların ilki olarak belirlenmiş.
Vahdet Bey:
- Risalet işlevinde Rasulullaha ortaklığı da iyi anlamak lazım. Ona kimse denk ve ortak olamaz. Bu ortaklığı onun Hakikati tebliğinde özel görev üstlenme diye, seçilmişlik diye alalım biz. Hadiste yol gene Hz. Ali’ye çıktı. Bunları da hatırınızda tutun. Devam et çırak! Kavram olarak neler yakalandı, onları oku.
- Emr; Takdir -Hüküm ise, "Allah" bakışıyla bakma sonucu oluşabilen bir şeydir!.. Her “Emr”, kişinin varlığını oluşturan melekî “nurî” katmandır!. Yani her birimin kendi içindeki, özündeki, esmâ mertebesinin kuvveden fiile çıkma mahalli... Bu hakikat mertebesi, kişide yaşanmaya başlanınca, selâmet dediğimiz hâl kişi için meydana gelmiş olur! Buna, “kendi özünü bulmak suretiyle kurtuluşa erme” de diyebiliriz..
- Âlem-i Emr : Ruhların yaratıldığı ve Allah'ın muradının tecellî âlemi. Meta¬fizik, mânevî ve derûnî âleme de “emr âlemi” denilir
- Ulu-l emr ; Kesret aleminde yani insan toplulukları içinde, olaylar karşısında hüküm verme yetkisi elinde olan yüce zatlar. Ancak her şeyin doğrusunu ancak ALLAH ve Resulü bilir, sonra onların seçtiği emirler yani ilmi ve bilgisi yüksek zevat.
Kahveleri yudumlarken konunun ana çatısı ortaya çıktı gibi. Vahdet Bey bu kısımdaki açıklamalara şunları ekliyor:
- Emr; Allah bakışıyla bakan, anda yaşayan kişinin hali. Kişinin derununda, kalbi boyutunda, meleki- nuri katman. Buna HALİFETULLAH NOKTASI- NOKTADAKİ KUDRET ile işaret edilen katman da diyebiliriz. Şu da çok önemli; Emr Alemi yukarıda bir alem değil, yine kesret alemi içinde, aramızda yaşanacak bir alem. Zaten emr sahipleri de aramızda. Şimdi nasıl toparlarsınız, söz sizde. Malzemeler tamam hamuru kim yoğurur?
- Bari ben başlayayım, diyor hanımlardan biri, madem konu hamur, ben girişeyim.
Muhabbet enfes gidiyor. Önceliği ev sahibi dostlara veriyoruz. Onlar tefekkürden elde ettiklerini sırayla dile döküyorlar:
- Ayetin nüzulünde Hz.Ali’nin bulunması, Rasulullahın onu kendi yerine Medine’ye emir bırakması ana hareket noktamız. Demek ki Ulul Emr ile kast edilen dünyaya dönük hükümranlık değil, Risalete dönük bir emirlik. Hz.Ali’nin ŞAH-I VELAYET olduğunu da düşünürsek ULUL EMR; tasarruf ehli veliler diye düşündüm.
- Ayette ALLAHA ITAAT in ayrı, RASULULLAHA İTAATIN ULUL EMR İLE BİR zikredilmesi de çok önemli. Ve bunların arasında VE bağlacı mevcut. Buradan şunu anlıyorum; Allah’a kulluğun yolu önce ULUL EMR den, sonra Rasulullahtan geçiyor. Bu hiyerarşi bozulursa menzile erişilemiyor!
- Emr; hüküm, kıyamet gibi anlamlara geliyorsa, bu zatlar hüküm sahibi. Tasarruf ellerinde. Aynı zamanda ölmeden önce ölme işlevinin operatörü de onlar. Onlar bir kişiyi teslim alıp öldürüyor, sonra o kişi onların ellerinde yeni bir kimlikle diriliyor. Ölmeden evvel ölmek kendi başımıza yapacağımız bir şey değil, onlar teslim alıp öldürüyorlar, yeniden dirilelim diye.
- Ötelememek lazım. Kenan Rifai (ks) DÜNYA DİYEREK GEÇME SAKIN, BURDADIR HERŞEY diyor Nutk-u Şerifinde. Emr Alemini de burada, kendimizde açılacak bir alem diye düşünüyorum.
Vahdet Bey öylesine keyifli ki:
- Hepiniz harikasınız evlatlar! Müsaade olursa, bu yaşlı adam da bir şeyler eklesin mi?
Tevazuunu sevsinler! Müsaademiz olursa imiş! Maşallah ne kadar uyumlu. Bana kaplan kesilir. Ürkek bir ceylan şimdi. Seni tonton dede seniiii. Konuşsun bakalım, neler diyecek?..
- Ulul Emr konuşup durduk da EMİR SULTAN HAZRETLERİNİ unutuverdik çocuklar. O mübarekten doğru gelelim şöyle. Biliyorsunuz Selçuklu dilinde EMİR; Rasülullah soyundan gelenlere verilen unvan. Emir Sultanımız da öyle. O pak soydan. Tabii bizler Emirlik işlevini sadece Rasülullaha kan bağı diye almayalım. O muhteşem zatın ilmini, gönlünü yansıtan ehil veliler Ulul Emrdir.
- Onlar tasarruf eder, teslim alırlar. Siz teslim olamazsınız kendi başınıza. Onlar çeker alır ve yoğururlar sizi. Kızım pek güzel söyledi, ölmeden önce ölme adaylarını onlar öldürür!
- Hassas nokta şu; Hz.Ali yaşayan bir emirdi. Ayet öncelikle ona işaretle nazil oldu. O halde Ulul Emr; ahirete intikal etmiş veliler olduğu kadar asıl ulul emrden anlamamız gereken öncelikle aramızda yaşayan zatlardır. Bütün mesele onları görebilmek, fark edebilmektir değil mi?. Aramızda yaşayıp bize Risalet Hakikatini açan zatlar.
- Ulul Emre itaatin Rasulullaha itaate ve dolayısıyla Allah’a itaate denk sayılması da çok çok mühim. Ulul Emr bir zatı tanımışsanız, ona itaatiniz, sevginiz, bağınız, teslimiyetiniz nasıl olacak? Tıpkı Allah’a ve Rasülüne olduğu gibi!
- Söylenecek çok şey var da sizler anladınız çocuklar. Bundan ötesi de fazla dile dökülmez artık. Bu iş lakırdı değil, yaşamak biliyorsunuz. Hepimize okuduklarımızı, dinlediklerimizi, idrak ettiklerimizi, hazmıyla ve de kolaylaşarak yaşamak nasip olsun.
Bundan sonra Vahdet Bey müsaade istiyor. Gece yarısını aşmışız. Sohbet koyu olunca, hele bir de konuşulan insanın hakikati olunca, zaman nasıl akıyor fark etmiyor insan. Dostlar “Bu gece kalalım nolur “ diye ısrar edecek oluyorlar.
Vahdet Bey;
- Yolcu yolunda gerek evlatlar. Sizlerden son bir ricamız olacak?
- Buyurun lütfen, ricanız emir olur, diyor dostlar.
- Bu saatte SOMUNCU BABA (KS) makamını, hani şu fırınını, tekkesini açtırma imkânımız olursa orada bir tesbih namazı eda edelim.
- Seve seve. Hemen gidelim. Yaşlı bir teyze oranın hizmetkârı. Rica ederiz açar.
Yola koyuluyoruz. Caddeler sakin bu saatte. Osmanlı tipi dar sokakların başladığı yerde oldukça dik bir yokuşa geliyoruz. Aracı aşağıda bırakıp, tırmanıyoruz Hazretin çilehanesine.
Somuncu Babanın evi açıkmış. Bizim gibi birkaç gönüllü daha gelmiş. Vahdet Bey imam oluyor, ona uyarak tesbih namazı eda ediyoruz.