Yenileyiciler ve Yenilenenler !..
kemal Gökdoğan

 12.Temmuz.2008 // Kemal Gökdoğan             ( kemalgokdogan@gmail.com )

İnsan toplumlarında her zaman gerçek liderler, gerçek bilginler, gerçek komutanlar, dinin gerçeğini açıklayan gerçek Rasuller/Nebîler/Velîler/Bilgeler olmuştur.

Bir de her insan toplumunun kültüründe efsâneleşmiş, destanlaşmış, tanrısallaştırılmış, ilâhîleştirilmiş kurtarıcılar, mehdîler oluşturulmuştur. Suni/yapay beklentiler doğurulmuştur.

Gerçek bir kurtarıcı komutana örnek… Orhun Abidelerinde anlatılan Kültiğin (Gültekin) isimli Türk Hakanıdır.

Destanlaştırılmış, tanrısallaştırılmış bir kahramana örnek… Oğuz Destanı’ndaki Oğuz Kağan’dır.

Eski Türklerin kültüründe geçmiş şahısların destanlaştırılması vardır fakat gelecekte bekledikleri hayali bir kurtarıcı ya da Gök Tanrı tarafından gönderilecek bir yardımcı (mehdî-yenileyici) inancı hiçbir zaman olmamıştır.

Mehdî (Tanrının göndereceği süper kurtarıcı) daha çok İsrâiliyatta ve Hıristiyanlık dininde şekillenmiştir. Sonralardan mecaz çizgisinden taşarak Müslümanlar arasında da yaygınlaşmıştır.

İsrâil Nebîlerinin/Rasullerinin ve Hz. İsâ’nın işâretlerle haber verdiği kurtarıcı (mehdî) sıfatları “görebilenler” için Hz. Muhammed a.s.’da belirginleşmiştir. Göremeyenler ise hâlâ İsrâiloğullarını… Hıristiyanları dünyaya hâkim kılacak birisinin gökten inmesini beklemektedirler.

Hz. Muhammed a.s. İNSAN için “ilmi ve irfânı” ile  gerçek bir “kurtarıcıdır”... Bedensel yönü ile öz kızı Hz. Fatıma’ya dahi hiçbir  “kurtarıcı garantisi” vermemiştir.

Rasulullah a.s. İNSAN’ı ilkel inançların tanrılarından kurtarmıştır. Eski tek tanrılı dinlerin efsâneleşmiş ve destanlaştırılmış Allah, Rasul, Nebî, Velî, Mesih, Mehdî, Melek, Kitap… ve diğer benzeri “içi boşaltılmış dinsel kavramlar”ından kurtarmıştır. O dönem Yahudi ve Hıristiyan bilginlerinin Rasulullah a.s.’ı reddetmelerinin nedeni bu kavramlara yüklediği YENİ anlamlar yüzündendir. Rasulullah a.s.’ı tasdik edenlerin de tasdik nedeni bu kavramların hiçbir zaman “eskimeyen ve yenilenmeyen” hakikatini O’nun dilinden dinlemiş olmalarıdır.

Rasulullah a.s. kendisinden sonra İslâm’ın tekrar efsâneleştirileceğini, bazı sahabelerin ve insanların tanrısallaştırılacağını ve doğaüstü varlıklar olarak tapınma ikonu haline getirileceğini, “eski Arap tanrı anlayışı”na tekrar dönüleceğini biliyordu. Dönmeyeceklerin sayısının çok çok az olacağını da defalarca örneklerle anlatmıştı.

Bu inanç ve düşünce bataklığından kurtuluş formullerini… zamanının anlatım tarzıyla, kendi özel hitabet tekniğiyle ve insanların kolayca anlayabileceği;
Mehdîlik (Kurtarıcı süper kahramanlar),
Mesihlik (Ölü kalblere ilim indiren bilinçler) ve
Müceddidlik (Herkesin aklına göre hitap eden âlimler ve velîler) gibi mecâz kalıplarıyla anlatmıştır.

Zamanla bu mecazlar ve mecazların işaret ettiği gerçekler birbirine karıştırılmıştır. Hattâ mecazların işaret ettiği gerçekler es geçilmiş… Muhammedî konuşma tekniği dikkate alınmadan, tamamen mecazların gerçek olduğu zannına düşülmüştür. Sonra… Sonrası mâlûmdur artık. Her mezhebin (Sünniliğin, Şiiliğin) ayrı ayrı Mehdîlerinin ve Müceddidlerinin (YENİLEYİCİLERİNİN) gelecekteki fotoğrafları çizilmiş, asker sayıları, silah sayıları, hangi şehrin hangi mahallesinde bayrak açacağı en ince detayına kadar destanlaştırılarak “dinin vacip/zorunlu inancı” olarak yasalaştırılmıştır.

Kur’anda bahsedilmeyen fakat hadislerde mecâzi ifadelerle anlatılan MEHDÎLİK, YENİLEYİCİLİK gibi sıfatlara tam olarak “gerçek bir kişi” imajı verilmiştir. ((( Daha fazla teferruata girmiyoruz. )))

Tarihte “YENİLEYİCİLİK” sıfatlarını aksettirmiş olan birkaç GERÇEK YENİLEYİCİ’den kısaca bahsedelim:
Hz. Ebû Bekir r.a. Rasulullah a.s.’ın vefatı ile birlikte hemen patlak veren İRTİDAT ve İRTİCA (eski Arap şirk dinine dönme) isyanlarıyla ve yalancı PEYGAMBERLER ile mücadele etmiştir. Özellikle ZEKÂT esasının terk edilmemesi için (zamanın gereği olarak) silahlı müdahalelere dahi başvurmuştur. Kur’an’ın ezberlenmesi ve yaygınlaşmasına, ibadet esaslarının eğitim ile öğretilmesine yoğun mesai harcamıştır.

İslâm’ın MÜSLÜMANLIK DİNİ olarak kurumsallaşması düşünüldüğünde Hz. Ebû Bekir r.a. o dönem şartlarına göre bir YENİLEYİCİ’dir… Gerçek bir YENİLEYİCİ’dir. Rasulullah’a ve Allah’a en yakın insanlardan olduğu halde yapmış olduğu YENİLEME fiiline hiçbir zaman maneviyatta-rüyalarda Rasulullah’dan emir, yetki ve ilim almak gibi soyut iddialar ilâve etmemiştir. Kendisinde, Rasulullah a.s.’ın mecâzi tanımlarına pâye vermemiştir.

Diğer üç halife (Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Âli r.a.) ve Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin de İslam’ın zahirinde ve bâtınında gerçek YENİLEYİCİ özelliklere sahiptirler. Hiç birisi de YENİLEME fiillerinde Allah’dan ve Rasulullah’dan… başka boyutlarda emir, yetki ve ilim aldıklarını iddia etmemişlerdir. Mehdî, YENİLEYİCİ gibi konuları ilk ağızdan (Rasulullah’dan) dinlemiş olmalarına rağmen hiç birisi kendilerine destansılık, tanrısallık gibi özellikler vermemişlerdir. İslâm’a Allah ve Rasul adına “BİR YETKİ İLE” bir şey ilâve etmemişler ve bir şey çıkarmamışlardır. Yeni olayları ilim ve akıl mihengine vurarak “İÇTİHAT”larda bulunmuşlardır. İçtihatlarına göre de fiiller ortaya koymuşlardır.

Zamanla tasavvufun “tekke, dergah ve cemaat” şeklinde ekolleşmesiyle birlikte MEHDİLİK, YENİLEYİCİLİK, DECCALLIK gibi mecazi hadis-i şerifler Rasulullah a.s.’ın anlatım tarzında olduğu gibi yeniden yorumlanmıştır. Yeniden yorumlanma nedenini kısaca şöyle anlatabiliriz.

Her “zaman diliminin” ülke ve toplum yapısına göre itikadi (inançsal) sapmaları olmuştur. Yerel adetler ve ırksal özellikler İslâm’a “temel esaslar” imiş gibi sokulmaya başlanmıştır.

Bu gibi durumlar karşısında gerçek âlimler/velîler İslâm imiş gibi gösterilmek istenilen “hurafelerin ve geleneklerin” din olarak değerlendirilmemesine dikkat çekmişlerdir. Bu işi yaparken de bazı devlet adamları ve halkın çoğunluğu tarafından ağır baskılara maruz kalmışlardır. İlim hizmetinin gereğini ve zorluk derecesini belirtmek için YENİLEYİCİLİĞİ/müceddidliği ve MEHDİYYETİ/kurtarıcılığı Rasulullah a.s. gibi mecâzi ifadelerle anlatmışlardır.

Meselâ İmam Rabbanî Mektublar’ında özetle şöyle der:
“Bir hâl içinde idim. Gördüm ki… Rasulullah a.s., dört halife ve evvelki büyük velîler ellerinde  cennette dokunmuş bir kaftan ile beni huzurlarına kabul ettiler. Kaftanı bana giydirdiler ve benim ikinci bin yılın müceddidi (yenileyicisi) olduğumu söylediler…”

Bu anlatımın tek şâhidi İmam Rabbânî’dir. Beyanları bir keşif hâli gibi görünmektedir. Burası bizim yorumumuzun, bilgimizin, ilmimizin, aklımızın ve kalbimizin aslâ ulaşamayacağı bir sırdır. Fakat İmam Rabbânî’nin bizlerden isteği bu gibi mecâzi beyanları tartışmamız değildir. “İmam Rabbânî” ismi altındaki şahıstan tecellî eden ilimden, bilgiden ve irfandan yararlanmamızdır. Zamanın getirdiği tereddütlere uzatılan ilim ışığı ile çözümler bulmamızdır.

İbn Arabî, İmam Gazalî, İmam Rabbânî gibi mecâzî ifadelerle YENİLEYİCİLİK işlevlerinden bahseden gerçek YENİLEYİCİLER’in amaçları hep aynı olmuştur… bizleri ilme ve bilgiye teşvik amaçlı olarak bu mecazları Rasulullah a.s.’ın konuşma tekniği ile tekrar kullanmışlardır.

Şimdi gelelim “yirminci ve yirmi birinci yüzyıllar”a…

Zamanımızda… geçmişteki mecâzî beyanların TAMAMEN MECAZINDA KALIP kendilerine destek olarak kullanmak isteyenler vardır. Mecazı ve mecazın işaret ettiği gerçeği birbirinden ayıramayan YENİLEYİCİLER (?), MEHDÎLER (?), ÎSÂLAR (?) ve onlara “saf kalb” ile kapılanlar ve MECAZ KUYULARINDA TAKILIP KALANLAR “geçmişte” olduğu gibi “şimdide” de vardır.

Geçmişte olduğu gibi şimdide de mecazlardaki gerçeği ap açık görenler de vardır. Ve onlar mecazlardaki gerçekleri şöyle görebilirler;
Rasulullah a.s.’ın, dört halifenin ve geçmiş velîlerin huzuruna çıkmak… onların ortaya koyduğu ilmi özümsemeleridir.

Cennette dokunmuş kaftanı vermeleri ve ya giydirmeleri… zamanın şartlarını anlamış bir bilinç haline yükselmeleridir.

Zamanın yenileyicisi görevini vermeleri… insanların anlayacağı akıl ve ilim düzeyine göre beyanlarda bulunmak ilmine ve yeteneğine ulaşmalarıdır.

“Rasulullah’ı ve diğer büyükleri görmek” sadece “bedensel hayalî görüntülerini TEK BAŞINA keşfetmek” değildir. Onları görmek onların ilimlerini ve işaretlerini hakkı ile çözümlemektir.

YENİLELEYİCİLİK işlevini (özetle) böyle tanımlayanlar ve daha kapsamlı açanlar da vardır. Ve bu açılımlarla uyanarak MECAZ ÇUKURLARINA DÜŞMEKTEN KURTULANLAR vardır.

Anladığım kadarıyla… tekrar özetleyecek olursam;
YENİLEYİCİ… dağlara taşlara, uçan kuşlara, yetmiş yedi millete, iki yüz elli devlete ve binlerce dünyâ mezhebine tanrısal imzayla, peygamber parafesiyle gönderilmiş bir SÜPER KAHRAMAN ve bir HERKÜLÜMSÜ değildir.

YENİLEYİCİ… kendisinin yenileyici olduğunu kabul etmeyenlere; “Bana tabi olmazsanız imansız gidersiniz, Allah’ın gazabına uğrarsınız, Rasulullah’ı küstürürsünüz, cennetten ebedi aforoz olunursunuz” gibi hezeyanlarda bulunmayandır.

YENİLEYİCİ… Rasulullah a.s.’ın açığa çıkardığı ilim ve irfan ile kendi hakikatini fark etmiş, ulaştığı bilgi ve ilim birikimini de zamanın insanının anlayacağı düzeyden açığa çıkaran, hiçbir makam, mevki, tanrısallık, doğaüstülük kabul etmeyen “bilinç”tir. Bu “bilinç”…  kesret/çokluk nazarıyla bakıldığında bir kişidir, iki kişidir, üç ve ya beş kişidir ve ya daha fazla ve ya daha az sayıdaki kişilerdir. Vahdet nazarıyla bakıldığında ise her YENİLEYİCİ her zaman içinde tek tecellî veren Hakk’ın varlığından başka varlığa sahip olmayan TEK BİR GERÇEKTİR.

YENİLENMEK… “mânevî ameliyatlar” (???) ile kalbe ve ya beyne bilgi ve mârifet chipleri takıldığını iddia ederek ROBOTLAŞMAK değildir.

YENİLENMEK… Allah, insan ve kâinata zamanın gelişen akıl şartlarına göre ve değişmeyen Muhammedî iman ve ikan düzeyi ile “KİŞİSEL PENCERELERİMİZDEN” bakabilmektir.

Takdirinde YENİLENMEK olmayan için dünyadaki herkes YENİLEYİCİ olsa ne olur, olmasa ne olur?

“Yenilendim” diyen “yenilenmeyen” bir varlık görmedeyse… hâlâ “yenilenememiştir”.