YÛNUS SÛRESİ (5-9)
19.Ekim.2008// Saim yusuf...

5-) HUvelleziy cealeş şemse dıyâen vel kamere nuren ve kadderehu menazile li ta`lemu adedes siniyne vel hısab* ma halekAllahu zâlike illâ BilHakk* yüfassılül ayati likavmin ya`lemun;
O (Allah’dır) ki, Güneş’i (Can’ı) zıya (bizatihi ışık, ışın kaynağı) ve Kamer’i (Ay’ı) nur kıldı, senelerin adedini ve hesabı bilesiniz diye Ay’ı menziller sahibi olarak takdir etti... Allah bunları Bil-Hakk (Hak olarak) yaratmıştır (özellikleri ve düzenleri geçerlidir)... Bilen bir kavim için (Allah) ayetleri tafsil ediyor.
You neet the ADOBE© Flash Player to see this content.
SAFİ YORUM:

Gördüğün, duyduğun… her şey, birer ayettir…Tüm duyularınla sen, bir kavimsin… Kainat adı altında bu ayetler, senin duyularına tafsil ediliyor… Çünkü sen, bilen bir kavimsin… Yani bu ayetler özündeki gerçeklikte(Bil-Hakk) yaratılmış…

Özünde olmayan şeyi, asla algılayamazsın…Algıladığın her şey özünde mevcut…Aslında sen özündekileri algılıyorsun…Özünden sana bildirilenler, dışında kainat olarak tafsil ediliyor…Kainat dediğin, özündeki şifrelenmiş bilginin(bilen), çözülmüş(tafsil edilmiş) halidir…

Yaşayacağın her şey özünde bilgi olarak, özündeki Hakikatin olarak mevcut… Senden, özünde olmayan bir şey açığa çıkmaz, bu muhaldir, yoktan var olunmaz … Senin gördüğün, duyduğun, yaşadığın her şey, özündeki Hakikat noktasında kodlanmış bilgi olarak mevcuttur…Senden, sende olmayan şey açığa çıkmaz…Sana sendekiler tafsil edilir…

Sende sendekileri görür, duyar, yaşarsın, hayat olarak…Sende olamayan şey, nasıl açığa çıkar da, sen bunu yaşarsın? Böyle bir şeyin olması imkansızdır, akla, mantığa aykırıdır…O halde yaratım, öncesinde bir kaderi/takdiri gerektirir… Kadersiz/takdirsiz yaratım olmaz…Özüne takdir edilenleri, kaderin olanları yaşarsın…

Özünde bir şey yoksa, neyi yaşarsın, hiçbir şeyi…Ağaç tohumda gizlidir, insan geninde…Tohumda ağacın her hali, her anı saklıdır…Gende insanın her hali, her anı yazılıdır…Yazılmamış yaşanmaz, yazı yoksa yaşam da olmaz…Ama bu yazı görüntü ve ses şeklinde değil, takdir edilen özellikler şeklindedir…

Herkese bir takım özellikler takdir edilmiştir…Tek ve bütün olan sistem çalışmaktadır… Sistemin çalışma özelliği bellidir, sistemin içindekilere takdir edilen özellikler bellidir…O halde kimden ne çıkacağı, kimin ne olacağı, biz bilmesek de bellidir…

Sistem bu şekilde apaçık kitap(Kitab-ı Mübiyn) üzerine kuruludur.. Her şey Levh-i Mahfuzda yazılıdır…Takdir bellidir, kader sabittir…Sistem hesaplı, sistemdekiler ölçülü, her şey tespitlidir…Kimse bunun dışına çıkamaz…

Nasıl ki; Aya menziller takdir edilmiş, bu menziller Ayın kaderi olmuş ise; insana da bir kader takdir edilmiştir…İnsana takdir edilen onun fıtratıdır, kaderi olur… Ayı Güneş ışığı ile nurlandırıp/aydınlatıp görünür kılan, menzillerde takdir etmiş ki seneler ve hesaplanması bilinsin…

Seni de Güneş gibi kendi varlığından yansıttığı ile görünür kılan, sana da özünde menziller takdir etmiş ki, seneler ve içinde hesaplı olan her şeyi yaşam olarak algılayabilesin…İçindeki bilgiyi zaman ve mekana dönüştürebilesin, bu bilgiler senden açığa çıksın, dışında bir dünya gibi algılansın…

“Şimdi ben güneş, ayla bir miyim? Onlar cansız, bilinçsiz deme!...” Kainatta cansız, bilinçsiz bir nokta dahi yok! Her şey bu sisteme tabi, sistemin içinde yer alan sen, kendini bundan beri görme! Senin de her halin, kainat gibi takdir sonucu oluşan kaderdir… Bir televizyon fabrikasında buzdolabı üretilmez; bir televizyon buzdolabı görevi görmez…Kim ne amaç için yaratılmışsa, gerekli özelliklerle donatılmış olduğundan o görevi yerine getirmiştir…

Kadere iman etmeyen ALLAH’a eremez, kadere iman etmeyenin imanı kabul görmez…Kadere iman etmeyenin hali, şikayet, isyan, nankörlük, cahillikten… öteye geçmez…Kadersiz/takdirsiz bir nokta dahi olamaz…Her şey kader/ölçü iledir… Takdire/ölçüye maruz kalan, kadere boyun eğmiştir, Abdiyetini yaşayacaktır… İnkar ve isyanda olsa bile, bu hal de onun kaderidir… Çünkü ALLAH’ın sistemi, teklik içerikli mutlak, doğal teslimiyet üzerine işlemektedir…Rıza halini yaşayanlar huzura erecektir…

6-) İnne fiyhtilafilleyli ven nehari ve ma halekAllahu fiys Semavati vel Ardı le âyâtin li kavmin yettekun;
Gece ve gündüz’ün ihtilafında (birbiri ardınca değişip durmasında), Allah’ın Semavat ve Arz’da halkettiklerinde, korunan bir kavim için elbette ayetler vardır.

SAFİ YORUM:

“Güneş aynı güneş hep!... Doğan batan dünyalılar!Sanırlar ki güneş doğup batıyor! Nice ibretler vardır bu misalde akıl sahipleri için!” diyor, Ahmed HULUSİ!!!

Üstadın dediği gibi; güneş aynı güneş hep, doğan batan biziz, sanıyoruz ki güneş doğup batıyor…Bir an varlığımız karanlığa gömülüyor yok oluyoruz, gecemiz oluyor…Sonraki an varlığımız aydınlığa kavuşuyor var oluyoruz, gündüzümüz oluyor…Bir varız bir yokuz, hızlı hızlı yanıp sönen ışıklar misali…Onlar nasıl sürekli yanıyor sanılıyorsa, biz de öyle sürekli var sanılmaktayız… Gerçekte bir doğuyor, bir batıyoruz, her an bunu yaşıyoruz…

Bazen de sanıyoruz ki; bizle birlikte etrafımızdakiler de doğup batıyor… Halbuki dışımızda sandıklarımız içimizden yansıyanlar…Herkes içindekini yaşamaktadır, dışında sandıklarıyla…Beynine ve bedeninin her zerresine güç geçiremeyen insan, güç geçiremez dışında görünen içindekilere…Yani güneş de bizde, ay da bizde; Sema da bizde Arz da bizde… Bir doğup, bir batmada, içimizde…

Her insanda bir kainat gizli, ALLAH’ın işi çok ayrıntılı, çok işlemli, çok incelikli…Her zerrede kül gizli, herkes ayrı bir dünya…Bu yazdıklarımız nostalji değil; gerçeğin ta kendisi….Belki de az bile söyledik; gerçekler daha da sistemli… Bir noktanın açığa çıkması için sayısız işlem ve ilişki gerekli, ALLAH’ın büyüktür her işi…

Bilgisayar ekranında bir harfin belirmesi için bilgisayar elektronik aksamında gerçekleşen milyonlarca işlem ve ilişkiler yumağı…İçinde kainatı barındıran koca bir bilgisayar, insan...Her zerre/nokta bir kül/kainat; her nokta kainat bilgisini içinde barındıran büyük bir bilgisayar…Ve bu bilgisayarın/bilgisayarların içerisinde çok kısa sürede gerçekleşen ilişkiler ve işlemler…İnsanın aklının bunları algılaması, bu işlemlerin sayısının ve hızının düşünülmesi mümkün değil…

Gece ve gündüzün birbiri ardınca hesaplanmış, takdir edilmiş bir şekilde değişip durması, Semavat(boyutlar/bilinç) ve Arzda(yeryüzü/beden) halkedilenlerin, belli bir takdir, ölçü ile  yaratılması, bu dengeli sistem içinde yaşayan insanın da takdir gereği bir ölçü ile yaratıldığı gerçeğini fark ettirir… Takdir/kader gerçeği üzerine yaratım ile çalışan  sistem fark edilirse, teslimiyet halinin getirdiği takva/korunma sağlanır…

Gerçekte her birimden açığa çıkacaklar takdir, ölçü, kader mekanizması sonucu belli olduğu için, birim kendindeki bu manalar üzere kavidir(takva-korunma)…Birimin özündeki manalar korunmuştur…Birimin özünde manalar takdir edilmiştir…Sistemin çalışma mekanizması değişmez…Sünnetullah’da değişme olmaz…Bundan dolayı birimden açığa çıkacaklar değişmez, korunma altındadır…

Değişmeden çalışan sistem birimdeki takdir edilen manalar üzerinde işlem yaparak, açığa çıkması dilenilen manaları  açığa çıkaracaktır…Her şey bu sistem içinde yer aldığı, sistemin gerektirdiği gibi var olduğu için, bu korunmayı kimse kaldıramaz… Yani sistemde özgür iradeye, sürpriz bir gelişmeye, dilenmemiş yeni bir oluşuma yer yoktur…Mevcudat, sistem çarkları arasında, özündeki kendisine takdir edilen manaları açığa çıkarmaya devam edecektir…

ALLAH’ın yaratış sistemi; takdir/ölçü ile oluşturma sonucu kaderi yaşamaya dayanır… Sınırsız-sonsuz-TEK(EHAD) olan algı sınırlarına girmez/algılanmaz; takdir/ölçü ile sınırlıymış gibi algılatıldığında varlık/mevcudat olarak algılanır… Gerçekte sınırlanan varlık değil algıdır, sınılanmış algı sınırlı varlık var sanır…Sınırlı algı ise, takdir edilmiş manalar sonucu oluşur…Yani hepimiz terkipsel mana gruplarız…ALLAH’ın özellikleri ile terkiplenmişiz…Terkipsel manalarımızı mevcudat olarak algılarız…Terkip hali olmasa idi mevcudatta olmazdı…Mevcudat bizim ölçülü terkip yapımıza göre bu şekilde algılanır…

7-) İnnelleziyne la yercune Lıkaena ve radu Bil hayatid dünya vatmeennu Biha velleziyne hüm an ayatina ğafilun;
Bize kavuşmayı (varlıklarında açığa çıkışımızı yaşamayı, fıtratlarına dönmeyi) ummayanlar, dünya hayatına razı olup onunla (B sırrınca) tatmin olanlar ve ayetlerimizden gafiller var ya.

SAFİ YORUM:
Bize kavuşmayı ummayanlar, yani yapısal özelliklerimiz ile var olduklarını bilmeyenler, var olarak değerlendirilenlerin manalarımız olduğunu fark etmeyenler, tüm algılananların, özelliklerimizin ait olduğu TEK vücuddan kaynaklandığını anlamayanlar… Bu TEK vücudu dünya hayatı/madde alemi ile değiştirdiler, dünya hayatıyla tatmin olup, dünya hayatından razı oldular, dünya hayatını gerçekleri(B gerçeği) haline dönüştürdüler…Gerçekleri haline getirdikleri ayetlerimizden gafil oldular…

Dünya hayatını/madde alemini biz onlara bir ayet/işaret/iz/araç olarak algılattık…Onlar dünya hayatını gerçekleri haline getirdiler, amaç edindiler… Böylelikle ayetlerimizden gafil oldular…Algıladıklarının ayetlik yönlerini değerlendiremediler…Ayetlerimizi dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence haline getirdiler… Algıladıkları madde aleminin ayetlik yüzünü görmediler, şifreleri çözmediler, bize yani özellikler sahibi TEK vücuda yönelmediler…

Tüm bu haller de B gerçeği gereği özden takdir edilmiş, kaderle oluşturulmuştur… Suçlama yok, eksik, kusurlu görme yok… Her şey yerli yerinde, ortada bir yanlış yok… Herkesin her hali takdir gereği dilenilen kaderidir, sonuç cehennem olsa bile…ALLAH’ın indinden bakarsan durum böyle, ALLAH dilediğini yapıyor, kendisine hesap soracak, hükmünü değiştirecek bir varlık tanımıyor/yok…İnsanın indinden bakarsan herkes ektiğini biçiyor…Ama sen gerçeğe ermek istiyorsan, ALLAH indinden bak, yani ALLAH gibi düşün, ALLAH’a iman et; takdiri gör, kadere iman et…

Bilim adı altında, dini bilimsel yönüyle araştırdığını sanıp, karıncadan deveye, atomdan uzaya incelemeler yaptılar…Bunların bin bir türlü özelliklerine, üstünlüklerine değindiler…Ama varlıktaki TEKliği, TEK yapıyı göremediler…Varlığı TEKliği, BÜTÜNlüğü, BİRlikteliği  bilinçleriyle göremediler…Sınırsız-sonsuz TEK vücuda, yapıya, varlığa ikan, haline eremediler… Kurbağanın içini dışına çıkardılar, deveyi kıllarına varana kadar incelediler… Ama, onların mevcudatla olan TEKliklerini, BÜTÜNselliklerini, BİRlikteliklerini müşahede edemediler…  


8-) Ülaike me`vahümün naru Bima kânu yeksibun;
İşte onların, kazanıyor oldukları yüzünden (B sırrınca) sığınakları Nar’dır.
SAFİ YORUM:
OKUmak fırsat : kENDİNİ Tanımak için...
TEK olan varlığı değerlendirmeyip, dünya hayatıyla tatmin olanlar, madde aleminden razı olanlar, çokluğu gerçekleri yapanlar, ALLAH’tan ve kaderinden gafil olanlar, manevi ateş içinde yanıyorlar…Bunlar birimsel varlıklarına yapışmışlar, bencillikleriyle yaşıyorlar…Kendilerini sınırlı varlık olarak var gördüklerinden, sınırlarını korumaya ve genişletmeye çalışıyorlar, bunu yaparken de sınır tanımıyorlar…

Her an kazanma telaşı ve kaybetme korkusu ile yaşıyorlar, manevi ateşte yanıyorlar… Onlardaki sahiplik duygusu, sahip olma arzusu içlerindeki en büyük yakıcı ateşleri…Onlar ALLAH’a ve kadere gerektiği gibi iman etmiyorlar…Çünkü için için yanıyorlar…İman eden yanmaz, onlarsa yanıyorlar… Çünkü kendilerini ALLAH’tan, kaderden ayrı var sanıyorlar, bu gerçeği sık sık unutuyorlar…

İşte onlar kazanıyor oldukları yüzünden, sahiplendikleri için manevi ateşte yanıyorlar…Önce varlığı sahipleniyorlar, birimsel, bağımsız bir varlık olarak var olduklarını sanıyorlar…Aslında onlar B gerçeği gereği yanıyorlar, özlerine takdir edilenleri kaderleri olarak yaşıyorlar…Tedbir de takdirdendir, bilmiyorlar…Sınırsız-sonsuzun, takdir ettiğinin dışına çıkılamaz, anlamıyorlar…Yanmaları bitmiyor…

Sınırsız-sonuz-teki, sınırlı-sonlu-çokluk olarak görüyorlar…Birimsel varlık yanılgısına düşüyorlar…Ben ve benim… üzerine kurulu dünya hayatını yaşıyorlar…Benlerine kattıkları her benim dedikleri şey, yanan ateşlerini bira daha arttırıyor…Zamanla her şeylerini kaybedeceklerini bilmiyorlar…Dünya hayatı onları bırakmadan, onlar onu terk etmiyorlar, benliklerinden geçmiyorlar…Benim bedenim, evim, arabam, işim, eşim, aşım, çocuğum, gururum,  kibirim, mevkim, makamım… arttıkça artıyor, ateş bacayı sarıyor…Her kazanılmayan, her kaybedilen bir ateş oluyor…

”Ben varım ve ben yaratıyorum” diyor, TEKi, takdiri görmüyor…Bir yalan uydurmuş kendine, bir ateş yakmış çevresine…Akletmiyor; ALLAH’sız, KADERsiz yaratım olmaz, varlık olamaz, oluşum olmaz, diye…Yakıyor kendini, ALLAH B gerçeği ile takdir ediyor yine…Suçlamak, yargılamak değil bizimkisi; sadece sistemi dillendirme, nasiplilerin hidayetine vesile …

9-) İnnelleziyne amenu ve amilus salihati yehdiyhim Rabbühüm Bi iymanihim* tecriy min tahtihimül enharu fiy cennatin naıym;
İman edip salih amel işleyenlere gelince, Rableri onları kendi iman (nur) ları ile (B sırrınca) hidayete erdirir... Naim cennetlerinde, onların altlarından nehirler akar.
SAFİ YORUM:
OKUmak fırsat : kENDİNİ Tanımak için...
İman(TEK ve SINIRSIZ bir iman) edip; amelleri Salihleşenler, islah olanlar, barışa kavuşanlar(TEKlik ile buluşanlar)... Amellerinin iman edilenden açığa çıktığını görenler…Amellerinin kaynağının iman ettikleri TEK olduğunu fark etmekle, amellerini TEKle islah etmiş, TEK’e döndermiş, TEKle barıştırmış olanlar…Amellerin kaynağı olarak; ayrı ayrı varlıklar, birimsel varlıklar görmeyenler…Tüm amelleri TEKin oluşları olarak görenler…

B gerçeği gereği kendi imanları ile; Rableri onları hidayete erdirir…Rableri yani esma terkipleri, terkipsel özellikleri ile yaratanı, B gerçeği gereği yani özlerine imanı takdir etmeleri, imanı yerleştirmesi sonucu, İMAN etmişler, amellerini Salihleştirmişlerdir… Bu özlerindeki kendi imanları olmazsa, onlar iman edemez, amellerini İman ettiği TEKe bağlayamazlardı… Onlar özlerinde takdir edilen imanların açığa çıkması ile iman ettiler…

B sırrının olduğu yerde, TEKliğin gereği, ALLAH manasının gerçeği olan, yaratımı gerçekleştiren takdire/ölçüye(ve takdir ile gerçekleşecek kadere) atıf vardır…Ağaç tohumda, insan gende gizli…B sırrı örneğin tohumdaki ağaca, gendeki insana işaret eder…İnsan gende sır olmuş, gizlenmiştir…B sırrı gereği; ALLAH kaderi insanın özüne takdir ettiği özellikleri ile yazmıştır, Sunnetullah denen sistem ise; bu takdir edilen özellikleri tetikleyerek, kader olarak açığa çıkarır…

Sınırsız-sonsuz-tek olan, ALLAH manalı varlık, vücud, yapı(HU) varlığında dilediğini yapmadadır…Yaptığını da biz kainat olarak algılamakta, biz yapıyoruz olarak değerlendirmekteyiz, halbuki her şey TEKden yansıyan özellikler ile var görülür…Işık/hayat kaynağı olan Güneşten yansıyan ışınlarla Ayın görülmesi gibi…Aya menziller takdir edildiği gibi, insanın özüne de ayrıntısıyla menziller takdir edilmiştir…İnsan bu menzillerden geçecek, SEYRine/OKU’masına devam edecektir, seyrinin, okuduğunun farkına varmasa bile…

Rableri katında, özlerinde takdir edilmiş imanlarının açığa çıkması ile imana, Salih amellere kavuşarak hidayete erenler; Naim cennetlerinde, onların altlarından nehirler akar… Yani; bu hidayete erenlerin altlarından, özlerinden özellikler nehirleri akar, sürekli akan bu nehrin hareketleri ile algılanır olurlar… (esmalar ve sıfatlar, ayrım yapılmadan Esma-ül Hünsa’da geçer, biz özellikler ifadesiyle ayrım yapmadan hepsini kastediyoruz, ki bunlar da HU denen vücudun yapısal özellikleridir)

Onlar daim özellikler cennetleri içindedir…Onlar sürekli özün özellikleri ile var olurlar… Kendilerine ait cüzzi  varlıklarının, cüzi iradelerinin olmadığını bilirler…Kendilerini nehirdeki bir damla olarak görürler,kendilerini  nehirin akışına bırakırlar… Nehir kendi kendine akar, nehir damlaya değil, damla nehre tabidir…Varlık aslında TEK bir varlıktır… Bilinç aslında TEK bir bilinçtir…Bilim anlayabildiği kadarıyla buna kozmik varlık, kozmik bilinç… demektedir…

Din ve bilimin birleştiği NOKTA; mevcudatın algılandığı gibi parça, ayrık, bağımsız, izole edilmiş varlıklardan oluşmadığı; özde TEKliğin, BÜTÜNselliğin, BİRlikteliğin olduğudur; asıl yapının, vücudun sınırsız-sonsuz özelliklere sahip TEK olduğudur; her şeyin birbiriyle iletişim, ilişki halinde olduğudur; algıladığımız alemin hayal olduğudur…Gerçek bilim TEKe ulaştıran bu bilimdir…

Her türlü belgesel üzerine(hayvanlar alemi, insanın bedeni…) dini motifler geçiren çoğu belgesel, insanları uzaklardaki bir ilaha/tanrıya yönlendirir…Bu belgesellerde; hayvanların şöyle şöyle bedensel özellikleri, üstünlükleri var, insan bedeninde şöyle şöyle mucizevi olaylar oluyor, varlıkta bir düzen var, o halde bunları bir yaratan var denir… Belgeselin içindeki her şey ALLAH’a bağlanır da, ALLAH’ın varlığından bahsedilmez… ALLAH sınırsız-sonsuz ise, bu kainat nasıl, nerede, neyle, yaratılmış açıklanmaz…ALLAH vardır ve O’nun dışında yarattığı bir de kainat vardır sanılır…

Acaba sivrisineği bile örnek veren ALLAH, bizden sivrisinek mühendisi mi olmamızı istiyor, yoksa ” ... BİLFİİL İMAN EDENLER BUNUN RABBLERİNDEN (KENDİ BÜNYELERİNDE MÜTEŞABİHİ OLAN) BİR HAK/GERÇEK OLDUĞUNU BİLİRLER....” manasına mı ulaşmamızı istiyor?..

(((Bakara 26-) İnnAllahe la yestahyıy en yadrıbe meselen ma beudaten fema fevkaha, feemmelleziyne amenu feya`lemune ennehülHakku min Rabbihim, ve emmelleziyne keferu feyekulune maza eradAllahu Bihaza meselen, yudıllu Bihi kesiyran ve yehdiy Bihi kesiyra* ve ma yudıllu Bihi illel fasikıyn;

Muhakkak ki Allah bir sivrisineği ve (hatta) onun da fevkındeki bir şeyi misal vermekten haya etmez... BİLFİİL İMAN EDENLER BUNUN RABBLERİNDEN (KENDİ BÜNYELERİNDE MÜTEŞABİHİ OLAN) BİR HAK/GERÇEK OLDUĞUNU BİLİRLER.... Kendi hakıkatlerini örtücü olanlara/kafirlere gelince, onlar da (temsil ve teşbih yollu anlatımda) derler ki ... (İşte Allah) bu misal yollu anlatımla (B gerçeğince) bir çoklarını saptırır, bir çoğunu ise (B sırrınca) gerçeğe hidayet eder... (Allah) bu misal yollu anlatımla (B sırrınca) fasıklardan (bilinci gerçeği algılama yeteneği körelmişlerden) başkasını saptırmaz.”)))

Sivrisinekte ve ondan da küçük bir şeyde Hak/gerçek olan Rabbi bil fiil görerek iman etmemiz mi isteniyor?...Dört adet “B”yi içinde barındıran bu ayet, ısrarla neyi işaret ediyor?...Tekrarlanan “B sırrı” ile, üzerine basa basa özlerdeki takdire işaret ediyor…Her şeyde Hak olan Rab, elbette sivrisineğin de bil fiil gerçeğidir…Her şey; Hak olan Rab ile var olduğuna göre, Hak varlığı barındırma ve duyurma bakımından, önem ve değer olarak eşit seviyededir…Kül zerrede gizlidir, İNSani mana buna işaret eder, ALLAH’la ÜNSiyet eder…

Bakara-25’de ise; kainatta algıladığımız şeylerin müteşabbih, bunların asıllarının ise özümüzde olup, özümüzden açığa çıkması ile algılandıkları vurgulanır“…İŞTE BU DAHA ÖNCE DE RIZIKLANDIRILDIĞIMIZ ŞEY-MİSALİ-İDİ”... VE O (RIZIK) ONLARA/YA DA ONLAR O RIZKA, (B SIRRINCA) MÜTEŞABİH OLARAK SUNULMUŞTUR... “açıklaması ile…Cenneti burada bulanlara bu ayet çok şey anlatır…Yazımızı destekleyen nice ayetten biri olan bu ayeti tefekkür edelim… Açılımını yukarıdaki açıklamalarda bulacaksınız…Kadere iman edenin hayatı cennet olur…

(((Bakara 25-) Ve beşşirilleziyne amenu ve amilussalihati enne lehüm cennatin terciy min tahtihel enhar* küllema ruziku minha min semeratin rızkan, kalu hazelleziy ruzıkna min kablu ve utu Bihi müteşabihen, ve lehüm fiyha ezvacün mutahheratun ve hüm fiyha halidun;
İman edip salih amel işleyenleri ise çokça müjdele, ki onlar için altlarından nehirler akan Cennetler vardır... Onlardaki herhangi bir semere’den bir rızk ile her rızıklandıkça onlar derler ki “İŞTE BU DAHA ÖNCE DE RIZIKLANDIRILDIĞIMIZ ŞEY-MİSALİ-İDİ”... VE O (RIZIK) ONLARA/YA DA ONLAR O RIZKA, (B SIRRINCA) MÜTEŞABİH OLARAK SUNULMUŞTUR... Onlar için orada tertemiz eşler vardır ve onlar orada ebedi kalıcılardır.)))

ALLAH’a ve kadere B sırrı ile iman eden, eline geçen ile şımarmaz, elinden çıkanla üzülmez…Onlar hidayete ermişler, kaderlerini özlerinden bilmişlerdir…Ne varlığa sevinirler, ne yokluğa yerinirler, varlıklarından arınmışlardır…Çalışmasında milim şaşma olamayan, her şeyin detayının yer aldığı sistemi fark etmişlerdir…Onlar ALLAH’ı da burada buldular, cenneti de burada buldular…Burada bulunamayıp, öbür tarafta bulunacak ilaha/tanrıya inanmazlar…Onlar ALLAH’ı her anlarında, her hallerinde, her yerlerinde buldular…Bulan KENDİsiydi bildiler…Cennete ve huzura erdiler…Olmamışın/olmayacağın peşine düşmediler, olanı SEYR ettiler, özlerinden açığa çıkan Kitabı OKU’duklarını gördüler…Onlar “ölmeden evvel öldüler”…

Her şeyin her an ALLAH’ı tesbih ettiğini, ALLAH’ın açığa çıkan hiçbir manayla sınırlanamayacağını bilirler… Her şeyin her an Selamet yolu üzere olduğunu anlarlar…Alemleri, ALLAH’ın Rab özelliğinin bir değerlendirmesi olarak görürler… 
♦ YÛNUS SÛRESİ (ayet 10) EKlendi
OKUmak fırsat : kENDİNİ Tanımak için...


Yunus 10-) Da`vahüm fiyha subhanekellahümme ve tehıyyetühüm fiyha Selâm* ve ahıru da`vahüm enil Hamdu Lillahi Rabbil alemiyn;


Onların orada (Naim Cennetlerinde) ki duaları/çağrıları: “Subhanekellahümme= Subhansın Sen Allahım; Seni tenzih ve tesbih ederiz (başkaca varlığımız yok)”dir... Orada (her mertebede) ki tahiyyeleri (tanışıp selamlaşmaları) “Selam”dır... Dualarının ahiri ise “elHamdu Lillahi Rabbil’alemiyn”dir.

 


SAFİ YORUM:

 
“Onların orada (Naim Cennetlerinde) ki duaları/çağrıları: “Subhanekellahümme= Subhansın Sen Allahım; Seni tenzih ve tesbih ederiz (başkaca varlığımız yok)”dir...”:
 
İman edip Salih amel işleyenlerin Naim cennetlerindeki duaları/çağrıları… Sınırsız-sonsuz-tek olan ALLAH’a iman edip, amellerini O’na bağlamakla ıslahlaştıranların, cenneti şuurlarının yöneldikleri bilinç hali...
 
Subhansın sen ALLAH’ımdır…Seni tenzih ve tespih ederizdir… Sen; ben ve benden açığa çıkan amellerle sınırlanmaktan münezzehsin…Ben ve benden açığa çıkan amellerle seni tesbih ediyoruz… Başkaca varlığımız yoktur…
 
“Orada (her mertebede) ki tahiyyeleri (tanışıp selamlaşmaları) “Selam”dır...”:
 
O cenneti şuurdakilerin, algıladıklarını değerlendirişleri Selamdır…Her şeyin(aslında tek şey var), her an(aslında tek an var) kendisine takdir edilen, varlıklarını oluşturan manalar doğrultusunda, dilenilen amelleri açığa çıkaracağını, kendileri için dilenilen doğru yolları üzerinde oldukları, kendileri hakkında istenilen sonuca varacaklarını, herkesin kaderini selam üzere yaşayacağı bilincindedirler…
 
Çünkü onlar; o şuur halinde, varlığı tek bir varlık olarak görürler…O tek varlığa  ait, tek olan Selam’ı bilinçleriyle görürler… Mevcudatı varlıklar değil, tek bir varlık olarak değerlendirirler…İkinci bir varlık olmadığından, O tek varlıktaki doğal, kaçınılmaz dilenilmiş Selamın, değişmeyecek sonucun farkına varırlar…
 
“Dualarının ahiri ise “elHamdu Lillahi Rabbil’alemiyn”dir.”:
 
Şuursal yönelişlerinin(dua) sonu(ahir), yöneldiklerinin(dua) öbür ve gerçek yüzü(ahir) ise; “Hamd alemlerin Rabbi olan ALLAH’a aittir”dir… “elHamdu Lillahi Rabbil’alemiyn” i derinlemesine açmaya çalışalım…Gerçekte(L) sadece(illa) TEK olan O/ZAT/VÜCUD(H) var(yani LİLLAH)… Yani; gerçekte sadece O TEK VÜCUD var…Hamd O’na ait…Bilinen, ortada olan, her an ve her yerde geçerli olan değerlendirme(elhamd) O’na ait…
 
Yani; gerçekte sadece O değerlendiriyor ve değerlendiriliyor…Bu değerlendirme/değerlendirilme sonucu O TEK VÜCUD madde ve ötesi olarak algılanıyor…Çünkü O Rabbül alemindir…O; Rab özelliği sayesinde kendi vücudunu, madde ve ötesi olarak algılatan/değerlendirtendir…O TEK VÜCUD; bir boyutta/alemde enerji,  başka boyutta/alemde atom, başka boyutta/alemde madde olarak değerlendiriliyor…
 
Alemlerdeki Rab özelliği(Rabbil alemin/alemlerin Rabbi) sayesinde siz, O TEK VÜCUD’u bildiğiniz(el) gibi(yani madde olarak) değerlendiriyorsunuz(hamd)…Yani sizdeki duyular(göz, kulak, dokunma…) ile(yani alemlerin Rab özelliği ile) bildiğiniz madde alemini değerlendiriyorsunuz(elHamd-el ingilizcedeki the gibi bilinen, ortada olana işaret eder..) 
 
“elHamdu Lillahi Rabbil’alemiyn” ifadesi, Üstad’ın “ALLAH’ın alemlerdeki tasarrufu alemler suretiyledir” sözüyle biraz daha açılıyor…Rabbil alemiyn/alemlerin Rabbi!…Nerede bu alemlerin Rabbi?...Elbette alemlerde!…Dünyalılar nasıl dünyadaysa, alemlerin Rabbi de alemlerde…Alemlerin Rabbi, yani alemlerin Rab özelliği…O halde bu Rab özelliği, alemimizde aranacak!…Bize maddeyi var algılatan nedir?...Beş ve ötesi duyularımız!…Bu duyularımız ile maddeyi var algılıyoruz…Bu duyularımızla madde alemi var oluyor!…Bize göre, duyularımıza göre madde var... Bu duyularımızın(alemiyn) var etmesi(Rab) ile, bilinen madde alemimizi değerlendiriyoruz(elhamd)…Gerçek ise; LİLLAH…
 
Yani gerçekte sadece O TEK VÜCUD olan HU var…. O TEK VÜCUD’u; duyularımızın(alemler) yaratması(Rab) ile madde olarak değerlendiriyoruz(elhamd)…Bilim; her algılananın algılayana göre, algılarımıza göre var olduğu,  algılarımızın(alemler) onları var ettiğini(Rab özelliği) söylüyor…Dini veriler de farklı şeyler söylemiyor…
 
Din ve bilim çatışmıyor…Bilimsel veriler hala güvenirliklerini koruyorlar, yeni bilgiler yeni boyutlara kanat açıyor, bilimsel teoriler güçlenerek, şekillenerek varlıklarını koruyor…Karşı tarafın bitti demesiyle, hiç bir şey bitmiyor…Her teoremin içinde doğruluk payı var, her teorem bütünün farklı yönünü açıklıyor…Örneğin evrim teoremi kısmen “la ilahe”ye açıklama getirirken; akıllı tasarım teorimi de kısmen “illallah” a açıklama içeriyor…
 
Metafizik, kozmik bilgiler, önceki fiziki bilgileri ortadan kaldırmıyor…Fiziğin alanını, boyutlarını genişletiyor…Dinin bilimsel verilerle deşifresinin dine zarar vereceği düşünceleri yersizdir…Bilimsel yeni veriler yeni alanlara yönlendiriyor… Bilimsel gelişmelerle, dini anlayışlarda da yenilenme oluyor…İslam evrenseldir, her zamana dönük yorumlanma genişliğine sahiptir, yeter ki insanlar bu genişliği fark edip, bu genişliğe kendileri de sahip olsunlar, yenilenmeye ayak uydursunlar…
 
”Her an yeni şanda olanı” takip için sürekli olarak yenilenmek gerekir…Yenilenmeye ayak uyduramayanlar, geride kalmamak için, eskimişlikleri görünmemesi için, isterler ki dini anlayışta  yenilenmesin… ALLAH’ım bizleri de yenilenen, altlarından (sürekli yenielnip temizlenen) nehirler/ilimler/bilgiler akan cennetlere/mutlu/huzurlu bilinç seviyelerine ulaştır…