Kendini arayan insan geçmişteki tasavvuf ortamlarına hep özlem duymuştur. O dönemlerde yaşamamış olmayı bir şanssızlık olarak hissetmiştir. Geçmişe yönelik bu özlemler ve hisler şimdideki daha mükemmel ortamı ve fırsatı kaçırmamıza neden olmaktadır.
Tasavvufu yaşamak geçmişe, şimdiye ve ya geleceğe bağlı değildir. Tasavvuf ya da diğer adı ile “insanın kendi gerçekliği” her çağda yaşanabilecek “zaman üstü bir yol”dur.
Bu yazımızda… Kendi gerçeğini arayan bir insanın bazı duygu, düşünce ve soruları ile birlikte “zaman üstü bir yolculuk” denemesi yapıyoruz.
"Bilinç sıçraması" adlı yazınızı okudum… Buradan benim de akılıma takılan bir soru oldu.
Orada klasik bir tasavvuf yöntemi olan mürşid ve mürid ilişkisini anlatmışsınız. Bilinç sıçramalarının bu şekilde yapıldığını yazmışsınız. Şimdi burada benim takıldığım nokta şu… malum 2008 yılındayız ve şu an Abdulkadir geylani, Muhyiddin-i Arabi, İmam Gazali gibi en sağlam tasavvuf ehillerinin dünyadan ayrılmasının üzerinden binlerce yıl geçti.
Bence şu an o seviyede insanlar da yok, varsa da ben bulamadım…
Çok sık dile getirilmemiş olsa da Hz. Âdem a.s’dan beri insanların içinde üçler, yediler, kırklar gibi sembolik sayılarla ifade edilen miktarda Allah, evren ve insan gerçeğini anlatabilecek sayıda velîlerin olduğuna inanılmaktadır. Sâbit sayıdaki Velilerden birisi vefat etmeden yerini mutlaka bir yenisinin doldurduğu da yine nakledilmektedir.
Bu rivayet ve nakillere inanıp inanmamanın kazandıracağı ya da kaybettireceği hiçbir şey yoktur. Bu konudaki kişisel kanaatim üçler, yediler, kırklar… diye bahsedilen her velînin kendi sonsuz iç âlemiyle başbaşa olduğudur. Onları; organize olmuş, gizli ve ya yarı gizli yarı açık bir örgüt gibi düşünmüyorum.
Niçin böyle düşünüyorum?
Böyle düşünmeme neden olan iki temel çıkış noktam var:
1. Eğer organize, gizli, gizemli bir velîler ordusu olsaydı yeryüzünde “kötülük kalmazdı”.
Tüm ülkelerdeki, tüm toplumlardaki kötülükleri temizlemek… dünyayı paklamak şeklinde bir ütopya Rasulullah a.s.’da yoktu. O tam bir pragmatist, tam bir akılcı ve sonsuz ilim/iman sahibi bir İnsan-ı Kâmil idi. Hiçbir zaman teoriler ve hayaller âleminde yaşamadı. Her zaman tam yaşamın ortasında idi. O’nun hakikat ilminin vârisi olan gerçek velîler ve âlimler de olsa olsa O’nunla aynı çizgide olur.
2. Rasulullah a.s.’ın Hak ve hakikati yayma çalışması gizli, gizemli, gizli kapaklı, yer altı örgütü görünümlü değildi ve doğa üstü güçlere dayanan bir irşad sistemini içermiyordu. Her şey ap açıktı.
Velîlerin de irşadı Rasulullah a.s.’ın “her insanın aklına göre hitap edin” uyarısına uygun olmalıdır. Ve aynı zamanda hitap edilen toplumsal yapının akıl, iman ve bilim düzeyine uygun bir dil ile olması gerekir.
Günümüzde bir iftarda kırk ayrı evde yemeğe katılabilecek Abdul Kâdir Geylânî ve Mevlâna Celâleddin Rûmî gibi zâtların olabileceğine inanırım. Fakat günümüzde onların seviyesine yakın, onların izinde olan zâtlar bu tür açık kerametler yapmıyorlar. Çünki o tarz kerametler insanların bilincinde ne yatay ne de dikey ilim açılımları oluşturmaz. Oluşturmadığı gibi en kısa zamanda hepimiz o kerametlere kanıksarız ve o zâtları sirk yıldızları gibi algılamaya başlarız. Meselâ açık kerametleri olduğu söylenen Ladikli Ahmed Ağa’nın açık kerametleri kaç kişinin “basiretinin ve ilminin açılmasına vesîle olmuştur?” Ladikli’nin açık konuşmasının nedeni kerametlerle insanları irşad etmek için miydi? Yoksa tasavvuf ilmine dikkat çekmek ve her insanın o deryayı tanımasına vesile olmak mıydı?
Geçmişteki Velîler kendi zamanlarında bizim şimdiki zamandan gördüğümüz gibi görünmemişlerdir. O zamanlarda onların velî ve âlim oldukları halkın çoğunluğu tarafından reddilmiştir. Zulme ve ağır baskılara, iftiralara uğramışlardır.
Açık kerametlerine bazan birkaç kişi bazan elli yüz kişi şâhid olmuştur. Şâhid olamayan yüzbinlerce ve ya milyonlarca insan onlarla ya ilgilenmemiş ya da görmediği için rivayetlere haklı olarak inanmamıştır.
Abdul Kâdir Geylânî’nin Gavs’ul Azam olduğunu gavslığı anlayabilecek ve hazmedebilecek birkaç velî ve onu sevenler kabul etmiştir. Şimdi… O’nun Gavs’ul Azam olduğunu milyonlarca avam vatandaşın tasdiki hiçbir değer ifade etmez. Bizim de O’na Gavs’ul Azam’dır dememiz “geçerli şahitlik” değeri taşımaz. Değildir dememiz “ gerçeği inkâr” sayılmaz… Şâhidliğin geçerli olması için olayı direk görmek ve yaşamak gerekir. Geçmiş rivayetlerin kabulü ve ya reddi geçerli düşünce değildir, duygusal yaklaşımdır.
Bizler onların çağında yaşasaydık çok büyük bir ihtimalle onları şimdiki bakış açımızla tanıyamazdık. Ya takliden tasdik ederdik ya da takliden inkâr ederdik çok kısıtlı çevreleri gibi… ya da hiç ilgilenmezdik hiç ilgilenmeyen o zamanın milyonları gibi.
Günümüzde İnsan-ı Kâmil hangi işaretleri verir? Onlar nasıl tanınır? Bizim gibi avamın ezbere tasdik etmesi ilmî bir değer taşır mı? Kalbimiz takliden kabulle mutmain olur mu? Bu soruları da sadece soru işareti ile bırakıyorum…
Asıl sorunumuz anlayabildiğim kadarıyla zamanımızda gerçek bir velî bulup bulamamakla ilgili değildir. Zamanımız şartlarında… yüzlerce ve binlerce yıl evvelki velî tipini günümüzde aramak bizi belirsizliklere sürüklemektedir.
Geçmişin “Gerçek Velîler”i kitleler tarafından geçmişte tanınamamışlardır. Bunun nedeni onların tanınmamak yönünde tercihli bir yaşam sürmüş olmalarıdır. Günümüzün Gerçek Velîleri de yine kitleler tarafından aslâ tanınamaz ve onlar yine tanınmama yönünde tercihli bir yaşam sürmektedirler.
Çevresinde binlerce insanın kümelendiği ve onları irşad ettiğini inkâr etmeyen meşhur zâtların gerçek velî olduğuna inanmak zorunluluğu da yoktur. Onlar kendilerini kabul etmeyenleri suçlamamaktadırlar. Eğer… “Benim veli olduğumu, mehdi olduğumu reddedenler hüsrandadır” diyenler var ise bu deyimleri onların “psikolojik hasta” olduğunun en büyük kanıtıdır.
Gelecek asırların insanları bizim şimdi değerlendiremediğimiz nice zâtlara özenerek bakacaklardır. Hatta o zâtların ilimleri etrafında kuru kalabalık teşkil eden biz insanları belki de üçlere, yedilere, kırklara, üçyüzlere katacaklar nice faziletler atfedeceklerdir… aynı bizim eski kuşaklara yaptığımız gibi.
Günümüzde geçmişte de olduğu gibi bir insanın Gerçek Velî ve Gerçek Mürşid olduğunu kitlesel sayılara ve reklamlara göre tespit edemeyiz.
Meselâ… Bir mürşidi ömrü boyunca iki kişinin bildiğini varsayalım. O iki kişiden birisi onun gerçek mürşid olduğu sonucuna ulaşabilir diğeri ise inkâr edebilir. O mürşid onu tanıyan için gerçektir, tanıyamayan için gerçek değildir. Bu hesap iki kişiyi ilgilendirir geri kalan hiçbir insanı ilgilendirmez ve hiç bİr insana yükümlülük getirmez.
Ya da gerçek bir mürşidin atmosferine yüzbinlerce insan toplanabilir. Yüzbinlerce insandan bir kişi dahi onun hakikatine eremeyebilir. Ve ya üç, beş, on, elli, yüz … kişi o zâtın gerçeğine erer fakat onlar diğer yüzbinlerce kuru kalabalık içinde kuru kalabalığın üyeleri gibi örtünmeyi tercih edebilirler.
Ne benim, ne onun, ne bunun, ne onların, ne bunların ne de her hangi bir topluluğun ve kuruluşun “Şu kişi zamanımızın gerçek mürşididir” demesi hiçbir değer ifade etmez… kişi kendi özünde kendini bulamadıkça.
Ve tarikat denen yapı içi boşaltılmış vasfını yitirmiş durumda.
Bu şikayet… yâni dinde, hizmette, Allah yolunda, tasavvufta gerçek ihlâsın yeryüzünden tamamen kalktığı ya da çok azaldığı her devrin klasik şikayeti olagelmiştir.
Rasulullah a.s.’ın vefatından sonra yarım asır geçmeden insanlar yaşadıkları her olay karşısında irkilmişler ve “dünyanın sonu geldi yaşanmaz artık” demişlerdir.
Her devlet, her padişah, her medrese, her tarikat ve her insan her devirde mutlaka çok sıkı eleştirilmiştir.
Her köşe bucak gerçek tasavvuf dergahlarıyla ve gerçek mürşidlerle dolu olsa… insan istemedikçe hiç birisinin zerrece yararı olmaz. Ya da yeryüzünde hiç mürşid kalmasa her yer sahtesi ile dolsa bir insan gerçekten gerçek bir mürşid tanımak istese Allah o insan için yoktan bir mürşid yaratır ve ikisini buluşturur. Önemli olan piyasadaki gerçeklik ve sahtelik oranı değil insanın içindeki istektir.
Tarikatlar ya rant insanları kutsallarla korkutup rant sağlamayan bir kurum…
(Cümleyi anlayabildiğim içerikle yorumluyorum)… Günümüzün tasavvufi ortamları özünde gerçeğe ulaşabilecek potansiyele sahip insanların kabiliyetlerini köreltebiliyor. Hakikat yolunu tıkayabiliyor.Bu durum geçmiş her devirde aynıdır, şimdi de aynıdır ve gelecekte de aynı olacaktır. Dünyanın sosyolojik yapı gerçeği budur, değişmez ve değiştirilemez. Fakat insanın psikolojik gerçeği her an değişebilir, her an gerçeği bulabilir.
Ya da iyi ahlak derneği durumunda… Ama bizde onların o sistemi okuyup hakikatini gören ve seyre dalan ehillerin daldığı ve kaybolduğu okyanusun içine dalmak istiyoruz. Ama bize mürşidlik yapacak biri yok ve yol almak güçleşiyor böyle olunca yapabildiğimiz şeyler sınırlı kalıyor. Bol bol okuyup öğrenmeye ve başta farzlar olmak üzere bize teklif edilen çalışmaları yapıyoruz.
Günümüz tasavvufi ortamları insana Allah hakikatini anlatamıyor… tanrısal bir öğreti içine girmişlerdir. Bir kısmı da özellikle anlatmıyor. Ancak dinin taklide dayalı zahiri kısmını tanıtıyorlar… bu durum da her devirde aynıdır gelecekte de aynı olacaktır.
Her devrin tasavvufi ortamı ve mürşidleri insanlara çok genel hatlarla, zahiri ölçülerle hitap etmek zorunda kalmışlardır. Tasavvuf ekolleri genel için “iyi ahlâk derneği” yapısında organize edilmiştir.
İnsanlardan hakikate talip olanlar her gerçek ya da sahte ortamı zorlar ve kişisel gelişimlerini tamamlamaya kendilerince yol açarlar. Genel ortamlarda silik duran mürşidler kendilerini zorlayan bu özel isteklilerin özünde güneş gibi parlar.
Önemli olan ortamın ve mürşidin umumi manzarası değil kişinin o manzarada ne gördüğüdür. Son devrin tasavvuf büyükleri müridi “Mürid bir mürşidi irşada zorlayan ve mürşide irşaddan başka hiçbir seçenek bırakmayandır” diye tanımlamışlardır.
Sorum şu ki bu şekilde bizim vahdete ulaşma şansımız nedir ne kadar süre alır? İkinci bir sorum da hangi nefs kategorisinde olduğumuzu nasıl anlarız?
Vahdet nedir? Allah’dan başka varlık olmama gerçeğidir. Kısaca… “Lâ ilâhe illâ Allah”dır. Bu gerçek her devirde birkaç sûfî tarafından canları pahasına “enel hak” tarzında ifade edilmiştir. Günümüzde ise neredeyse duymayan kalmamıştır. Tasavvufun vahdet tanımı özetle budur.
Tanım ortada, ilim ortada, özgürlük ortadadır. Eksik olan nedir ve kimdir? Eksik olan… Gerçeği zorlayacak ve gerçeğe açığa çıkmaktan başka seçenek bırakmayacak olan isteklidir.
Tasavvuf ile ilgilenenler genellikle vahdeti ilk başta Allah aşkı ile sarhoş olmak olarak algılar. Hayalinde düşündüğü Allah’a âşık olmaya o aşk içinde kendinden geçmeye çalışır. Kendinden geçer ya da geçmez… Ben ve Allah tarzında ilâhî aşkı yaşamak isteyenlerde zamanla bezginlik, yorgunluk ve ilgisizlik oluşur ve mâcera dünyaya dönük yaşam ile sonuçlanır.
Vahdeti “ben yokum Allah var” diye düşünenler kendilerinin bir türlü yok olmadıklarını en kısa zamanda fark ederler. Allah’ı da yok olmayan ikinci bir varlık olarak algılarlar. Bu iki bilinmeyenli denklemi çözemezler ve en kısa zamanda dünyaya dönük yaşama girerler.
Vahdete giden ve dönüşü olmayan en kestirme yol ise… “seni senden başka ötende bir bilenin var olmadığını kabul edebilmendir”.
Bu kabule ulaştıracak açık bilgi günümüz ortamında en ince detaylarına kadar anlatılmaktadır.
İnternette, basın dünyasında ve ya bir tasavvuf ortamında herkesin rahatça ulaşabileceği bu bilgilerle tanışma şansımızı; ana rahminde alnımıza bize sorulmadan yazılan yazı… ve doğum anında bize sorulmadan Allah sistemi tarafından oluşturulan evrensel etkiler belirler. Kimisi doğuştan vahdetle tanışır, kimisi gençlikte, kimisi orta yaşta, kimisi de ömrünün sonbaharında vahdetle tanışır.
Vahdetle tanışma ânı yolun başlangıcıdır. Sonu olmayan, makamı, mevkisi, virajı, durağı, inişi, yokuşu olmayan bir yoldur. Bu yol ne kadar sürecek ve ben şu anda hangi kilometredeyim (hangi nefs kategorisindeyim?) sorusunun anlamını yitirdiği bir yoldur. Gerçek yolda süre sınırı kalkar… çünki sonu olmayan yolu ne kadar süre sonra tamamlayabiliriz ki?
Vahdet yolunda; teklik ve çokluk, Allah ve tanrı, varlık ve yokluk, beden ve ruh, mürşid ve mürid ve benzeri tüm konular insanın konuşarak lezzet alması içindir. Başka bir amacı yoktur.
Neredeyim? Hangi makamdayım? Diye sorabilmemiz için henüz vahdet yoluna girmemiş olmamız gerekir. Henüz “başlangıcın, bulunduğumuz yerin ve varacağımız son”un mevcut olduğu bir bilinç boyutunda olmamız gerekir. Böyle bir boyutta nefs kategorileri ve bin bir bataklık, uçurum, keskin virajlar vardır. Buralarda ısınma turu atanların belli bir makamları olduğu zannedilir. Herkes kendisini zannettiği ve ya istediği kategoriye sokabilir.
Gerçekte ise… bize hiçbir gerçek mürşid makam ve mevki vermez. Biz de gerçeğe ermek için kendimize hiçbir makam ve mevki vermemeliyiz ki “yolumuz sonsuza açılsın”.
Yani ben artık emmare seviyesindeki nefsin yaptıklarını kısmen yapıyorsam misal seks, para kazanma gibi ama bir yandan da idrak seviyemde bir artış varsa, kendimi levvame nefs kategorisinde düşünmem ve diğer insanlar için yaptıkları bedeni istek ve arzulara dönük yaşam seviyesine üzülüp "keşke onlara da idrak ettirsen ey rabbim" desem bu bir böbürlenme midir? Ya da şirki hafi midir?
Bana bu konuda görüşlerinizi bildirirseniz sevinirim. Saygılarımla. (S.A.)
Bedenin doğal gereksinimlerini helal yol ile temin etmek gerçeğe götürecek sağlıklı bir bilincin birinci şartıdır.
Bedensel doğamızı dengeli bir şekilde yaşamak ve bilincimizde de vahdet ilmini değerlendirmek “İnsanlar gibi yiyip içen, evlenen, savaşan, barışan, gelir için çalışan” fakat “bilincinde Allah’dan başka varlık kabul etmeyen” Muhamedî yaşamdır.
Bedenin doğal duygularını aşırı diyetlerle budamak, yok etmek, köreltmek Muhammedî yaşam ve vahdet yaşamı değildir. Yanlış bir yoldur.
Bedene dönük yaşam sürenleri görmek ve onlara acımak tasavvuf ile ilgilenen herkeste oluşabilecek geçici bir duygudur. Oluşması doğaldır. Emmare nefsde gördüklerimize dua etmek yerine kendimize dost aramak ve bildiklerimizi aktarmaya çalışmak daha isabetli bir davranış olur.
Fakat onları emmare nefsde adi insan kabul etmek ve kendimizi daha üst nefs mertebesinde üstün leşmeye başlamış insan olarak görmek bir saplantıya girmektir. Böyle bir saplantı bizi Hinduizmin kast inancı gibi bir inanca sürükler. Emmare nefsi, mülhime nefsi ve diğerlerini insanların bedensel yaşamları ile özdeşleştirmek… kendimizi temize çıkarmak elbette tasavvufi bir doğru değil felsefi bir hatadır.
Hiçbir nefs boyutu bir insanı kendi hakikatinden koparmaz. Ancak hakikatinin ne olduğunu unutmasına neden olur. Hakikatinden kopamayan fakat unutabilen insanları kopmuş gibi görmek gizli şirk olabilir.
Görüşlerinize ve sorularınıza karşı yansıyan düşüncelerimin bir kısmı burada yazabildiklerimdir. İnsanın düşünceleri sonsuzdur fakat ifadeler her zaman sınırlıdır.